Üstad Bediüzzaman ve Karaman Hoca

MURAT TÜRKER                                                              30.09.2009

İşaratü’l İ’caz’da geçen şu kısmı dikkate sunalım önce:

“Ey ehl-i kitap! Geçmiş olan enbiya ve kitaplara iman ettiğiniz gibi, Hazret-i Muhammed (a.s.m.) ile Kur’an’a da iman ediniz. Zira onlar, Hazret-i Muhammed’in (a.s.m.) gelmesini tebşir ettikleri gibi, onların ve kitaplarının sıdkına olan deliller, hakikatiyle, ruhuyla Kur’an’da ve Hazret-i Muhammed’de (a.s.m.) bulunmuştur. Öyleyse, Kur’an Allah’ın kelamı ve Hazret-i Muhammed (a.s.m.) de resulü olduğunu tarik-i evla ile kabul ediniz ve etmelisiniz.” (Yeni Asya Neşriyat; s. 52)

Hayreddin Karaman Hoca da 22, 29, 31 Ağustos 2008 tarihlerinde Yeni Şafak’taki köşesinde, ‘necat’ meselesi ile ilgili bir kitapta (Polemik Değil, Diyalog; Ufuk Kitapları) serdettiği düşüncelerine yöneltilen eleştirileri cevaplama sadedinde 3 ayrı yazı kaleme almış ve ben bu yazıları kaydetmişim.

Bediüzzaman’ı okurken, Karaman Hoca’nın mezkûr yaklaşımını tahattur ettim.

Özetle şunları söylüyor Karaman:

“İslam düşüncesinde ‘Şirk koşmadan Allah’a, şüphesiz olarak ahirete iman eden ve salih amel işleyenlerin, Müslüman olmasalar da cennete girebileceklerini’ kabul eden bir yorum vardır.

Bu yorumu benimseyenlere göre Peygamberimiz (Kur’an, İslam) Ehl-i kitabı, mutlaka ve tek seçenek olarak Müslüman olmaya çağırmıyor; a) Müslüman olmaya, b) Müslüman olmayı kabul etmezlerse (Musevi, İsevî… olmayı terk etmek istemezlerse) şirksiz olarak Allah’a, şeksiz olarak âhirete iman etmeye ve sâlih amele c) Her ikisini de kabul etmeyenleri belli şartlarla barışa veya teslim olup tebaa olarak yaşamaya (zimmî olmaya) davet ediyor. d) İslam’ı ve barışı kabul etmeyip Müslümanların yurtlarına ve dinlerine saldıranlarla da savaşıyor.”

Her ne kadar Hoca, anılan görüşü, ‘âlimlerin görüşleri içinde bir görüş’ olarak sunsa ve sözü, “‘Böyle düşünenler de var’ demek istemiştim” bağlamına hapsetmeye çalışsa da, özellikle yukarıda zikrettiğimiz yazılardan ikincisini (29.08.2008 tarihli olanı) okuyanlar, Hoca’nın bu kanaate kayda değer bir oranda katıldığını fark edeceklerdir. Hoca’nın ağzından çıkan şu sözlerin, bu anlamda altı çizilmeli bana göre:

“Peygamberimiz ‘Yahudi mutlaka Müslüman olsun!’ demiyor, ‘Hıristiyan mutlaka Müslüman olsun!’ demiyor. Diyor ki; “Yahudiler ve Hıristiyanlar tek Allah’a inansınlar, ahirete inansınlar ve kendi kitaplarında da bulunan iyiliklere göre yaşasınlar, (yani bizim amel-i salih dediğimiz şeyler) beni de sahtekârlıkla, yalancılıkla itham etmesinler. Getirdiğim kitabı da şuradan buradan çalıntı olduğunu söylemesinler.” Dolayısıyla “Bu takdirde onlar da cennete giderler” demiş oluyor. Bu inançta olanlar var mı? Var. Bu inançta olmayanlar var mı? Onlar da var… İşte sizin adına diyalog dediğiniz şey bu zaten. Hep şunu söylüyorum; diyalog, “Tek bir dine varmak, dinleri teke indirgemek olmamalı.” Böyle bir hedef olamaz zaten. Bu eşyanın tabiatına aykırıdır. Ama diyalog, duvarları kaldırıp, birbirimizi görmemizi sağlayabilir…”

Elbette İslâm düşünce geleneği içerisinde her türden ‘aykırı’ görüşü seslendiren birileri olagelmiştir. Ama siz bunları “Böyle düşünenler de olmuştur” kolaycılığının gölgesinde uzun uzadıya izaha yeltenmişseniz, burada üzerinde durulması gerekli bir problem var demektir.

