Üstad Bediüzzaman Said Nursî ve Bazı İhtilaflı Meseleler

MURAT TÜRKER                                                              31.07.2010

Üstad Bediüzzaman Said Nursî merhum, hem yaşadığı dönemde hem de irtihâlinden sonra eserleri ve mücadelesiyle iz bırakmış, mesajıyla geniş kitlelere ulaşmış ve yön vermiş bir âlim…

İmana yaptığı vurgu ve devrinde zuhur eden lâdinî akımlara karşı verdiği dâsitânî mücâhede, onu seven, sevmeyen hemen herkesin hakkını teslim ettiği hususlar olarak karşımıza çıkıyor.

Bugün duruşunu onunla refere eden büyük bir cemaati tahrip ve tahkir için, eserlerinde geçmeyen ve kendisinden sâdır olmamış yaklaşımları ona izâfe eden hased ehlinin dermeyân ettiği iftiralar, [1] nezdimizde saded haricidir; bunları muhatap almak hakikati rencide eder.

Ancak mezkûr zümre dışında yer alan sâir müslümanlar ile hizmet üslûb ve usûlünü Bediüzzaman’a referansla ifadelendiren kesimlerin, âdetâ “Hangi Bediüzzaman?” sorusunu sorduracak kertede bir yorum farklılığı içinde olması, üzerinde durulması gereken hususlar bulunduğunu âşikâr kılıyor.

Ondan ‘su katılmamış bir demokrat’ kimliği devşirenlerin, maddeten terakkiyi öne çıkardığını savunanların, Ehl-i Kitâb’a bakışında yer yer Ehl-i Sünnet’in temel itikâdî umdelerini zorlayan açıklamaları olduğunu iddia edenlerin, Risale-i Nur’ların kalbe gelen mânâlarla (sünuhat) ilhâmen yazdırıldığı söyleminden huylananların, maddî cihadı devre dışı bırakacak ölçüde mânevî cihada vurgu yaptığını iddia edenlerin de aralarında olduğu, onlarca farklı Bediüzzaman yorumu, algısı ve yaklaşımı ile yüz yüzeyiz.

Elbette andığımız bu hususların tümünü ele almak ve uzun boylu tartışmak, bu yazının hacmini oldukça aşan genişlikte bir muhtevaya tekabül edecektir.

Bizim bu yazıda yapmaya çalışacağımız şey, belli üç alt başlık (terakki, ehl-i necat ve Ermeniler özelinde gayr-ı müslimlerle münasebetler) üzerinden giderek, bazı yanlış anlaşılma ve değerlendirmeleri izâle etmeye çalışmak, bunun yanında Bediüzzaman’ın, ömrü küfrün belini kırma mücadelesiyle geçmiş bir ‘Ehl-i Sünnet âlimi’ olduğunu izaha gayret etmek olacaktır.

$Terakkiye, Batı uygarlığına ve modern tasalluta bakışı

Yaşadığımız zamanlar, insanlığa kan ve gözyaşı armağan eden eli kanlı bir uygarlığın, temel prensiplerini evrensel değerler olarak beşeriyete dayattığı meş’um bir devir olarak hatırlanacak.

Bu uğursuz vetirede en can yakıcı olan nokta, müslümanların mezkûr dayatmaya, kendi öz değerlerini sorgulayarak mukabelede bulunuyor olmaları…

Teknolojik atılım ve sanayi devrimi gibi maddeten kalkınmaya zemin oluşturan olgulara hayret ve hayranlıkla bakan kimi müslüman aydınlar, zâhirî geri kalmışlığımızı din algımıza fatura eden bir tutumu sahiplenmişlerdi.

Bu göz kamaştırıcı terakkiyi yok sayamayan ancak müslüman kimliğinden de ödün vermek istemeyen kimileri de, tanık oldukları bu maddî gelişimi, kendi değerlerimizle harmanlayıp bir ‘İslâmî terakki’ formülü arayışı içine girdiler.

Çok geçmeden, “Batı’nın ilmini alıp, mâneviyatına sırt çevirelim” yargısında ifade bulan naif bir seçmecilik, müslüman entelektüeller arasında mütedâvil hâle geldi.

Fakat tarihî akış ve yaşanan tecrübeler gösterdi ki, hiçbir medeniyet tasavvuru, parçalara bölünerek transfer edilemiyor, hepsi kendisini bir bütün olarak taliplilerine sunuyordu.

Teknolojiyi, maddî kalkınmayı salt nimet olarak algılayanlar, beşeriyetin ve tabiatın hâlihazırdaki yozlaşmasına baktıklarında, Batı’nın sadece ilminin değil, dünya görüşünün de içimizde uç verdiğini acıyla fark ettiler.

Batılılar gibi teknolojiden istifade ediyorduk ama hayatı da bir Batılı gibi okumaya başlamıştık.

Batılı pişdarlarımız gibi koca koca binalar yapıyorduk ama tıpkı onlar gibi biz de tabiatı yağmalar hâle gelmiştik.

Aşkın/Müteal olanla bağımız kopmuştu.

Peki, ne yapmalıydı?

Maddeten terakkiye nasıl bakmalıydı?

Bediüzzaman’ın bu husustaki yaklaşımı neydi?

İlk dile getirilmesi gereken husus, bu meselenin, Eski Said’den Yeni Said’e uzanan, mâlûm fikrî istihâlenin bir ayağı olduğu realitesidir.

Mesela ilk dönem eserlerinden Muhâkemat’ta Üstad’ın i’lâ-yı kelimetullahı maddeten terakkiyle ilintilendiren şu ifadeleri yer alır:

“Bu zamanda maddeten terakkiye mütevakkıf olan i’lâ-yı kelimetullah, İslâmiyetin emriyle ve zamanın ilcââtıyla ve fakr-ı şedidin icbarı ile ve her arzuyu öldüren ye’sin ölmesiyle hayat bulan ümit ile mücehhez olan arzu-yu medeniyet ve meyl-i teceddüttür.” [2]

Fakat aynı Bediüzzaman, aradan yaklaşık 22 yıl geçtiğinde mevzu ile ilgili şu kanaatleri serdeder:

“Ey Müslümanları dünyaya şiddetle teşvik eden ve san’at ve terakkiyât-ı ecnebiyeye cebirle sevk eden bedbaht hamiyetfuruş! Dikkat et, bu milletin bazılarının din ile bağlandıkları rabıtaları kopmasın. Eğer böyle ahmakane, körü körüne topuzların altında bazıların dinden rabıtaları kopsa, o vakit hayat-ı içtimaiyede bir semm-i kàtil hükmünde o dinsizler zarar verecekler. Çünkü mürtedin vicdanı tamam bozulduğundan, hayat-ı içtimaiyeye zehir olur. Ondandır ki, ilm-i usulde “Mürtedin hakk-ı hayatı yoktur. Kâfir eğer zimmî olsa veya musalâha etse hakk-ı hayatı var” diye usul-i şeriatın bir düsturudur. Hem mezheb-i Hanefiyede, ehl-i zimmeden olan bir kâfirin şehadeti makbuldür; fakat fâsık merdûdü’ş-şehadettir. Çünkü haindir.

