Üslȗbumuza Yönelik Eleştirilere Dair

BURAK ERTÜRK                                                              14.02.2011

Birtakım okur mesajları alıyoruz. Üslȗbumuzun haşin, tavrımızın dışlayıcı, yaklaşımımızın toleranssız olduğundan yakınan iman kardeşlerimize ait iletiler bunlar…

Kimler yok ki aralarında:

Bizi ‘Ehl-i Sünnet jandarmalığı’ yapmakla suçlayanlar…

Sadece kendimizi ve kendimiz gibi düşünenleri doğru, gayrısının duruşunu yanlış bellediğimizi öne sürenler…

Hakikati tekelimize almışçasına ‘caka sattığımızdan’ sızlananlar…

“Sadece siz misiniz kardeşim Ehl-i Sünnet olan?” türünden, ‘kontra’ suallere gönül eğdirenler…

“Karanlığa söveceğine bir mum da sen yak!” formatına yaslanıp, “Eleştirdikleriniz iş yaparken, siz sadece ahkȃm kesiyorsunuz!” tarzında iğneleyici metinler kaleme alanlar…

“Devam edin, devam edin! Hȃriçten gazel okumaya, oturduğunuz yerden millete akıl vermeye, her önünüze geleni bid’atçi, sapkın vs. göstermeye devam edin! Bu ümmet, sizin gibi marjinal unsurları da bağrında eritip hizaya sokar birgün!” modunda ‘müstehzȋ’ göndermelerde bulunanlar…

Ve daha başkaları…

İşbu mesajları kaleme alanların kahir ekseriyeti samimi, imanlarını ciddiye alan insanlar…

Bizim ‘bozgunculuk’ yaptığımıza, ‘fitne ateşini körüklediğimize’ inanıyorlar.

İçlerinden, ȃhiretimiz adına kaygı duyanlar olduğunu da satır aralarından okuyabiliyorum.

Bizim yaptığımız tarzda tenkidin, yapıcı değil yıkıcı olduğunu; insanları ve bazı dinȋ grupları karalamayı itiyȃd edindiğimizi; amacımızın ‘üzüm yemek olmadığını’ düşünüyorlar.

Kendi adıma, bir mü’minin yüreğinden sȃdır olmuş ve şahsıma yönelmiş her ikazı ciddiye alıyor, tenkide konu hususlarda kendimi bir kez daha muhasebeye tȃbi tutmaya gayret ediyorum.

Meseleye onların baktığı açıdan bakmaya çalışıyor, muhtemel ve vȃki yanlışlarımı izȃle etmenin yollarını arıyorum.

“Hakikati tekeline almış olmak”, “‘öteki’ ilȃn edip yaftaladığı sȃir mü’minleri ademe mahkȗm etmek”, “ehl-i dinin yanlışlarını serrişte ederek prim yapmak” türü terkip ve eylemlerden de Allah’a sığınırım.

Bu meyanda, mezkȗr mesaj sahiplerine ve benzer düşünceler taşıyan kardeşlerime üslȗbumuza dair bazı hususları açıklamam gerektiğini düşünüyorum. Bu mesele ile ilgili başlıca mülȃhazalarım şunlardır:

  1. Üslȗbumuza, baskın bir huşȗnetin hȃkim olduğunu düşünenler tesbitlerinde haklı iseler, bunu, meydanın bu ölçüde nȃehillere kalmış olmasından duyduğumuz ızdıraba versinler. Elbette bu yargıdan, kendimizi ehil gördüğümüz ve var olan ehil insanları görmezden geldiğimiz neticesi çıkmaz. Kendimizi ehil görüyor değiliz; çünkü kimseyi kendi yolumuza, kendi yanımıza, kendi doğrumuza çağırmıyoruz. Ehl-i Sünnet yolunu şehrah hȃline getirmiş, ilmȋ emanet ve namusta zirve yapmış, seleflerinden tevȃrüs ettikleri kutlu mirası gelecek nesillere bir kuyumcu titizliğiyle intikal ettirmiş mezhep imamlarımızın yoluna çağırıyoruz. Zihinlerin bu ölçüde bulanık, kafaların bu kertede karışık olduğu şu ȃhir zaman uğrağında, dinde yeni icadlar çıkarmanın, üzerlerinde asırlardır ittifak edilmiş hükümleri modern merceklerle bir kez daha masaya yatırmanın, türlü hal ve sözlerle ‘bizden öncekilerin bu dini yanlış anladığını’ ȋmȃ etmenin, redd-i mirası din algısının zemini hȃline getirmenin, Hak Din’e ve bu ümmete ihanet olduğunu iddia ediyoruz. Herkesin kendi önderini asrın kutbu, çağın imamı, evliyȃların şȃhı vs. saydığı bu keşmekeş çağında, ümmeti şahsına çağıran, yeni çığırlar açan, indȋ mülȃhazalarını içtihad diye pazarlayan nȃehillere karşı ehl-i imanı teyakkuza çağırıyoruz. Ehil insanları görmüyor da değiliz; sorunumuz, çevremizde gerçek Hak dostlarının ve hakiki ilim erbȃbının bulunmaması değil; modern zihinlere sevimli gelecek tarzda hakikati eğip büken ve bizimle aynı safta durduğunu söylediği halde itikȃdımızın içini boşaltan nevzuhur tiplerin sesinin daha çok çıkmasıdır. İnsanlar, icmȃ müessesesini yok sayanlardan, hadislerin itikȃda konu olmadığını söyleyenlerden, tevȃrüs ettiği mirasa sahip çıkan ve yeni icadlara prim vermeyenleri ‘mezhep holiganlığı’ yapmakla ithȃm edenlerden, Kur’ȃn’ı tarihsel, hadisleri tekinsiz sayanlardan, hakikati izȃfȋleştirip İslȃm’ı sȃir bȃtıl inanç pozisyonları ile aynı düzleme yerleştirenlerden din öğreniyor. Elimiz kolumuz bağlı oturalım mı?
  2. Modern tasallut bünyede öylesine müessirdir ki; İslȃm dünyasının zȃhirȋ geri kalmışlığının “İslȃm’ın kendisinden olmasa bile, seleflerimizin din algısından kaynaklandığı” zokasını bize yutturanlar, hayat tasavvurumuzdan, tarz-ı telebbüsümüze, dünya-ukbȃ algımızdan, inanca dair kodlarımıza kadar, ‘bizim’ dediğimiz hemen her olguyu bir kez daha masaya yatırmamız gerektiğine bizi inandırdılar. Bu uğurda, ithal terminolojileri bile sahiplenmiş olmamız, mȃruz kaldığımız tahribatın boyutları hakkında yeterince fikir veriyor. Sağınıza solunuza bakınız: Kendi aidiyetleri ve değer yargıları üzerinde ȋmȃl-i fikirde bulunurken dahi, bȃtıl bir dünya görüşünün kavram haritasını araçsallaştırmakta beis görmeyen mütedeyyin fikir erbȃbına tanıklık edeceksiniz. Bundan ne çıkar demeyiniz. Yaşadığımız buhranın temel sebebi, kendi değerlerinden utanan ve yıkılası bir uygarlığın terakki şuȃlarıyla gözleri kamaştığı için hedef tahtasına inancını oturtan sözüm ona aydın makulenin, bȃtıl bir zeminde müsteşrik ağzıyla fikrȋ patinaj yapıyor olmasıdır. Müslümanların kavram dünyasını yerinden oynatanlar, bizi, “şȗra”nın