Şimdi hep söylenen ve altı çizilen o önemli tesbiti hatırlayalım: “İslâm düşünce geleneği içerisinde vücut bulmuş ve İslâm adına konuştuğunu iddia eden ancak bid’at diye nitelendirilen görüşler ileri süren bütün fırkalar, kendilerine referans olarak Kur’an’ı seçmişlerdi.”

Yani problem, hep gündemde tutmaya çalıştığımız meseleye, “Sadece Kur’an” anlayışının yetersizliğine ve nevzuhurluğuna dayanıyor.

Ben daha önceki yazılarımda da aynı nitelemeyi kullandım; Üstad Bediüzzaman’dan söz ederken ‘bir Ehl-i Sünnet âlimi’ dedim.

Bugün takipçileri tarafından bağlamı dışına çıkartılarak uygulanan ve kendisine isnâd edilen birçok yaklaşımda bile ben, Bediüzzaman ve bazı muakkipleri arasında ciddi yordam farklılıkları olduğunu düşünüyorum.

Diyalog meselesi de bunlardan biri bana göre…

Hayreddin Karaman Hoca’nın şu göz önündeki ‘diyalog süreci’ başlamadan önceki mülâhazaları ile mezkûr vetirenin hız kazandığı sonraki dönemlere ait değerlendirmeleri arasında kayda değer farklılıklar var.

Bu dönüşümü, rüzgârıyla çoklarını etkileyen diyalog sürecinin akademik câmiadaki yansımalarından biri olarak okuyabilir miyiz diye sormamak elde değil…

Hem konjonktürel baskılar, hem modern verilerin tasallutundan sıyrılamama bu tür savruluşları tetikliyor sanki…

Bediüzzaman bir Ehl-i Sünnet âlimidir.

Yukarıda naklettiğim “Ey Ehl-i Kitap…” diye başlayan pasaj da buna delâlet eder. O, ehl-i fetrete dair önemli analizler yapmakla beraber bu konuda da mülâhaza dairesini açık tutar. Bununla beraber, tahrif edildikten sonra adı Hıristiyanlık olan dinin ve tahrif edildikten sonra adı Yahudilik olan dinin sâliklerini -kurtuluşun tek yolu olarak- İslâm’ a dehâlet etmeye çağırır. Yani bu ehemmiyetli mevzuda ana akım Ehl-i Sünnet ulemâsına muvâfık bir üslûbu tercih eder.

Daha önemli bir husus ise şudur: Bediüzzaman, Efgânîlerin, Abduhların ve bu geleneğin temsilcisi olan ekolün sesinin çok çıktığı ve İslâm’ın ‘mâniy-i terakki’ olduğu tezinin terviç edildiği bir düşünsel vasatta, devrin hâdisatından belli oranda etkilenmekle beraber aslâ modern İslâmî söylemlere iltifat etmemiştir. Dik duruşunu, hakikate sadâkatini hiç kaybetmemiştir. Özellikle yeni içtihad arayış ve söylemlerinin gemi azıya aldığı bir iklimde kaleme aldığı İçtihad Risalesi, benim zihnimde şekillenen Bediüzzaman profilinin köşe taşlarından biri hükmündedir. (“Devrin hâdisatından belli oranda etkilenmekle beraber” derken, bunun kendisinin de ifade ettiği bir gerçek olduğunun altını çizelim: “Telifinden otuz dört sene sonra, Münâzarât nâmındaki esere baktım, gördüm ki, Eski Said’in o zamandaki inkılâptan ve o muhitten ve tesirât-ı hâriciyeden neş’et eden bir hâlet-i rûhiye ile yazdığı bu gibi eserlerinde hatîat var. O kusurât ve hatîattan nedâmet ediyorum. Cenâb-ı Hakkın rahmetinden niyâzım odur ki, ehl-i îmânın me’yusiyetlerini izâle niyetiyle ettiği hatîât hüsn-ü niyetine bağışlansın, affedilsin.” Kastamonu Lâhikası; s. 49 Yeni Asya Neşriyat)

Onu Efgânî’nin ve/veya Abduh’un sempatizanı olarak gösterenler, hususî bir mevzudaki yaklaşımını genele teşmil ederek fikir cambazlığı yapıyorlar. İttihad-ı İslâm bağlamındaki değerlendirmelerini, ‘bu konuda seleflerim’ dediği zâtların tüm görüşlerine katıldığına delil saymak, bir kastın değilse cehâletin ürünü olsa gerektir.