“Evet, insanı dünyaya çağıran ve sevk eden esbab çoktur. Başta nefis ve hevâsı ve ihtiyaç ve havassı ve duyguları ve şeytanı ve dünyanın surî tatlılığı ve senin gibi kötü arkadaşları gibi çok dâileri var. Halbuki bâki olan âhirete ve uzun hayat-ı ebediyeye davet eden azdır. Eğer sende zerre miktar bu biçare millete karşı hamiyet varsa ve ulüvv-ü himmetten dem vurduğun yalan olmazsa, hayat-ı bâkiyeye davet eden azlara imdat etmek lâzım gelir. Yoksa, o az dâileri susturup çoklara yardım etsen, şeytana arkadaş olursun.

Âyâ, zanneder misin, bu milletin fakr-ı hali dinden gelen bir zühd ve terk-i dünyadan gelen bir tembellikten neş’et ediyor? Bu zanda hata ediyorsun. Acaba görmüyor musun ki, Çin ve Hintteki Mecusî ve Berâhime ve Afrika’daki zenciler gibi, Avrupa’nın tasallutu altına giren milletler bizden daha fakirdirler? Hem görmüyor musun ki, zarurî kuttan ziyade Müslümanların elinde bırakılmıyor? Ya Avrupa kâfir zalimleri veya Asya münafıkları, desiseleriyle ya çalar veya gasp ediyor.

Sizin cebren böyle ehl-i imanı mim’siz medeniyete sevk etmekteki maksadınız, eğer memlekette âsâyiş ve emniyet ve kolayca idare etmek ise, katiyen biliniz ki, hata ediyorsunuz, yanlış yola sevk ediyorsunuz. Çünkü itikadı sarsılmış, ahlâkı bozulmuş yüz fâsıkın idaresi ve onlar içinde âsâyiş temini, binler ehl-i salâhatin idaresinden daha müşküldür.

İşte bu esaslara binaen, ehl-i İslâm dünyaya ve hırsa sevk etmeye ve teşvik etmeye muhtaç değildirler. Terakkiyat ve âsâyişler bununla temin edilmez. Belki mesailerinin tanzimine ve mâbeynlerindeki emniyetin tesisine ve teavün düsturunun teshiline muhtaçtırlar. Bu ihtiyaç da, dinin evâmir-i kudsiyesiyle ve takvâ ve salâbet-i diniye ile olur.” [3]

Bu ifadelerde dikkati çeken bazı noktalar var.

Evvelâ, mürtedin hakk-ı hayatı olmadığına dair hükmü, Üstad’ın hiçbir şek ve şüpheye mahal vermeyecek netlikte ifade ettiğini görüyoruz.

Daha dikkat çekici olan ise, “Hem mezheb-i Hanefiyede, ehl-i zimmeden olan bir kâfirin şehadeti makbuldür” cümlesi…

“Ehl-i zimmeden olan kâfir” terkibi, Üstad’ın hangi inanç pozisyonunu küfür dairesi içinde gördüğü noktasında önemli ipuçları veriyor.

Terakki ve ‘mimsiz’ medeniyet bağlamındaki yaklaşıma gelince, bu satırlar, müslümanları bugün anladığımız mânâda Batı’nın ilerlemeci mantalitesine çağıran fikriyata ciddi bir ihtar olarak okunmalıdır.

Eski Said döneminde siyaset dairesiyle üst derecede meşgul ve meşbû olan Bediüzzaman, yine İslâm’ın ikbâlini, maddî terakkiye vâbeste addeden bir zihnî pozisyonu da sahipleniyordu.

Fakat aradan geçen uzun yılların, Üstad’ın bu terakki ve ‘medeniyet’ vurgusunun yol açtığı buhranlara tanıklık ettiği yıllar olduğunu biliyoruz.

Aklı gözüne inmiş maddeci Batı kalkınmacılığı, sömürgeci ve istismarcı tasallutuyla milyonlarca insanın hayatına mâl olan iki büyük harbe dâyelik yapmıştı.

Üstad Bediüzzaman, bu acı bilânçonun canlı şâhidi olarak, ‘mimsiz’ dediği medeniyeti tenkid ediyor.

Ayrıca burada benim altını özellikle çizdiğim çok hayâtî bir bakış açısını da öne çıkarıyor …

Müslümanların zâhirî geri kalmışlığını din algımıza fatura eden yerli müsteşriklere bir şamar vuruyor.

“Âyâ, zanneder misin, bu milletin fakr-ı hali dinden gelen bir zühd ve terk-i dünyadan gelen bir tembellikten neş’et ediyor? Bu zanda hata ediyorsun. Acaba görmüyor musun ki, Çin ve Hintteki Mecusî ve Berâhime ve Afrika’daki zenciler gibi, Avrupa’nın tasallutu altına giren milletler bizden daha fakirdirler? Hem görmüyor musun ki, zarurî kuttan ziyade Müslümanların elinde bırakılmıyor? Ya Avrupa kâfir zalimleri veya Asya münafıkları, desiseleriyle ya çalar veya gasp ediyor.”

cümleleri, Avrupa kâfir zâlimleri ile Asya münafıklarının uhdesinde seyreden küresel sömürü düzeninin, beşeriyetin kahir ekseriyetini yokluk ve fakr-u zarûrete mahkûm ettiğini, meselenin bizim mâneviyâtımızda mündemiç zühd, verâ, kanaat gibi ulvî hasletlerden değil, bu meş’um medeniyet algısı ve uygulamasından kaynaklandığını nazara veriyor.

Peki, bizi de bu küresel sömürü düzenine davet edenler, “pastadan pay almamızı” isteyenler, “bir koyup üç almamızı” önerenler, bu düzenin bir galibi, bir de mağlûbu olduğunu bilmiyorlar mı? Bu kan ve gözyaşıyla ‘süslenmiş’ tabloda gâlip olmayı içlerine ve ‘dinlerine’ sindirebilirler mi gerçekten?

Ve aynı konuda Üstad’a yaklaşık 40 sene sonra sorulan soruya verdiği cevap:

“İkinci sual: Sen eskiden şarktaki bedevî aşâirde seyahat ettiğin vakit, onları medeniyet ve terakkiyata çok teşvik ediyordun. Neden kırk seneye yakındır medeniyet-i hâzıradan “mim’siz” diyerek hayat-ı içtimaiyeden çekildin, inzivaya sokuldun?

