Yitiklere Ağıt

MURAT TÜRKER                                                             28.05.2008

“Batı’nın ilim ve tekniğini alalım; ahlâkî ve moral değerlerine müstağni kalalım” seçmeciliği, artık harâretli savunucuları nezdinde bile câzibesini yitirmiş bulunuyor.

Kendine özgü ‘değer yargıları manzûmesi’ olmayan herhangi bir paradigmadan dem vurmaya çalışmanın abesliği ortada…

Teknik donanımını transfer ettiğiniz modern dünya, siz isteseniz de, istemeseniz de, hayat tasavvurunu bünyenize zerk ediyor.

Zamanla gündelik yaşantımızın teknolojiden behresini artıran mezkûr süreç, aynı hızla insanlıktan nasibimizi azaltıyor.

Artık her sabah daha ‘dijital’ ama aynı zamanda daha ‘ruhsuz’ bir dünyaya açıyoruz gözlerimizi…

Daha fazla konfora, daha az huzura sahibiz…

Daha çok tanıdığımız, daha az dostumuz var.

Çöpten ekmek toplayanlarla, kozmetiğe servet yatıranların aynı havayı soluduğu, en ağır silahların mâsumlara çevrildiği meş’um bir çağda yaşıyoruz.

İnsanoğlu en müterakki (!) çağını yaşıyor ama tarihin hiçbir devrinde tabiatı ve mahlûkatı bu denli istismara yeltenmemişti.

Haddini aşan, “Lâ tecessese / Tecessüs etmeyiniz” fermân-ı Sübhânîsini hafife alan ve bilimsel arayışını yaratıcısına meydan okuyan bir gözü dönmüşlüğe vardıran beşerî küstahlığa kim dur diyecek?

***

Batı (me)denîyetinin insanlığımıza çıkardığı fatura sanıldığından daha ağırdır.

Maddî kalkınmanın müslüman coğrafyada da idealize ediliyor oluşunun negatif etkilerini ayan-âşikar hissetmeye başlayalı bir hayli zaman oldu.

Teknik kalitemizin artmasının bedeli hayat tasavvurumuzun değişmesiydi ve biz bu bedeli ödedik; el’an ödüyoruz.

En önemlisi hayatlarımız kadim zamanlardaki dinginliğini ve durağanlığını kaybetti.

Eşyâya ‘tefekkür’ değil, ‘tahakküm’ merkezli yaklaşmaya başladık.

İşin en acı tarafı, biz bu yeni hâli içselleştirdik; çağın egemen değer yargılarına itiraz edilebileceği düşüncesine, artık müslümanların mâbeyninde bile iltifat edilmiyor.

***

Kendisinden çaldıklarını geri vermesi koşuluyla, bahşettiği imkânları moderniteye iade etmekten yüksünmeyeceğini söyleyen mütefekkiri hatırlamanın tam zamanı.

İşbu yazı, bir ‘yitirilenler bilançosu’ çıkarma niyetiyle kaleme alınmıştır.

Bilançonun başına ‘hâne’ ve ‘şehir’ algımızı yerleştirmek gerekiyor.

Bizim eskiden ‘mesken’lerimiz vardı; içinde ‘sükûn’ bulduğumuz.

Hayatın dağdasından sıyrıldığımız, ukbâya dâir en ulvî heyecanları solukladığımız meskenlerimiz…

İçinde çoluk-çocuk, anne-baba, dede-nine birlikte yaşadığımız evlerimiz vardı.

Hayatı sokak değil ev merkezli idâme ettirirdik.

Asıl olan ev, tebeî olan dışarısı idi.

O zamanlar, ‘çekirdek aile’ gibi nevzuhur terkipler dünyamızı kirletmiyordu.

Hayatlarının baharlarını bizim için feda eden anne-babalarımızı ‘huzurevi’ne gönderme utancıyla da henüz tanışmamıştık.

Ama gün geldi; meskenlerimiz ‘konut’a dönüşüverdi.

Hava karardığında yorgun-argın geldiğimiz, içinde bulunduğumuz zamanı televizyon seyrederek ve uyuyarak tükettiğimiz konaklama mekânları ihdas ettik.

Sabah dışarı çıktığımızda ise insan yapısı ve teknoloji harikası olduğunu haykıran gökdelenler, plazalar karşılıyordu bizi.

Bunların ihtişamı gözlerimizi iyiden iyiye kamaştırdığı için, her geçen gün Müteal olan Rabbimizle irtibatımızı azaltan işlevlerini fark edemiyorduk.