“Bir ehl-i Sünnet âlimi=Bediüzzaman” derken bir kez daha muhtelif Risale metinlerinde yer alan şu çarpıcı cümle çıktı karşıma ve onun itikâdî çizgisindeki sağlamlığın istinad noktasına dâir izleri zihnime ilkâ etti: “Kur’ân’ın dersiyle ve Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâmın tâlimiyle anladım ki…”

Evet, bu çok anahtar bir cümleydi. Anlayışını Kur’an-ı Hakim’in dersiyle beraber Resûl-i Ekrem’in (s.a.v) tâlimine emanet etmekti işin can alıcı noktası…

O Kutlu Nebî’nin (s.a.v) tâlimine müracaat etmeyen tüm tasavvurlar, belki türlü tekellüflerle Kur’an’dan vize alabilirdi ama bu tür parçalı bir din telakkisi bizi olsa olsa modernliğin esiri sapkın bir din yordamına mahkûm ederdi.

Resûl-i Ekrem’in (s.a.v) tâlimi ıskalanınca, “İslâm Ehl-i Kitab’ı tek seçenek olarak müslüman olmaya çağırmıyor” demek de, mevcut fıkhî birikimi tahfif ederek yeni içtihadlara sevdalanmak da doğal sonuçlar olarak çıkıyordu karşımıza…

Bir Bediüzzaman’ı okudum; bir de diyalog sürecine paralel fikrî bir istihâlenin öznesi hâline gelmiş Karaman Hoca’yı…

Ben aradaki farkın, “Resul-i Ekrem’in tâlimi”ne bakıştan kaynaklandığını düşünüyorum.

Ya siz?

$NOT DEFTERİMDEN

1. Hz. Ali; Nehcü’l Belağa’dan (Hz. Hasan’a vasiyetnâme)

“Sakın kadınlarla istişare etme; onların reyleri zayıf, azimleri ise gevşektir. Onların yabancılarla muâşeret etmelerini önlemekle gözlerini nâmahremlere kapat. Çünkü hicap arkasında konuşmaları, hem senin için hem de onlar için daha iyidir. Onların evden dışarı çıkmaları, güvenilmeyen kimseleri eve sokmandan daha kötü değildir. Onların senden başka bir kimseyi tanımamalarını başarabilirsen öyle yap. Onları güçlerini aşacak bir işe koşturma; bu onların hâli için daha uygundur, onların huzurunu daha iyi korur, kalplerini daha çok rahatlatır, güzelliklerini daha da sürekli kılar. Çünkü kadın çiçektir, kahraman değildir. Kadını kendi yüceliğinden başka bir yüceliğe yüceltme; onu kendisinden başkasına şefaatçi etme; böyle yaptığın takdirde onun hedefi uğrunda sana buğzeder.” {Her Yer Kerbelâ; Kapı Yayınları–2008; Sadık Yalsızuçanlar}

2. “Kerbelâ vak’asında aslında Hz. Ali’nin tek oğlu şehid edilmez. Kerbelâ’da Hz. Ali’nin beş oğlu birden şehid edilir. Diğer dördünün Hz. Hüseyin’den farkı, Hz. Fâtımâ’dan olmamış olmalarıdır. Yani Hz. Ali’nin diğer hanımlarından olmalarıdır. Hadikatü’s Süedâ’da bunu çok çarpıcı olarak görürüz. Bu şehidlerden birinin adı Ömer, biri Osman, biri Ebû Bekir’dir. Bunlar, Hz. Ali’nin çocuklarıdır. Yani Kerbelâ şehididirler.”

{Reha Çamuroğlu; Her Yer Kerbelâ; Kapı Yayınları–2008; Sadık Yalsızuçanlar}

Osman isimli çocuğunun annesi: Âmir b. Kilâb kabilesinden Ümmü’l-Benin bint-i Hizam’dır.

Ebû Bekir isimli çocuğunun annesi: Temim kabilesin¬den Leyla bint-i Mes’ud’dur.

Ömer isimli çocuğunun annesi: Cu’şem b. Bekir kabilesinden Sahba bint-i Rabia’dır.