demokrasi, milletin imanına kasteden idarecilerin “ulu’l emr”, içtihadın “görüş”, “Dinde zorlama yoktur”un “fikir özgürlüğü” olduğuna ikna ettiler. Sonuçta hukuku’l ibȃdı temini üst çıta olarak benimsediği halde Hukukullah’ı gündeminden çıkaran, ahkȃmsız ve muȃmelatsız bir din algısına demir atan, izzet-zillet denkleminde Hak ile bȃtılın yerini şaşıran, icad ettiği sun’ȋ, sade suya tirit ve liberal soslu anlayışı din olarak sahiplenen, dinin devlet talebi olmadığı balonuna kucak açan, egemenlerin uygun gördüğü düzeyde bir İslȃmȋ hayatın (!) yaygınlaşmasını, ehl-i dinin fütuhatı olarak okuyan bir müslüman profili ivme kazandı. Özümüze dönmediğimiz, bȃtılın muzafferiyetinin suyun üzerindeki köpük gibi muvakkat olduğunu ıskaladığımız, inancımızın bizi üstün kıldığı gerçeğinden yüz geri ettiğimiz, her yenilginin kaybetmek olmadığından sarf-ı nazar ettiğimiz, “yenilgi yenilgi büyüyen zaferler”i yok saydığımız sürece, idbȃrımız ikbȃle dönmeyecek. Bu yaşlı gezegen ve yolcuları, sadece ve sadece İslȃm’ın sancağının gölgesinde huzur soluklayabildiler. Burayı ve öteyi, Hak Din’in dışında mȃmur edecek bir nizam yok. Ya buna iman edecek, saman alevi gibi parlayan bȃtılın ateşinin çok geçmeden söneceğine inanacağız; ya da ‘kurulu düzen’de söz sahibi olma hülyasıyla metamorfoz geçirecek, birilerinin kasten önümüzü açmasını kendi başarımız olarak alkışlayıp, sahte muzafferiyet türküleri söyleyeceğiz. Şunu kafamıza iyice sokmanın vakti geldi de geçiyor: İslȃm’ın ahkȃmını hayata hayat kılmadığımız ve bu hedeften sarf-ı nazar ettiğimiz halde, sözümüz daha çok dinlenmeye, adımız daha çok anılmaya, masada bize de yer açılmaya, iktidarımız perçinlenmeye başlanmışsa, bu işte mutlaka bir ‘iş’ vardır. Ve işbu hüküm aslȃ bir komplo teorisi değil; bilakis, kadim iman-küfür karşıtlığının tabiȋ neticesi olan en yalın hakikattir.
  3. Ehl-i Sünnet’e dönük vurguları abartılı bulanlar, bu atıfları, teorik bir takım fıkhȋ hükümlerin tebdil edilmemesi yönündeki çabadan ibaret sanıyor olabilirler mi? Evet Ehl-i Sünnet dairesindeki bir mü’min, mestler üzerine nasıl meshedeceğinden, setr-i avretin inceliklerine dair hükümlere; nikȃha dair kaidelerden, şefaat bahsine; tevessülden tutun da ukubata ve bunun gibi sayısız meselede müçtehid imamları taklid eder ve hayatına yön verir ama ‘Ehl-i Sünnet olmak’ elbette ki çok daha şümullü bir keyfiyettir. Hayatın her ünitesine ve alanına dair ahkȃm vȃz eden bir dinin mübelliğinin ümmetine telkin ettiği her hususu O’nun (aleyhissalȃtuvesselȃm) aktardığı gibi bellemek, eşyȃ ve hȃdisatı bu perspektiften okuyup ona göre amel etmektir Ehl-i Sünnet olmak… Ehl-i Sünnet olmak bir duruş belirlemektir. Vahyin ilk muhatabı olan Elçi’den (aleyhissalȃtuvesselȃm), yani o dupduru kaynaktan İlȃhȋ mesajı alıp, arkadan gelenlere sistemli bir müdevvenat bırakarak tevdȋ eden o kutlu silsileye, emȃnette emin seleflere ittibȃ etmektir. Ehl-i Sünnet, fırkalardan bir fırka değildir; İslȃm’ı aslına muvȃfık olarak bilmenin yegȃne yoludur. Onu belli fıkhȋ hükümler üzerinde mübalağalı bir ısrar faaliyeti olarak lȃnse edenler, üzerimize ȃrız olmuş bu