Elcevap: Medeniyet-i hâzıra-i garbiye, semavî kanun-u esasîlere muhalif olarak hareket ettiği için seyyiatı hasenatına, hatâları, zararları, faydalarına râcih geldi. Medeniyetteki maksud-u hakikî olan istirahat-i umumiye ve saadet-i hayat-ı dünyeviye bozuldu. İktisat, kanaat yerine israf ve sefahet; ve sa’y ve hizmet yerine tembellik ve istirahat meyli galebe çaldığından, biçare beşeri hem gayet fakir, hem gayet tembel eyledi. Semavî Kur’ân’ın kanun-u esasîsi,   ferman-ı esasîsiyle, “beşerin saadet-i hayatiyesi, iktisat ve sa’ye gayrette olduğunu ve onunla beşerin havas, avâm tabakası birbiriyle barışabilir” diye Risale-i Nur bu esası izaha binaen, kısa bir iki nükte söyleyeceğim:

Birincisi: Bedevîlikte beşer üç dört şeye muhtaç oluyordu. O üç dört hâcâtını tedarik etmeyen, on adette ancak ikisiydi. Şimdiki garp medeniyet-i zâlime-i hâzırası, su-i istimâlât ve israfat ve hevesatı tehyiç ve havâic-i gayr-ı zaruriyeyi, zarurî hâcatlar hükmüne getirip görenek ve tiryakilik cihetiyle, şimdiki o medenî insanın tam muhtaç olduğu dört hâcâtı yerine, yirmi şeye bu zamanda muhtaç oluyor. O yirmi hâcâtı tam helâl bir tarzda tedarik edecek, yirmiden ancak ikisi olabilir; on sekizi muhtaç hükmünde kalır. Demek, bu medeniyet-i hâzıra insanı çok fakir ediyor. O ihtiyaç cihetinde beşeri zulme, başka haram kazanmaya sevk etmiş. Biçare avâm ve havas tabakasını daima mübarezeye teşvik etmiş. Kur’ân’ın kanun-u esasîsi olan “vücub-u zekât, hurmet-i riba” vasıtasıyla avâmın havassa karşı itaatini ve havassın avâma karşı şefkatini temin eden o kudsî kanunu bırakıp burjuvaları zulme, fukaraları isyana sevk etmeye mecbur etmiş. İstirahat-i beşeriyeyi zîr ü zeber etti.

Elhasıl: Medeniyet-i garbiye-i hâzıra, semavî dinleri tam dinlemediği için, beşeri hem fakir edip ihtiyacatı ziyadeleştirmiş. İktisat ve kanaat esasını bozup israf ve hırs ve tamahı ziyadeleştirmeye, zulüm ve harama yol açmış.

Hem beşeri vesait-i sefahete teşvik etmekle, o biçare muhtaç beşeri tam tembelliğe atmış, sa’y ve amelin şevkini kırıyor. Hevesata, sefahete sevk edip ömrünü faydasız zayi ediyor.

Hem o muhtaç ve tembelleşmiş beşeri, hasta etmiş. Su-i istimal ve israfatla yüz nevi hastalığın sirayetine, intişarına vesile olmuş.

Hem üç şiddetli ihtiyaç ve meyl-i sefahet ve ölümü her vakit hatıra getiren kesretli hastalıklar ve dinsizlik cereyanlarının o medeniyetin içlerine yayılmasıyla intibaha gelip uyanmış beşerin gözü önünde ölümü idam-ı ebedî suretinde gösterip her vakit beşeri tehdit ediyor, bir nevi cehennem azâbı veriyor.

İşte bu dehşetli musibet-i beşeriyeye karşı Kur’ân-ı Hakîmin dört yüz milyon talebesinin intibahıyla ve içinde semavî, kudsî kanun-u esasîleriyle bin üç yüz sene evvel gösterdiği gibi, yine bu dört yüz milyonun kendi kudsî esasî kanunlarıyla beşerin bu üç dehşetli yarasını tedavi etmesini; ve eğer yakında kıyamet kopmazsa, beşerin hem saadet-i hayat-ı dünyeviyesini, hem saadet-i hayat-ı uhreviyesini kazandıracağını; ve ölümü, idam-ı ebedîden çıkarıp âlem-i nura bir terhis tezkeresi göstermesini; ve ondan çıkan medeniyetin mehasini, seyyiatına tam galebe edeceğini; ve şimdiye kadar olduğu gibi dinin bir kısmını, medeniyetin bir kısmını kazanmak için rüşvet vermek değil, belki medeniyeti ona, o semavî kanunlara bir hizmetkâr, bir yardımcı edeceğini, Kur’ân-ı Mu’cizi’l-Beyânın işârât ve rumuzundan anlaşıldığı gibi, rahmet-i İlâhiyeden şimdiki uyanmış beşer bekliyor, yalvarıyor, arıyor.” [4]

Mimsiz medeniyetin insanlığın önüne çıkardığı faturayı açık eden şu satırlara da dikkat ediniz:

“Adalet-i İlahiye, İslamiyet’e ihanet eden mimsiz medeniyete öyle bir azâb-ı manevi vermiş ki, bedevîliğin ve vahşîliğin derecesinden çok aşağıya düşürtmüş. Avrupa’nın ve İngilizin yüz sene ezvâk-ı medeniyesini ve terakki ve tasallut ve hâkimiyetin lezzetlerini hiçe indiren mütemadî korku ve dehşet ve telâş ve buhran yağdıran bombaları başlarına musallat etmiş.” [5]

Bunun gibi nice örnek var Risale-i Nur’da; Üstad’ın, kaşıkla verip kepçeyle alan bu meş’um medeniyetin iç yüzünü ifşâ ettiği… [6]

Şimdi biri çıkıp 1911 yılında söylenmiş bir sözden hareketle Üstad’ın maddeten terakkiyi bu devirde kaçınılmaz gördüğünden, tebliğin ön koşulu saydığından dem vursa, Risale-i Nur’u ve Üstad’ın hayatının tamamını bütüncül bir nazarla ele almadığından dolayı eksik ve yanlış bir tahlil yapmış olmaz mı?

$Necat meselesi

Üstad’a belli tenkidlerin yöneltildiği bir mesele de Kastamonu Lâhikası’nda yer alan bir mektubda söyledikleri…

Önce ilgili kısmı buraya alalım:

“Şiddet-i şefkat ve rikkatten, bu kışın şiddetli soğuğuyla beraber mânevî ve şiddetli bir soğuk ve musibet-i beşeriyeden biçarelere gelen felâketler, helâketler, sefaletler, açlıklar şiddetle rikkatime dokundu. Birden ihtar edildi ki:

Böyle musibetlerde kâfir de olsa hakkında bir nevi merhamet ve mükâfat vardır ki, o musibet ona nispeten çok ucuz düşer. Böyle musibet-i semaviye mâsumlar hakkında bir nevi şehadet hükmüne geçiyor.

Üç dört aydır ki, dünyanın vaziyetinden ve harbinden hiçbir haberim yokken, Avrupa’da, Rusya’daki çoluk çocuğa acıyarak tahattur ettim. O mânevî ihtarın beyan ettiği taksimat bu elîm şefkate bir merhem oldu. Şöyle ki:

O musibet-i semaviyeden ve beşerin zâlim kısmının cinayetinin neticesi olarak gelen felâketten vefat eden ve perişan olanlar, eğer on beş yaşına kadar olanlar ise, ne dinde olursa olsun şehit hükmündedir. Müslümanlar gibi büyük mükâfat-ı mâneviyeleri, o musibeti hiçe indirir.

On beşinden yukarı olanlar, eğer mâsum ve mazlum ise, mükâfatı büyüktür, belki onu Cehennemden kurtarır. Çünkü âhirzamanda madem fetret derecesinde din ve din-i Muhammedîye (a.s.m.) bir lâkaytlık perdesi gelmiş. Ve madem âhirzamanda Hazret-i İsâ’nın (a.s.) din-i hakikîsi hükmedecek, İslâmiyetle omuz omuza gelecek. Elbette şimdi, fetret gibi karanlıkta kalan ve Hazret-i İsa’ya (a.s.) mensup Hıristiyanların mazlumları, çektikleri felâketler onlar hakkında bir nevi şehadet denilebilir. Hususan ihtiyarlar ve musibetzedeler, fakir ve zaifler, müstebit büyük zâlimlerin cebir ve şiddetleri altında musibet çekiyorlar. Elbette o musibet onlar hakkında medeniyetin sefahetinden ve küfranından ve felsefenin dalâletinden ve küfründen gelen günahlara keffaret olmakla beraber, yüz derece onlara kârdır diye hakikatten haber aldım, Cenab-ı Erhamürrâhîmine hadsiz şükrettim. Ve o elîm elem ve şefkatten tesellî buldum.