Öyle ya; eskiden şehir telakkimiz böyle miydi? Evler tabiatla iç içeydi ve başımızı çevirdiğimiz her yanda İlâhî azâmeti tedâî ettiren manzaralarla kucaklaşıyorduk.

Her tezâhürüyle bizi hakikate çağıran şehirlerimiz ‘kent’ olunca, birdenbire ‘büyü’ bozuldu.

Bir ucundan bir ucuna yürüyerek gidemeyeceğimiz kentlerimiz, bizi ağaçtan, çiçekten, börtü böcekten koparan yeni bir teknolojiye de dâyelik yapıyordu: Yaşasın; artık ‘toplu taşım vasıtaları’mız vardı!

Herkes, yürüyerek bir saatte gideceğimiz yere on dakikada ulaşmamızı sağlayan bu araçlara ‘rahmet’ okuyordu. Canım böyle bir kolaylaştırıcı teknik öğeye itiraz etmenin ne anlamı vardı?!

Nedense kimsenin aklına, bizi bu araçlara binmeye ve sıkış-tepiş yolculuk yapmaya mahkûm eden, doğayla irtibat menfezlerimizi tıkayan, ekolojik dengeyi hızla tahrip eden bir teknolojiyi sahiplenmek zorunda bırakılışımızın serencâmını sorgulamak gelmiyordu.

***

Hayatımıza dâhil ettiğimiz, işimizi kolaylaştıran her yeniliği olumlarken biraz durup düşünmeli değil miydik?

Bugün İslâm’a gulyabanî gibi bakan, dinden tecerrüd ettirilmiş bir hayatı yaşamayı zül addetmeyen bir sürü ‘nüfus kâğıdı müslümanı’ dolaşıyorsa aramızda, bu türden bir toplumsal akıl tutulmasına hangi süreçlerden geçerek ulaştığımız sorusunun cevabını aramama konusundaki ısrarımızı sürdürecek miyiz?

Bugün çok değil kırk-elli sene öncesine göre İslâmî ve insanî anlamda daha geriye düşmüşsek, bunda eşyâya bakış zâviyemizin bozulmasının etkisi yok mudur?

Komşusu açken tok yatmayan, müşteriyi siftah etmemiş yan dükkâna yönlendiren, daha da önemlisi, yandaki dükkânın siftah edip etmediğini takip edecek kadar çevresine duyarlı insanlarımız nereye gittiler?

Neden eskiden yaşlı anne-babasının yanında kendi çocuğunu kucağına alıp sevmeyi ‘saygısızlık’ sayan nesillerin yerini, anne babasının yaşlılıktan kaynaklanan doğal handikapları üzerinden çocuğunu eğlendirmeye yeltenen nâdanlar aldı?

Bu yozlaşmada, nesiller arasındaki hiyerarşiyi önce dünyaya gelenin değil sonradan doğanın lehine tanzim eden modern algının payı ne kadar acaba?

Niçin son demlerini yaşayan ihtiyar insanlar, uğruna bir ömür harcadıkları evlatlarının yanında kendilerini bir ‘yük’ gibi hissediyorlar?

Yaşadığımız gezegeni, her geçen gün daha fazla yaşanılmaz kılan ve hassas ruhlara her dâim ‘terk-i diyâr’ iştiyâkı aşılayan bu dejenerasyonun fâilleri kim?

Bu topraklarda en şen’î suçların âdiyattan sayılmaya başlamış olmasının, mezarlarımızı şehrin göz önünde olmayan yakasına taşımamızla bir ilgisi olabilir mi gerçekten?

Yardım istemenin hicap vesilesi olduğu günlere tanıklık eden gözlerimiz, ihtiyacı olmadığı halde hiç sıkılmadan el açan sahtekârları seyre daha ne kadar tahammül edebilecek?

Artık yaşadıkları güven bunalımından ötürü, en duyarlılarımızın bile iyilik hasletlerinin aşındığı bir devirdeyiz.

Ehl-i kalp onca insan, ‘yerin altının üstünden hayırlı olduğu’ günlerin geldiğine inanıyor.

Her olumsuzluğu maddî terakkiye yüklemeyelim elbette ama bugünkü teknik imkânların yüzde birine bile sahip olmadıkları bir dünyada, seleflerimizin, insanlığın yüzünü ağartacak seviyeyi ihrâz ettiğini de unutmayalım.

Silah îcâd olduğunda sadece mertlik bozulmuştu…

Teknolojik devrim üzerinden insanı sekülerleştiren modern telakki, bizi biz yapan hayat tasavvurumuzu vurdu.

Daha ne kadar matbaaya muhalefet eden ulemâyı yobazlıkla itham edeceğiz?