mezelletin, Ehl-i Sünnet mefhumunun içini tam dolduramamış olmamızla çok yakından alȃkalı olduğunu görmüyorlar mı? Bugün küfür karşısında takındığımız ‘özür dileyici’ tutumun; cihad algısının içini boşaltmış olmamızın; tesettür söz konusu olduğunda görmezden gelinemeyecek raddeye ulaşmış bulunan gevşekliğimizin; sokağımızın, müslümanlığın tezȃhürlerinden tümüyle yoksun hȃle gelişinin; şeȃir hususundaki lȃkaytlığımızın; istikamet üzere olma mevzuunda, kadim İslȃm toplumlarıyla aramızdaki makasın bu denli açılmış olmasının ve bunlar gibi daha birçok hayatȋ meseledeki bakış bulanıklığımızın, Ehl-i Sünnet’i bir duruş, bir hayat tarzı olarak içselleştirememiş olmamız dışında bir izahı var mıdır? Biz Ehl-i Sünnet dedikçe, bizi geçmişe takılı kalmakla suçlayanlar, en cüz’ȋ hususlardan tutunuz, en küllȋ meselelere kadar, tevȃrüs ettiğimiz her hükmü, bu asrın gözlüğüyle tekrar ele almamız ve yeniden yorumlamamız gerektiğini söylüyorlardı. Ve ne yazık ki aralanan kapı sonuna kadar açıldı. Bediüzzaman’ın “Nasıl ki kışta, fırtınaların şiddetli olduğu bir vakitte, dar delikler dahi seddedilir; yeni kapıları açmak, hiçbir cihetle kâr-ı akıl değil. Hem nasıl ki büyük bir selin hücumunda, tamir için duvarlarda delikler açmak, gark olmaya vesiledir. Öyle de, şu münkerat zamanında ve âdât-ı ecânibin istilâsı ânında ve bid’aların kesreti vaktinde ve dalâletin tahribatı hengâmında, içtihad namıyla, kasr-ı İslâmiyetten yeni kapılar açıp, duvarlarından muharriplerin girmesine vesile olacak delikler açmak, İslâmiyete cinayettir.” demek suretiyle nesl-i ȃtiyi ikaz ettiği feryȃdı duyulmadı. ‘El atılmadık’ hüküm, ‘kurcalanmadık’ fetva, ‘didiklenmedik’ düstur bırakılmadı. Güya dini çağa göre yorumlayacak ve müslümanların önünü açacaklardı! Netice ortadadır! Peki, olan hangisidir: Gerçekten her Allah’ın günü söyleyip durdukları gibi Hak Din’e olan teveccüh mü artmaktadır; yoksa modern ezberlerimize ilişmeyen ve kendi icadımız olan din algısına sahip ehl-i din safları mı sıklaştırmaktadır?
  4. Herhangi bir zümre ve şahsı tenkid ederken kişiliği hedef almak, kul ile Rabbi arasında kalması lȃzım gelen sürçmeleri ifşȃ ederek haysiyet cellâtlığına soyunmak nasıl çirkin bir tavırsa, eleştiriye muhatap unsurun yaptığı iyi şeyleri görmemek de kadirnȃşinaslıktır. Bunların dillendirilmesi, yapılan hayırların ilȃnı da önemlidir. Bizim bu konuda yetersiz olduğumuz iddiası ise tümüyle mesnedsiz değildir. Tenkidin ağırlıklı, senȃnın azınlıkta oluşunun iki mühim sebebi var: Birincisi, bu göz önündeki cemaat, dernek, grup ve şahısların ellerinde fazlasıyla imkȃn mevcut. Basında etkinler, televizyonlarda boy gösteriyorlar, sayısını bilmediğimiz çoklukta mevkuteleri var. Yapılan güzel işleri alkışlayan ve takdir eden yeteri kadar etkili isim de var. Bizim cılız sesimize zaten ihtiyaçları yok. Hem bunca ‘zafer türküsü’ne birkaç ‘müteyakkız olalım’ çağrısının eşlik etmesinde ne mahzur var ki? Ona da ihtiyaç var. İkinci sebep ise daha önemli: Küresel güç unsurları, hepimizin gördüğü üzere konsept değiştirdiler. İslȃm’ı yok etmeye kilitlenmiş rotalarını, -bunu başaramayacaklarını