Eğer o felâketi gören zâlimler ise ve beşerin perişaniyetini ihzar eden gaddarlar ve kendi menfaati için insan âlemine ateş veren hodgâm, alçak insî şeytanlar ise, tam müstehak ve tam adalet-i Rabbaniyedir.

Eğer o felâketi çekenler mazlumların imdadına koşanlar ve istirahat-i beşeriye için ve esasat-ı diniyeyi ve mukaddesat-ı semaviyeyi ve hukuk-u insaniyeyi muhafaza için mücadele edenler ise, elbette o fedakârlığın mânevî ve uhrevî neticesi o kadar büyüktür ki, o musibeti onlar hakkında medâr-ı şeref yapar, sevdirir” [7]

Evvelâ Üstad burada, on beş yaşından küçük olup da hayatını kaybedenlerin ehl-i necat olduğunu ifade ediyor ki, belli istisnalar dışında bu, İslâm âlimlerince genel kabul gören bir husustur. [8]

On beşinden büyük olanlarla ilgili ise, İslâm’ın mesajını duymayanların ehl-i fetret olarak nitelendirileceğini ve bunların da -Allah’u âlem- sorumlu olmayacağını izhâr ediyor. Mensubu bulunduğu Eş’arîliğin hükmüne paralel hüküm veriyor.

Burada, dinî anlamda mükellef olan bir gayr-ı müslimin necatının, mutlak anlamda fetret ehlinden olmayla ilintilendirildiğinin altını çizmek zorundayız:

“Fakat zaman-ı fetrette,   sırrıyla, ehl-i fetret, ehl-i necattırlar. Bil’ittifak, teferruattaki hatîatlarından muahazeleri yoktur. İmam-ı Şâfiî ve İmam-ı Eş’arîce, küfre de girse, usul-i imanîde bulunmazsa, yine ehl-i necattır. Çünkü teklif-i İlâhî irsal ile olur ve irsal dahi ıttıla ile teklif takarrur eder. Madem gaflet ve mürur-u zaman, enbiya-yı sâlifenin dinlerini setretmiş; o ehl-i fetret zamanına hüccet olamaz. İtaat etse sevap görür; etmezse azap görmez. Çünkü mahfî kaldığı için hüccet olamaz” [9]

“Böyle musibetlerde kâfir de olsa hakkında bir nevi merhamet ve mükâfat vardır ki” cümlesindeki “bir nevi merhamet ve mükâfat” terkibini de cehennemin tabakaları/dereceleri bağlamında okumak mümkündür. Cennet gibi cehennemin de dereceleri olduğunu biliyoruz. [10]

Kaldı ki, tüm bunlar bir yana, bu mektubun muhtevâsında bir sorun olduğu zehâbına kapılanlar, yine parçalı okuma illetine mâruz oldukları için yanlış hüküm veriyorlar.

Bir zâtın mücmel beyanları, hele ki bu türden farklı anlam çıkarmaya müsait gibi görünen sözleri nasıl mânâlandırılmalı acaba?

Elbette mufassal bir tarama ve eserleri üzerinde kuşatıcı bir okuma yapılarak…

Mesela şu ifadeler Üstad’ın tavrını net olarak tebellür ettirmiyor mu:

“Beşinci Mesele: Saniyen: Mektubunuzda “Mücerred   kâfi midir? Yani,   demezse ehl-i necat olabilir mi?” diye, diğer bir maksadı soruyorsunuz. Bunun cevabı uzundur. Yalnız şimdi bu kadar deriz ki:

Kelime-i şehadetin iki kelâmı birbirinden ayrılmaz, birbirini ispat eder, birbirini tazammun eder, biri birisiz olmaz. Madem Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâm Hâtemü’l-Enbiyadır, bütün enbiyanın vârisidir. Elbette bütün vusul yollarının başındadır. Onun cadde-i kübrâsından hariç hakikat ve necat yolu olamaz.” [11]

O zaman şöyle düşünmek gerekiyor: Bediüzzaman necatı iman esaslarını bir bütün olarak kabule bağlıyor, ancak İslâm’ın mesajını duymayan fetret ehlini –ki bu bahis, iletişim imkânlarının bugüne nisbeten çok geri olduğu II. Dünya Savaşı’nı müteakip dönemde geçmektedir- sorumluluk noktasında ayrı bir yere oturtuyor.

İşte birilerinin speküle ettiği mezkûr mektubun yer aldığı Kastamonu Lahikası’ndan bir başka mektubtan satırlar:

“[Şefkat yüzünden, esasat-ı İslamiyenin haricindeki bid’at ve dalâlet yollarına sapanları çeviren bir hakikattır.]

Şefkat-i insaniye, merhamet-i Rabbaniyenin bir cilvesi olduğundan, elbette rahmetin derecesinden aşmamak ve Rahmetenli’l-Âlemîn zâtın (a.s.m.) mertebe-i şefkatinden taşmamak gerektir. Eğer aşsa ve taşsa, o şefkat, elbette merhamet ve şefkat değildir; belki dalâlete ve ilhada sirayet eden bir maraz-ı ruhî ve bir sakam-ı kalbîdir.

Meselâ, kâfir ve münafıkların Cehennemde yanmalarını ve azap ve cihad gibi hadiseleri kendi şefkatine sığıştırmamak ve tevile sapmak, Kur’an’ın ve edyân-ı semâviyenin bir kısm-ı azimini inkâr ve tekzip olduğu gibi, bir zulm-ü azim ve gayet derecede bir merhametsizliktir.

Çünkü masum hayvanları parçalayan canavarlara himayetkârâne şefkat etmek, o biçare hayvanlara şedit bir gadr ve vahşi bir vicdansızlıktır. ve binler Müslümanların hayat-ı ebediyelerini mahveden ve yüzer ehl-i imanın su-i âkıbetine ve müthiş günahlara sevk eden adamlara şefkatkârâne taraftar olmak ve merhametkârâne cezadan kurtulmalarına dua etmek, elbette o mazlum ehl-i imana dehşetli bir merhametsizlik ve şenî bir gadirdir.

Risale-i Nur’da kat’iyetle ispat edilmiş ki, küfür ve dalâlet, kâinata büyük bir tahkir ve mevcudata bir zulm-ü azimdir ve rahmetin ref’ine ve âfâtın nüzulüne vesiledir. Hatta, deniz dibinde balıklar, cânilerden şekva ederler ki, “İstirahatimizin selbine sebep oldular” diye rivayet-i sahiha vardır.

