Zorlamayın; Bediüzzaman’dan Size Ekmek Çıkmaz!

MURAT TÜRKER                                                              17.06.2008

‘İslâmî ahkâmın arkaik kaldığı’, ‘dinin terakkiye mânî olduğu’ türünden oryantalist iddialara cevap yetiştirme telâşıyla hareket eden müslüman güruhun, 19. yy. dan bu yana taraftar sayısını artırdığı ehlinin mâlûmudur.

Hadislerin kayda değer bir kısmına pervâsızca ‘uydurma’ yaftası yapıştıran mezkûr mâkule, Kur’an ahkâmının kendi yöntemlerini dara düşürdüğü durumlarda ise âyetleri tarihselci ve hermönetik okumaya tâbî tutan ‘nevzuhur’ bir teşebbüse yeltendi.

Fıkhın beşerîleştirilmesi; eş-Şâtıbî ve Tahir b. Aşur tarafından yoğun bir şekilde işlenen makâsıdu’ş-şerî’a konseptinin ‘ahkâmın ruhu’ türünden zorlamalarla istismar edilmesi de işbu sürece yön veren tasarruflar cümlesindendir.

Bugün toplumsal dokuda meydana gelen mâhut yırtılmanın perde arkasında, temel iddia ve telkinlerinden tecerrüd et(tiril)miş bu ‘kokmaz-bulaşmaz’ din algısının var olduğu, bir hakikat olarak karşımızda duruyor.

Demokrasi, çoğulculuk, ifade özgürlüğü, insan hakları ve bunlar gibi daha birçok kavramın ehl-i din mâbeyninde de kabul görmesi aynı sürece tekabül eder.

Bunlar gibi ‘modern’ olgular karşısında, müslümanın nasıl bir duruş sergilemesi gerektiği konusunda bir kafa karışıklığının yaşandığını ve el’an bu fikrî kaosun devam ettiğini dile getirmekse mâlumu i’lâm etmek olacaktır.

Gözlerimiz, bu tür bir terminolojiyi tümüyle reddedenlere de, din adına bu literatürü tümüyle sahiplenenlere de tanıklık ediyor.

Bu kavramsal içeriği mücadele yönteminin merkezine oturtan ifrat ehli de, mezkûr argümantasyonu yok sayan tefrit ekolü de aynı bünyede mündemiç bulunuyor.

Belki de yanlış duruşu tetikleyen en belirgin hata şu: Bu değer yargılarının, idrak edilen zaman dilimi üzerindeki hükümranlığını peşinen kabullenmek ve bu mantaliteyle mütenâkız görülen nassları sorgulamaya başlamak…

Bundan sıyrılmamız elzemdir…

Ahkâmı merkeze almak ve olgulara vahiy perspektifinden yaklaşmak zorundayız.

Elbette bugün dünyanın genelinde insanlar demokrasi diyorsa, özgürlükten dem vuruyorsa, çoğulculuk şimdilerde mergup metâ ise bizler bu tabloya bigâne kalamayız.

Bu yargıları masaya yatırmalı, mukabilinde İslâmî bir bakış açısı üretmeli ama bunları sorgulanmaz içerikler olarak görmemeliyiz.

Dinin âmir hükümleriyle çeliştiği her vasatta, bu tür olguları sahiplenmekten imtinâ etme konusunda da kesinlikle tereddüde düşmemeliyiz.

Merkezî bir konuma yükseltmeksizin ve her dâim ahkâmla sınayarak İslâm’a mugâyir olmayan yanlarını gündemimize almamızda ise bir beis olmasa gerek.

Yeter ki…

Hâkim değer yargıları bizi cezbetmesin…

Batı’nın terakki modelleri gözlerimizi kamaştırmasın…

***

Bahsi geçen kafa karışıklığından mâsun kalmayı başarabilmiş kahramanlardan biri de Bediüzzaman’dır.

Onun, çağının hâkim değer yargıları karşısındaki tavır alışı, bir ehl-i Sünnet âliminin muvâzeneli hassasiyetinden izler taşır.