anlayınca- İslȃm’ı ehlileştirme istikametine çevirdiler. Türkiye’de göz önünde cereyan eden çeteleri tasfiye operasyonlarının, egemen unsurların işbu yeni konsept çerçevesinde ‘katı laik’ yerli partnerlerle iş tutmaktan vazgeçme gibi bir boyutu da var. Liberal değerlerin terviç edildiği bu yeni vetirede, müslümanlar üzerinde yürütülen sinsi proje farklı bir boyuta taşındı: Yapmaya çalıştıkları şey, ibadetin önündeki engelleri kaldırarak, dinin muȃmelȃt ve ahkȃm kanadını zayıflatmak… İbadet sahasında hareket alanı genişleyen ama mü’mince duruşun temeli olan ahkȃm-muȃmelȃt boyutunda güdük kalmış bir müslüman prototipine vücut vermek… Bir başka deyişle, ahkȃmı ve muȃmelȃtı, ibadet hatırına kurban ettirmek… “Bakın işte istediğiniz ibadeti yapıyorsunuz” mesajı üzerinden, müslümanları önlerinin açıldığına, artık eskisi gibi kısıtlanmadıklarına ikna etmek… Böylece İslȃmȋ gerilimi düşürmek… Üstelik ibadet özgürlüğüne dair açılımların yaşandığı bir vasatta, hȃlȃ ahkȃm ve muȃmelȃt sahasında ‘direnen’ mü’minleri, ‘suyu bulandırmak’la, gereksiz yere ortamı germekle suçlayabilmek… Bu meyanda ittihadımızı zedeleyip, ehl-i iman arasına fitne sokmak… İşte bizce film burada kopuyor. Kaşıkla verip kepçeyle alıyorlar. Biz de belki bu yüzden, kepçeyle kaybedip dururken, kaşıkla kazanmış olmayı her zaman yazı konusu yapmıyoruz.
  5. Bir de, bize ‘marjinal’ diyenler bir noktada haklılar! Değerlerin altüst olduğu bir çağda yaşıyoruz ya, işbu marjinallik ithȃmı da bundan nasiplenmiş vaziyette. Ana omurgayı oluşturması gerekenler marjinal, marjinal kalması gerekenler ise ana kütleyi oluşturuyor. Ne demek istediğimi basit bir misalle anlatayım: Geçen yazıda da bahsettik; açıp herhangi bir fıkıh kitabını okuduğunuzda, namaz kılmayan müslüman kimseye uygulanacak müeyyidenin dört mezhep için de ufak usul farklılıkları dışında aynı olduğunu, esasta bir farklılık bulunmadığını müşahede edersiniz. Fakihler, namaz kılmayanın kendi hȃline bırakılmayacağı hususunda ittifak hȃlindedirler. Şimdi bugün çevremizde olan müslümanlara bunu sorduğumuzu düşünelim. Soruyu yönelttiklerimiz içinde avamdan insanlar da olsun; ilim sahibi şahıslar da… Ne cevap alırız sahiden? Müslümanların “Herkes kendi düşüncesini açıklayabilsin, kimse kimseye karışmasın!” türünden liberal tezlere rȃm olduğu ve eline geçirdiği meali okuyan her mübareğin kendinden menkul bir algıyla ‘dinde zorlama olmadığını’ diline pelesenk ettiği bir içtimȃȋ vasatta, kaçımız fakihlerin hükmüne muvȃfakat ederiz acaba? Kaçımız namaz kılmamayı, o çok sevdiğimiz özgürlük mefhumunun şümulüne dȃhil eder sizce? Bakın bu, ahkȃmın değil fiiliyatta, zihinlerde bile can çekiştiğini gösterir. Bir yanda bin dört yüz senedir bu işe ömrünü vermiş ehil insanların hükmü, diğer tarafta bugünün ‘her şeyin yolunda olduğunu söyleyen’, bizim olayı abarttığımızı savunan modern müslümanlarının hükmü… Kabul görme bȃbından değerlendirildiğinde hangisi marjinal kalıyor sizce? On dört asrın hükmünü marjinal; üç beş müsteşrikin, onların yerli mukallidlerinin ve ‘ayarttıkları’ insanların kabullerini merkezȋ kılmayı başaran bir projeden korkmakta haksız mıyız?