O halde kâfirin azap çekmesine acıyıp şefkat eden adam, şefkata lâyık hadsiz masumlara acımıyor ve şefkat etmeyip ve hadsiz merhametsizlik ediyor demektir.” [12]

Bediüzzaman merhumun eserlerini tetkikle ilgili önemli bir usulî kaideden bahseden İsmail Aksoy, şunları kaydediyor:

“İşte sâir İslâm âlimleri gibi Üstâd Bedîüzzamân (ra)’ın ba’zı mücmel ifâde ve cümlelerini de bu kıstaslarla değerlendirmek lâzımdır. Yâni, Üstâd Bedîüzzamân (ra)’a âit mücmel bir ifâdeyi önce edille-i şer’ıyyeye muvâfık bir başka yerdeki mufassal cümleleriyle açıklamalıyız. Bununla berâber, ulemâ-ı İslâm’ın tedkíkâtı netîcesinde Üstâd Bedîüzzamân’ın eserlerinde edille-i şer’ıyyeye muhâlif herhangi bir mes’eleye rastlanmamıştır. Eğer farz-ı muhâl olarak zâhiren muhâlif mücmel cümleler ve ifâdeler bulunsa ve başka yerlerde de edille-i şer’ıyyeye muvâfık mufassal ifâdeler mevcûd değilse; o zamân bu cümleler, edille-i şer’ıyyeye göre te’vîl edilir. Yoksa, Üstâdımızın bir mes’ele hakkında yazdığı sarîh ve mufassal olan ifâdelerine bakmadan, eser içinden bir veyâ birkaç mücmel cümleyi âdetâ cımbızla çekip almak gibi, o mücmel cümleleri nazara verip, diğer sarîh ve mufassal cümlelerden kat-ı nazar etmek, dalâlete sebeb olur. Hem o zât, bilerek şerîata muhâlif konuşmayacağı için, onun bütün sözlerini de bu edille-i şer’iyyenin mihengine vurmalı ve kasdettiği asıl ma’nâyı anlamalıdır. Yoksa, kendi aklına göre ma’nâ edip, sonra o ma’nâyı sanki Üstâdın murâdıymış gibi gösterip etrâfa neşretmek dalâlettir ve bu, Üstâd Bedîüzzamân Said Nursî (ra) Hazretlerine büyük bir bühtandır. Edille-i Şer’ıyyeye muhâlif olan o ma’nâlar, -Hâşâ!- Üstâd Bedîüzzamân Hazretlerine âit olamaz; belki edille-i şer’ıyyeyi esâs almayan kişilerin kendi zan ve hevâlarına âittir. Bütün Müslümanlara, Üstâd Bedîüzzamân Hazretlerini bu gibi iftirâlardan tebrie etmek ve şöyle söylemek gerekir: “Onu işittiğiniz zaman ‘Bunu söylemek bize yakışmaz; hâşâ, bu büyük bir iftiradır’ deseydiniz ne olurdu!”(en-Nûr 24-16)” [13]

$Ermeni bahsi

Bir kere Münazarat adlı eserle ilgili, aradan 25–30 yıl geçtikten sonra te’lif edilen Kastamonu Lahikası’ndaki şu satırları nazara verelim:

“Telifinden otuz dört sene sonra, Münâzarât nâmındaki esere baktım, gördüm ki, Eski Said’in o zamandaki inkılâptan ve o muhitten ve tesirât-ı hâriciyeden neş’et eden bir hâlet-i rûhiye ile yazdığı bu gibi eserlerinde hatîat var. O kusurât ve hatîattan nedâmet ediyorum. Cenâb-ı Hakkın rahmetinden niyâzım odur ki, ehl-i îmânın me’yusiyetlerini izâle niyetiyle ettiği hatîât hüsn-ü niyetine bağışlansın, affedilsin.

Eski Said’in bu gibi eserlerinde iki esâs-ı mühim hükmediyor. O iki esâsın hakîkatleri vardır. Fakat, ehl-i velâyetin keşfiyâtı tevilâta ve rüyâ-i sâdıkanın tevile muhtaç oldukları gibi, o hiss-i kablelvukùun dahi, daha ince tâbirlere lüzûmu varken Eski Said’in o hiss-i kablelvukù ile hissettiği ve iki hakîkatin tevilsiz, tâbirsiz bir sûrette beyânı, kısmen kusurlu ve kısmen hilâf görünüyor.

Birinci esas: Ehl-i îmânın me’yusiyetine karşı “İstikbâlde bir nur var” diye müjde verdiğidir. Bir hiss-i kablelvukù ile Risâle-i Nur’un istikbâlde, dehşetli bir zamanda çok ehl-i îmânın îmanlarını takviye edip kurtarmasını hissedip, o adese ile hürriyet inkılâbındaki siyaset dairelerine bakmış, tâbirsiz, tevilsiz tatbike çalışmış. Siyaset ve kuvvet ve kemmiyet noktasında zannetmiş. Doğru hissetmiş, fakat tam doğru diyememiş.

İkinci esas: Eski Said, bâzı dâhî siyasî insanlar ve hârika ediblerin hissettikleri gibi, çok dehşetli bir istibdâdı hissedip, ona karşı cephe almışlardı. O hiss-i kablelvukù tâbir ve tevile muhtaç iken, bilmeyerek resmî, zaif ve ismî bir istibdat görüp, ona karşı hücum gösteriyorlardı. Halbuki, onlara dehşet veren, çok zaman sonra gelecek olan istibdatların zaif bir gölgesini asıl zannederek öyle davranmışlar, öyle beyân etmişler. Maksat doğru, fakat hedef hatâ.

İşte Eski Said de, eski zamanda böyle acîb bir istibdâdı hissetmiş; bâzı âsârında ona hücum ile beyânâtı var. O müthiş istibdâdât-ı acîbeye karşı meşrûta-i meşrûayı bir vâsıta-i necât görüyordu. Ve hürriyet-i şer’iye, Kur’ân’ın ahkâmı dairesindeki meşveretle o müthiş musîbeti def’ eder diye düşünüp, öylece çalışmış.

Evet, zaman gösterdi ki, hürriyetpeıver nâmını alan bir devletin, o istikbâlde gelen istibdâdın bir nümûnesi olarak, üç yüz müstebit memurlarıyla, üç yüz milyon Hindistan’ı, üç yüz seneden beri, üç yüz adam gibi kolay bağlayıp deprenmeyecek derecede istibdat altına alarak, eşedd-i zulmü âzamî bir derecede, yani birisinin hatâsıyla binler adamı tecziye etmek olan kànun-u müstebidâneye inzibat ve adâlet nâmını vermiş; dünyayı aldatmış, ateşe vermiş.

Münâzarât nâmındaki eserde, bâzı latîfe sûretinde bâzı kayıtlar, hâşiyecikler bulunur. O eski zaman telifinde zarîfü’t-tab talebelerine bir mülâtefe nevindendir. Çünkü, onlar o dağlarda beraberinde idiler; onlara ders sûretinde beyân ediyonnuş. Hem bu Münâzarât risâlesinin ruh ve esâsı hükmünde olan hâtimesindeki Medresetü’z-Zehrâ hakîkati ise, istikbâlde çıkacak olan Risâle-i Nur’a bir beşik, bir zemin ihzâr etmek idi ki, bilmediği, ihtiyârsız olarak ona sevk olunuyordu. Bir hiss-i kablelvukù ile o nûrânî hakîkati bir maddî sûrette arıyordu.