Efkâr-ı umumîyede mütedâvil meselelere bigâne kalmamış, mü’minlerin gündemine tesir eden nevzuhur algılara İslâmî perspektiften yaklaşarak ‘asla sâdık’ çözümler üretmiştir.

Takipçileri arasında, hayatının hiçbir aralığında tevessül etmediği yöntemleri bugün istimal ettikleri halde duruşlarını onunla refere edenler olması, bu hakikat âşığına zarar vermekten uzak algı bozuklukları olarak kayda geçirilebilir.

Müsbet harekete dâir vurgusunu itirazsızlık gibi bir bayağılığa dönüştürenlerin, onun meşrutiyet, müsâvat, hürriyet türünden atıflarından yola çıkarak, bugünün modern zihninin hoşuna gidecek çıkarımlara ulaşmalarından daha doğal ne olabilir ki?

Oysaki hayatına bütüncül bir nazar atfedenler, onun bu tür terminolojik kapsamı olumladığı durumlarda bile, bir takım kayıtlar düştüğünü fark edeceklerdir.

Bu kayıtlardan sarf-ı nazar ederek yapılacak bir Bediüzzaman tahlili, belki bugünkü ‘türedi’ modern zihniyeti sevindirebilir ama aynı oranda da hakikati rencide eder.

Münazarat’ı okuduğum şu günlerde nazarıma ‘çarpan’ iki pasaj, bu meyanda bir hayli göz açıcı geldi bana:

“Belki hürriyet budur ki: Kanun-u adalet ve tedipten başka, hiç kimse kimseye tahakküm etmesin. Herkesin hukuku mahfuz kalsın, herkes harekât-ı meşruasında şâhâne serbest olsun.”

“Onların hürriyeti, onlara zulmetmemek ve rahat bırakmaktır. Bu ise, şer’îdir. Bundan fazlası, sizin fenalığınıza, divaneliğinize karşı bir tecavüzleridir, cehaletinizden bir istifadeleridir.”

Birinci alıntı, “Hürriyete senin gibi mânâ vermeyen, Allah’ın emrine hıyânet olarak yorumlayanlar var.” mealindeki bir istifhama Bediüzzaman’ın nasıl mukabele ettiğini nazara veriyor.

Buradaki kayd-ı ihtirâzîye dikkat edelim: Bugünün modern tasavvurunun kategorik olarak itiraz ettiği ‘tahakküm’ olgusuna ‘kanun-u adalet ve tedipten başka’ şerhi düşülüyor; serbesti gibi ‘yeni’ bir kavram ise ancak ‘hareket-i meşrua’ gibi bir tamlamanın sınırlandırması koşuluyla olumlanıyor. *

İkinci alıntıda ise Üstad, “Pekâlâ, kabul ettik ki hürriyet iyidir, güzeldir. Fakat şu Rum ve Ermenilerin hürriyeti çirkin görünüyor, bizi düşündürür. Reyin nedir?” suâline cevap veriyor.

Mukabele tarzından, şimdilerde olumlandığı şekliyle bir ‘eşitlik’ yordamına prim vermediği gayet net olarak anlaşılıyor.

Hürriyet meselesine de ‘şer’î’ olup olmama zâviyesinden baktığı göze çarpıyor.

Bugün ehl-i kitap ile diyalog kurma adına İslâm’ı ‘dinlerden bir din’ olarak lanse eden ve hakikati ‘izâfiyet’ söylemine kurban eden müslüman kardeşlerimizin hürriyet ve eşitlik algılarına Bediüzzaman’ın bu tutumunun vize verdiğini söylemek ne derece mümkündür?

İşte eserlerine müracaatla ortaya konan bu ve buna benzer iktibaslar, ayrıca yaşanmış bereketli bir ömür, bize böyle bir mütefekkir profili sunuyor.

Çağına esir düşmemiş, çağa yenilmemiş bir âlim…

Zamanını asla sadık kalarak okumuş nâdide bir fıtrat…

En çetrefilli vaziyetlerde bile celâdetini yitirmeyen metin bir irâde…

Mevlâ hissedâr olmayı nasib ede!

* Buradaki meşru hareketi, dinin tecviz ettiği ef’al olarak anlamak gerekir.