Usulde Mütekellim ve Hanefî Metodu Farkı

pr_01_5237_max

MURAT TÜRKER                                                   14.07.2015

Bilindiği üzere Fıkıh Usûlü’nde, istinbatta esas teşkil eden küllî kural ve kaideleri tespit ameliyesinde, Mütekellim ve Hanefiyye metodu olmak üzere iki farklı metod vardır.

Birinci metodda, usulcü delil merkezli hareket eder, kaideleri delillerden çıkarmaya çalışır ve ulaştığı sonucun kendi mezhep imamlarının fıkhî çözüm ve fetvalarına muvafık olup olmamasını dikkate almaz.

İkinci metod olan Hanefîlerin metodunda ise, usulcü, mezhep imamlarının fıkhî çözümlerine ulaşırken hangi usul kaidelerinden hareketle bu sonuca ulaştıklarını tahkik ederek, bir anlamda fürû-u fıkha ait neticelere yoğunlaşarak bu neticelerden genel kaideleri çıkarma gayretinde olur.

‘Birinciler nasstan kaideye, ikinciler hükümden kaideye bir seyir izlerler’ denilebilir.

Hatta Hanefî usulcüler, fürû-u fıkha ait bir hükme nasıl ulaşıldığının izini sürerek kaideyi teşekkül ettirirler, daha sonra söz konusu usul kaidesinin başka fıkhî çözümlerle tenakuzunu görüp, mezkûr kaideyi revize edebilirler.

Zekiyyüddin Şa’bân, bu iki metoda ait farkı, namaz vakti örneği üzerinden anlaşılır kılar. * Namazın vakti içinde, vücub için sebeb teşkil eden vakit hangisidir? Cumhura göre bu, vakit girer girmez içinde olduğumuz, vaktin ilk kısmıdır. Mütekellim metodunu kullanan bu usulcüler “Güneşin dönmesinden gecenin karanlığı bastırıncaya kadar (belli vakitlerde) namaz kıl” (17/78) ayetinden ve Sünnet’in vaktin başlangıç ve bitişini tasrihinden yola çıkarak bu sonuca varmışlardır.

Hanefî usulcüler ise, mezhep imamlarının bu husustaki fıkhî yaklaşımlarından hareketle namaz için vaktin ilk kısmının vücub sebebi olmadığı sonucuna ulaşmışlardır.

Peki vaktin ilk kısmının namazın vücubu için sebeb teşkil edip etmemesi ne anlama gelmektedir?

Cumhura göre vaktin ilk kısmı vücub için sebeb olduğundan, vakit girer girmez mükellefin eda sorumluluğu da başlamıştır, ama bu sorumluluğu bir sonraki namaz vaktine kadarki zaman diliminin istediği bölümünde yerine getirebilir.

Hanefî usulcüler ise vücub için, o namazın vakti içinde edanın gerçekleştiği dilime itibar eder, o dilimi sebeb sayarlar.

Farkın semeresi şuradadır: Vakit girdiğinde bir kişinin mânisi bulunmasa ve namaza ehil olsa fakat eda gerçekleşmeksizin belli bir süre sonra bir fıkhî mâni ortaya çıksa ve vakit çıkana kadar da mâni devam etse, vaktin ilk kısmı Cumhura göre vücub için sebeb olduğundan bu namaz mükellefin zimmetine bir borç olarak dâhil olur. Ancak Hanefî usulcülere göre o geniş namaz vakti aralığı içinde vücuba sebeb teşkil eden kısım eda vakti olduğu, vaktin ilk kısmı olmadığı için o namaz mükellefin zimmetine borç olarak kaydedilmez.

Somutlaştırırsak şöyle söyleyebiliriz: Öğle namazının vakti girdi ve 1 saat de geçti. Mükellef bu esnada namazını henüz eda etmedi. Diyelim ki bu 1 saatin sonunda da bayıldı ve bir sonraki namaz vaktine kadar ayılmadı. Cumhura göre bir bölümünde de olsa namaza ehil olarak bir zaman dilimini idrak ettiğinden dolayı borçlu sayılırken, Hanefî usulcülere göre namaz vaktinin eda gerçekleşmeksizin geçen o ilk vakti vücuba sebeb olmadığı için bu kişi o vakit namazından sorumlu olmaz.

Yani Cumhura göre kişi, vaktin herhangi bir aralığını ehil olarak (mânisi bulunmaksızın) idrak etmişse bu namaz onun için zimmete ekli bir borçtur. Hanefîlere göre ise vaktin ilk kısmında bir mânisi bulunmayıp da ehil olan kişi, henüz namazını eda etmeden mükellefiyeti ondan düşürecek bir mâni ortaya çıkarsa ve vaktin nihayetine kadar da sürerse, kişi bu vakitten sorumlu olmayacaktır.

Ancak, Hanefîlerin yaklaşımına göre de hemen vakit girer girmez namaz eda edilebilir. Edilirse bu ilk kısım vücub için sebeb olmuş olur. Hemen eda edilmez de biraz tehir edilirse sebebiyet de o eda vaktine intikal etmiş olur. Hiç eda etmeden bir sonraki namazın vakti girerse de (namaz kazaya kalırsa) kaçırılan namaz için vücub sebebi evvelki vaktin tamamı olur.

* “İslâm Hukuk İlminin Esasları”, Zekiyyüddin Şa’bân, TDV Yayınları, 2014

 

 

 

 

 

 

2.793 kere okundu