Sonra, o hakîkatin maddî ciheti dahi vücuda gelmeye başladı. Sultan Reşad, on dokuz bin altın lirayı Van’da temeli atılan o Medresetü’z-Zehrâ’ya verdi, temel atıldı. Fakat sâbık Harb-i Umûmi çıktı, geri kaldı. Beş altı sene sonra Ankara’ya gittim, yine o hakîkate çalıştım. İki yüz mebustan yüz altmış üç mebusun imzalarıyla, o medresemize yüz elli bin banknot iblâğ ederek, o tahsisât kabul edildi. Fakat binler teessüf, medreseler kapandı, onlar ile uyuşamadım, yine geri kaldı. Fakat Cenâb-ı Erhamürrâhimîn, o medresenin mânevî hüviyetini Isparta vilâyetinde tesis etti; Risâle-i Nur’u tecessüm ettirdi. İnşaallah, istikbâlde Risâle-i Nur şâkirtleri o âlî hakîkatin maddî sûretini de tesis etmeye muvaffak olacaklar.

Eski Said’in İttihâd-ı Terakkî komitesine şiddet-i muhâlefetiyle beraber, onların hükûmetine ve bilhassa orduya karşı tarafgirâne yüksek takdirâtı ve iltizamları ise, bir hiss-i kablelvukù ile, yağı içinde bulunan o cemâat-i askeriyede ve o cemiyet-i milliyede bir milyona yakın evliyâ mertebesinde olan şühedâyı altı yedi sene sonra tezâhür edeceğini hissetmiş, ihtiyârsız olarak meşrebine muhâlif, onlara dört sene tarafgir bulunmuş. Sâbık Harb-i Umûmî çalkamasıyla, o mübârek yağı alındı, yağı alınmış bir ayrana döndü. Yeni Said dahi Eski Said’e muhâlefet edip, mücâhedesine döndü.” [14]

Bir kere buradaki “Eski Said’in o zamandaki inkılâptan ve o muhitten ve tesirât-ı hâriciyeden neş’et eden bir hâlet-i rûhiye ile yazdığı bu gibi eserlerinde hatîat var” tesbitinin altının çizilmesi gerekiyor.

Üstad, burada zımnen ya da sarahaten eserin kaleme alındığı dönemdeki konjonktürden etkilendiğini ifade ediyor.

Ki bu, bizce de gayet doğaldır.

Rıhle Dergisi’nin 8. sayısında Emin Saraç Hoca ile yapılan söyleşide, Bediüzzaman’ın Abdülhamid ile ilgili tutumundan belli ölçüde nedâmet ettiği ve hafîdesine bunu izhar ettiğine değiniliyor.

Bunlar olabilir. Havas da avam gibi hata edebilir. Hatasından nedâmet edebilir. Bunu, Üstad’ın Abdülhamid’le olan diyaloğu için söylemiyoruz; genel bir çerçeve çiziyoruz. Yoksa Abdülhamid cennetmekân meselesinin konumuz hârici olan başka boyutları da var.

Ama genel anlamda 20. asrın başında devrin âlimlerinin o zamanki cârî söylemden bir şekilde etkilenmiş olmaları da muhal olmasa gerek.

“Özgürlük, meşrûtiyet, istibdat karşıtlığı” gibi vurguların öne çıktığı bir dönemden söz ediyoruz.

İşte Bediüzzaman ilk olarak, ehl-i imanın ümitsizliğine mânî olmak, o bedbinliği yıkmak için çevresindekilere bir nurun istikbalde ışıldadığından söz ediyor.

Bu nuru başta hürriyet inkılabındaki siyaset daireleri ile ilintilendiriyor fakat daha sonradan bunun Risale-i Nur’la iman kurtarma faaliyetlerine, yani bir imânî intibaha işaret olduğunu anlıyor.

Aynı şekilde hissettiği istibdâdın zayıf bir gölgesini asıl zannettiğini ama bu öngörüsünde yanıldığını da açık yüreklilikle ifade ediyor.

Bunun gibi Ermenilerle alâkalı aşiret reisleriyle yaptığı ve Münazarat’ta yer alan mülâkatlarda da Bediüzzaman’ın Şer’i Şerîf’e mugâyir bir beyanının olmadığı görülüyor.

Ermeni çeteleriyle yaka paça olmuş, onların zulümlerini açıkça dile getirmiş Üstad, Doğu’da Kürt aşiretlerini ziyaretinde, asırlarca bu coğrafyada Kürtlerle Ermenilerin birlikte yaşadığı bilinciyle hareket ediyordu.

Ermenilerin Batı ile aynı dini paylaşması hasebiyle terakkiden nasiplerini almaları, ancak Osmanlı Devleti’nce yeteri kadar sahiplenilmeyen ve geri kalan Kürtlerin, Ermenilerin dûnunda kalmaları, Bediüzzaman’ı endişelendiriyordu. Nitekim Abdülhamid cennetmekâna sunduğu bir dilekçe de bu durumu âşikâr kılar: [15]

“Eskiden beri her bir vecihle Ekradın madûnunda bulunanlar, bu gün onların hâl-ı tevakkufta kalmalarından isti¬fade ediliyor. Bu ise ehl-i hamiyyeti düşündürüyor. Ve bu üç nokta Kürtler için müstakbelde bir darbe-i müthişe hazırlıyor gibi ehl-i bâsîreti dağidar etmiştir.” (Asar-ı Bediyye sh: 466)

Bu çerçevede aşiret önde gelenleri ile aralarında şu tür muhâvereler geçer:

Sual: Pekâlâ, kabul ettik ki hürriyet iyidir, güzeldir. Fakat şu Rum ve Ermenilerin hürriyeti çirkin görünüyor, bizi düşündürür. Reyin nedir?

Cevap: Evvelâ: Onların hürriyeti, onlara zulmetmemek ve rahat bırakmaktır. Bu ise, şer’îdir. Bundan fazlası, sizin fenalığınıza, divaneliğinize karşı bir tecavüzleridir, cehaletinizden bir istifadeleridir.

Sual: Gayr-ı müslimlerle nasıl müsavi olacağız?

Cevap: Müsavat ise, fazilet ve şerefte değildir, hukuktadır. Hukukta ise şah ve gedâ birdir. Acaba bir şeriat, “karıncaya bilerek ayak basmayınız” dese, tâzibinden men etse, nasıl benî Âdem’in hukukunu ihmâl eder? Kellâ… Biz imtisal etmedik. Evet, İmam-ı Ali’nin (r.a.) âdî bir Yahudi ile muhakemesi ve medâr-ı fahriniz olan Salâhaddin-i Eyyûbî’nin miskin bir Hıristiyan ile mürafaası, sizin şu yanlışınızı tashih eder zannederim.

Sual: “Ermeniler zimmîdirler. Ehl-i zimmet, zimmettarlarıyla nasıl müsâvi olur?”

Cevap: Kendimizi dev aynasında görmemeliyiz. Kabahat bizde. Tamamen zimmetimize alamadık, bihakkın adalet-i şeriatı gösteremedik. Şeriat dairesinde, hukuklarını istibdadın sünnet-i seyyiesiyle muhâfaza edemedik; sonra da istedik, kuvvetimiz kalmadı. Ben şimdi Ermenilere bir nev’i zimmî-i muâhid nazarıyla bakıyorum. [16]

Bu ve burada yer vermediğimiz benzeri konuşmalarda, Üstad’ın, zimmîlerle münasebetler hususunda genel Şer’î çerçevenin dışına çıkmadığı, sadece devrin şartlarının etkisiyle belli hususlarda daha esnek bir tutum takındığı, belki bir anlamda kavmiyetçilik cereyanının etkisiyle o coğrafyada dökülecek kanı önceden sezerek önlem almaya çalıştığı ifade edilebilir.

Her sözü söylendiği şartlarda değerlendirmek zorundayız. Asırlarca millet-i sâdıka olarak Osmanlı hükümranlığında yaşamış bir milleti, bir anda isyankâr konuma ne sürüklemişti acaba?

Mâlûmdur tarihte bir sürü Alevî –ki aslen Türk ırkına mensuplardır- isyanı olduğu halde (Celâlî isyanları) tarihin kaydettiği bir tek Ermeni isyanı yoktur 19. yüzyıla kadar.

Ermenileri bu âsiliğe teşvik eden, onları iğfal eden birileri vardır.

“Hem acaba, eskiden beri bu vatan ve millete zarar niyetiyle, Avrupa’nın dinsiz komiteleri hesabına ve Rum, Ermeniler cemiyeti vasıtasıyla dinsizlik ve ihtilâf ve fesat tohumlarını saçan mülhidlere karşı müdafaat-ı ilmiyem, hangi suretle hükûmet aleyhine alınıyor?” [17]

İşte Bediüzzaman, Ermenileri bu tür şer mihrakların kucağına itecek kuru ve mesnedsiz bir düşmanlığı ortadan kaldırmaya çalışmış, izzet-i İslâmîyeyi muhafaza kaydıyla ve şer’î prensipler çerçevesinde bir irtibat kurmanın meşrû olacağından söz etmiştir.

Yoksa kendisinin Ermeni çetelerinin yaptığı katliamları eserlerinde dillendirdiği, onlarla sıcak çatışmalara girdiği, talebelerine ders verdiği medreselerde, kitaplarla tüfeklerin yan yana olduğu da herkesin bildiği gerçeklerdendir.

“Harb-i Umumîde Rusun esaretinden kurtulduktan sonra, İstanbul’da, iki üç sene Dârü’l-Hikmette, hizmet-i diniye beni orada durdurdu. Sonra, Kur’ân-ı Hakîmin irşadıyla ve Gavs-ı Âzamın himmetiyle ve ihtiyarlığın intibahıyla, İstanbul’daki hayat-ı medeniyeden usanç ve şâşaalı hayat-ı içtimaiyeden bir nefret geldi. Dâüssıla tabir edilen iştiyak-ı vatan hissi beni vatanıma sevk etti. Madem öleceğim, vatanımda öleyim diye Van’a gittim.

Herşeyden evvel, Van’da Horhor denilen medresemin ziyaretine gittim. Baktım ki, sair Van haneleri gibi onu da Rus istilâsında Ermeniler yakmışlardı. Van’ın meşhur kalesi ki, dağ gibi yekpare taştan ibarettir, benim medresem onun tam altında ve ona tam bitişiktir. Benim terk ettiğim yedi sekiz sene evvel, o medresemdeki hakikaten dost, kardeş, enîs talebelerimin hayalleri gözümün önüne geldi. O fedakâr arkadaşlarımın bir kısmı hakikî şehid, diğer bir kısmı da o musibet yüzünden mânevî şehid olarak vefat etmişlerdi.

Baktım ki, benim medresemin etrafındaki şehir içi, kale dibi mevkii, bütün baştan aşağıya kadar yandırılmış, tahrip edilmiş. Evvelki gördüğümden şimdiki gördüğüme, güya iki yüz sene sonra dünyaya gelip öyle hazîn nazarla baktım. O hanelerdeki adamların çoğuyla dost ve ahbap idim.” [18]

Aşağıdaki satırları da Ermeni mezâlimine tanık olan Üstad’ın tepkisini anlama adına okumakta yarar var: [19]

“Bediüzzaman Hazretlerinin Bitlis cephesinde esir düşmesini ve Ermenilerin durumunu haber veren bir bahis şöyledir:

“Eğer (ya Kürdî) deki (ya) şeddeli olsa bin üç yüz otuz bir (Miladi 1915 Mart 1916) eder ki, o tarihte Ermeni, Rus komitesinin canavarları her tarafta o “Kürdî” yi sardıkları ve katline çalıştıkları ve fakat muvaffak olamadıkları tarihe tam tamına tevafuk eder. ” (Sikke-i Tasdik-i Gaybî, Yirmi Sekizinci Lem’anın Birinci Meselesi)

Bu ifadeler beş sene evvel dostluk için el uzattığı Ermenilerin ne duruma geldiklerini nasıl canavarlaştıklarının ve bu vatana nasıl ihanet ettiklerinin tevil edilemez belgesidir.

1916 Martında Bitlis Cephesinde Ruslarla çatışırken Bitlis şehri Ermeni çeteler ve Rus askerleri tarafından sükût ettirilerek işgal edildiği günde esir alınıp Sibirya’ya doğru götürüldüğü esir düşme hadisesini Molla Münevver isimli talebesi şöyle anlatır:

“Üstâd bir ara Abdulvahhab isimli bir arkadaşımıza: “Sen çeviksin, fırla git ve teslim ol. Ermenilerin eline geçme. Biz de sonra teslim oluruz.” dedi. Arkadaşımız Abdulvahhab öyle yaptı, gitti. Az sonra da Ruslar geldiler, bizi alıp kumandanlarının bulunduğu yere götürdüler. Kumandan Türkçe bilmediğinden, Ermenilerden bir tercüman getirdiler. Arkadaşımız Abdulvahhab da biraz Rusça biliyordu. Ermeni tercümanın, Üstâd’ın sözlerini yanlış aktardığını Üstâd’a bildirdi. Bunun üzerine Üstâd hiddetlendi ve Müslüman bir tercümanın getirilmesini istedi. Az sonra Tatarlardan bir tercüman getirdiler. Rus Kumandan’ı Üstâd’a: “Siz tanınmış ve nüfuzlu bir kumandansınız. Aşiretlere birer mektup yazarak, gelip silahlarını teslim etmelerini bildirin. Anlaşma yapalım, yine buraları onlara bırakıp gideriz” deyince, Üstâd cevaben: “Siz evvela Ermenilerin silâhlarını toplayın, onlar bizim himayemize girsinler. O zaman sizinle anlaşırız.” dedi. Rus kumandanı: “Bitlis ve Muş civarında otuz beş bin silahlı Ermeni var. Bunların hepsinin silâhlarını toplamak imkânsızdır” dedi. Üstâd bu söze daha çok hiddetlenerek: “Biz bunlara bu kadar hürriyet verdiğimiz halde, başımıza bu felâketi getirdiler. Çoluk çocuk demeden katliamlar yaptılar, geri kalan insanları da çeşitli desiselerle onlara kırdırmak mı istiyorsunuz?.. Dağ taş, senin askerinle dolsa da, bundan sonra Delikli Taş’ı geçemiyeceksiniz!” dedi.” (Mufassal Tarihçe-i Hayat sh: 386)”

$Netice-i kelâm

Bediüzzaman merhum, yaşadığı dönemde, hayatı ve eserleri ile İslâm’ın, ahkâmının ve akâidinin yılmaz savunuculuğunu yapmış, Ehl-i Sünnet âlimlere muhalefet etmemiş, Şer’î Şerîf’e bağlı kalmış ve muakkiplerine sahih bir dinî miras bırakmıştır.

Onun eserlerinde kendisinin de bizzat nedâmetini izhâr ettiği hususlar olabileceğini, devrin şartları çerçevesinde verdiği bazı hükümleri daha sonra tâdil ettiği alanlar bulunabileceğini nazar-ı itibara almak ve eserlerine bütüncül bir bakışla atf-ı nazar etmek durumundayız.

Cımbızlama yapılmadığında, mücmel ifadeler, mufassal izahlarla beraber okunduğunda, karşımıza çıkanın, hayatı mücadele ile geçmiş ve küfürle yaka paça olmuş bir Ehl-i Sünnet âlimi olduğunu göreceğiz.

Bediüzzaman’ın tenkide tâbi tutulduğu hususlar elbette bunlarla sınırlı değil.

Gerek ona yanlış bir şekilde atfedilen, gerekse yanlış algılanan başka noktalar da var.

Bunları bütün olarak başka bir çalışmada ele almayı ümid ediyoruz.

Dipnotlar

[1] Kastamonu Lahikası’ndaki bir mektubu nazara verip, o mektubta yer almayan ifadeleri Üstad’a aitmiş gibi gösteren ve dağıttıkları CD’lerle insaf sınırlarını zorlayan iftiralara soyunanlara bir atıf…

[2] Risale-i Nur Külliyatı’ndan Muhâkemat; Birinci Makale; Unsuru’l Hakikat

[3] Risale-i Nur Külliyatı’ndan Lem’alar; On yedinci Lem’a; Yedinci Nota

[4] Risale-i Nur Külliyatı’ndan Emirdağ Lahikası-II; 74. Mektub

[5] Risale-i Nur Külliyatı’ndan Kastamonu Lahikası; 16. Mektub

[6] Bkz: Kastamonu Lahikası 13. Mektub 2. Mesele; Emirdağ Lahikası-II 151. Mektub

[7] Risale-i Nur Külliyatı’ndan Kastamonu Lahikası; 76. Mektub

[8] Ehl-i sünnet âlimleri gayr-i Müslimlerin çocukları hakkında farklı görüşlere sahiptir. Bunları özetleyelim.

Birincisi: Bir grup âlimler (Mu’tezile, Hanbeliler ve Malikilerin mütebahhirin ulemasının da içinde bulunduğu önemli bir Müslüman âlimler topluluğu), bu çocukların ehl-i cennet olduklarını kabul ve kendilerine ispat etmişlerdir. Bu konuda onların görüşlerini destekleyecek çok sayıda hadisler vardır. Ancak bir tanesi önemlidir: Enes İbn Malik’ten nakledildiğine göre, Hz. Peygamber’e Müşriklerin çocuklarından sorulmuş ve cevap olarak şunu ifade etmiştir: ‘Onlar cennet ehlinin hizmetkârlarıdırlar.’

İkincisi: Bir kısım İslam âlimleri ise onların babalarına tabi olduklarını ileri sürmüşler ve bu konudaki bazı hadisleri delil olarak getirmişlerdir. Hz. Aişe’nin naklettiği şu hadis bunların başında gelmektedir: ‘Müşriklerin çocukları babaları ile birliktedir.’ Bu, yoruma muhtaç bir hadistir. Israrlı sorular üzerine Resulullah bir seferinde ‘Allah onların amellerini ve hallerini herkesten daha iyi bilir’ buyurmuştur.

Üçüncüsü: Bu konuda kesin bir hükme varmayıp meseleyi Allah’ın iradesine bırakmaktır (tevakkuf). İmam-ı A’zam başta olmak üzere çoğu âlimler bu kanaattedirler. Bu konudaki en önemli dayanak İbn-i Abbas hadisidir. ‘Allah onların amellerini ve hallerini herkesten daha iyi bilir’.

Bu arada bazı âlimler bunların toprak olacaklarını beyan etseler de çoğunluk âlimler yukarıda saydığımız görüşlerden birini tercih etmişlerdir.

(http://www.habervaktim.com/yazar/20995/risale_i_nura_yapilan_bazi_itirazlar_ve_ilmi_cevaplari_3.html)

[9] Risale-i Nur Külliyatı’ndan Mektubat; 28. Mektub 8. Mesele

[10] er-Râzî merhum, Gaşiye Suresi’ni tefsir ederken, Cehennem ehlinin içeceklerine temas edilen yerde, konumuzla ilgili şu ifadeleri kullanmaktadır:

“Burada şöyle birkaç soru sorulabilir:

“Birinci Soru: Cenâb-ı Hak, Hakka Sûresi’nde, “Onun için bugün burada kendisine, hiçbir yakın dost yoktur. ”Gislîn” (irin)den başka yiyecek de yoktur” (Hakka, 69/35-36) buyurmuş, burada ise, “Onlar için “dari’ dikeninden başka yiyecek yoktur” buyurmuştur. Halbuki “darî”, “gislîn”den başkadır?

“Buna da iki bakımdan cevap verilir:

1) Cehennem, tabaka tabakadır. Ehl-i cehennemin, bir kısmının yiyeceği, zakkum; bir kısmınınki “gislîn”, bir kısmınınki de darî (diken)dir. Aynen bunun gibi bir kısmının içeceği “hamım”, bir kısmınınki ise, “sadîd”dir. Çünkü, “O (cehennemin) yedi kapısı, her kapının birer payı var” (Hicr, 15/44)

2) “Gislîn’in, “dari’den olması ve bunun böylece, bir kimsenin, “Koyunlardan başka yiyeceğim” yok deyip, sonra da “Sütten başka yiyeceğim yok” demesi gibi olması da muhtemeldir. Bu iki sözde bir çelişki yoktur. Çünkü süt, koyundandır.” (Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 23/97-98.)

Ayrıca Nu’man İbn Beşir (r.a) anlatıyor: Resulullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki:

“Cehennemliklerin azab cihetiyle en hafif olanı, ayağında ateşten bir nalın ve nalın bağı olan kimsedir ki, ayağındakiler sebebiyle, tıpkı tencerenin kaynaması gibi, başında dimağı kaynar. Öyle tahammülfersa bir azab duyar ki, azabca insanların en hafifi olduğu halde, kendisinden şiddetli azab çeken olmadığını zanneder.” (Buhârî, Rikak 8; Müslim, İman 363; Tirmizî Cehennem 12)

[11] Risale-i Nur Külliyatı’ndan Mektubat; 26. Mektub 4. Mebhas 5. Mesele

[12] Risale-i Nur Külliyatı’ndan Kastamonu Lahikası; 46. Mektub

[13] http://www.risalehaber.com/author_article_detail.php?id=7494

[14] Risale-i Nur Külliyatı’ndan Kastamonu Lahikası; 49. Mektub

[15] http://www.ittihad.com.tr/index.php?Itemid=30&id=12&option=com_content&task=view

[16] Risale-i Nur Külliyatı’ndan Münâzarat; Sualler ve Cevaplar

[17] Tarihçe-i Hayat; Eskişehir Hayatı s. 312

[18] Risale-i Nur Külliyatı’ndan Lem’alar; 26. Lem’a 13. Rica

[19] http://www.ittihad.com.tr/index.php?Itemid=30&id=12&option=com_content&task=view