Umumî Kabule Mazhariyet

MURAT TÜRKER                                                              28.03.2007

Kitlelerin teveccühü ne ifade etmektedir? Veya kemiyet fazlalığının anlamı nedir? Sayısal çokluk neyin alâmetidir? Çok müntesibi olmak, bir dâvânın hakkaniyetine delâlet eden faktörlerden biri olabilir mi?

Bu sorulara başkalarını da eklemek mümkündür. Meseleye genel bir perspektif kazandırmak, farklı bakış açılarını da dikkate alan değerlendirmelerle sağlanabilir.

Bir kere Efendimiz (s.a.v), “Ümmetim yanlışta ittifak etmez” buyuruyor. Bu, Hakk’ın rızâsına muhalif bir tutumun, yaygınlık kazansa da, ümmet nezdinde genel kabul görme olasılığının olmadığını göstermektedir. Yani Rızây-ı Bâri’ye mugayir yaklaşımlara, bu ümmet içinden mutlaka muhalefet edenler olacaktır.

Efendimiz’in (s.a.v), ihtilafı rahmet olarak nitelendiren kutlu beyanlarına bir de bu zâviyeden bakılabilir. Yanlışta ittifak etmenin önüne geçilmesi, ihtilafın vücuduna vâbestedir. Mefhum-u muhalifinden yaklaşmak gerekirse, ihtilafın olmadığı bir fikrî vasatta, ‘yanlışta ittifak’ ihtimalinin tamamen ortadan kaldırılamayacağı izahtan vârestedir.

Bu bakımdan bir düşünce veya yordamın genel kabule mazhar olması, hakkaniyetine tek başına delil olamaz. Bu genel kabul elbette önemlidir; ancak tek başına ölçü değildir.

Bir başka deyişle, bir duruşun sıhhati, bağlılarının çokluğu ya da azlığına mutlak anlamda bağlı değildir. Sayıca az olduğu halde doğru yol üzere olanlar da vardır; sayıca çok olduğu halde yanlışa ömür adayanlar da.

Ümmetsiz peygamberler ya da râiyeti bir elin parmaklarını geçmeyecek kadar az olan elçiler (Allah’ın selâmı hepsinin üzerine olsun), insanlık tarihinin bir gerçeği olarak gözümüze çarpıyor. Onlar, hak bir dâvânın da mâkes bulamayabileceğinin en büyük delili olarak karşımızda durmuyorlar mı?

Hem iman edenlere düşen, beşerin uzun yolculuğunda, hep azınlık olmak değil midir? Yeryüzünde sayısal üstünlük, dâima, Hakk’ı temsil edenlerin rağmına, tuğyanın takipçilerinde olmamış mıdır?

Kur’an, iman edip sâlih amel işleyenleri ve Hakk’ı tutup kaldıranları ‘ekalli kalil/azların azı’ terkibiyle tavsif ederken, aldanan ve dünyaya meyleden gürûhu, ‘ekserun nâs/insanların çoğu’ tâbiriyle nazara veriyor.

“ Emrimiz gelip, tandırdan sular kaynamaya başlayınca, Nuh’a: ‘Her cinsten birer çifti ve aleyhine hükmedilmiş olanın dışında kalan çoluk çocuğunu ve inananları gemiye bindir’ dedik. Pek azı onunla beraber iman etmişti.” (Hud:40)

“ Ve bir vakit İsrailoğullarından şöyle söz almıştık: ‘Allah’tan başkasına tapmayacaksınız, ana-babaya, yakınlığı olanlara, öksüzlere ve bîçârelere de iyilik yapacaksınız. İnsanlara güzel söz söyleyin, namazı kılın, zekatı verin.’ Sonra pek azınız müstesna olmak üzere sözünüzden döndünüz, hala da dönüyorsunuz!” (Bakara:83)

“Musa’dan sonra İsrailoğullarının ileri gelenlerine baksana! Hani peygamberlerinden birine ‘Bize bir hükümdar gönder, Allah yolunda savaşalım’ dediler. O, ‘Ya üzerinize farz edilir de savaşmamazlık ederseniz?’ dedi. Onlar, ‘Neden Allah yolunda savaşmayalım? Yurtlarımızdan çıkarıldık; çocuklarımızdan ayrı bırakıldık’ dediler. Bunun üzerine savaş, kendilerine farz kılındığı zaman, pek azı dışındakiler dönüverdiler. Allah, o zalimleri bilir.” (Bakara:246)

“ Nice az topluluk, çok topluluğa, Allah’ın izniyle üstün gelmiştir; Allah sabredenlerle beraberdir.” (Bakara:249)

“ İçlerinden pek azı hariç, onlardan daima bir hainlik görürsün; yine de sen, onları affet ve aldırış etme! Allah, iyilik edenleri elbette sever.” (Mâide:13)

Yani kalabalık olmak, isabet kaydetmiş olmaya delil teşkil etmiyor.

Birileri ellerini gözleri üzerine siper ederek arkasında toplanan yığınlara bakıyor ve muhtemel mûterizleri, mevcut kalabalığı göstererek susturmaya çalışıyor.

Başka birileri de, nice hak sözü, söyleyenin destekçilerinin azlığını gündeme getirerek boğmaya yelteniyor.

Taraftar çokluğu, bu topraklarda çoktan beridir, bir koz olarak istimal ediliyor.

Azınlıktan doğru, çoğunluktan yanlış sâdır olabileceği ihtimali, bu coğrafyada nicedir ıskalanıyor.

Kalabalıktan tefâhür üretiliyor.

Hacı Bayram-ı Velî’nin ‘bir buçuk mürid’ kıssası, sohbetlere konu olduğu kadar icraatları şekillendirmiyor.

Kemiyet-keyfiyet denkleminde keyfiyeti öne çıkaran konuşmalara mukabil, denge, iş icraat safhasına geldiğinde kemiyet lehine bozuluveriyor.

Sayısal üstünlüğün yedeğinde rehâvete yelken açanlar, bağlılarının sadakat derecelerini acaba ne kadar göz önünde bulunduruyor?

Küçük bir muhalif rüzgârda yol ve yöntem değiştirmeye müheyya tiplerin, bir dâvâ için, bir kemiyet olmaktan öte ne anlamı olabilir?

Bunun yanında, kemiyet çokluğunun ilgili dâvâya en çok zarar verdiği hususlardan biri de, bir temsil sorununu tetikliyor oluşu değil midir?

Velhâsıl kelâm, müntesibi çok olup hak üzere olanlara da, bâtılın ateşine odun taşıyanlara da rastlamak mümkün. Demem o ki, niceliği niteliğe öncelediğimizden beri, sayısal üstünlüğün bir kriter olamayacağını galiba unutuverdik.

Nicedir, bir şahsın değeri, peşinde giden insanların çokluğu üzerinden isbatlanmaya çalışılır oldu.

Etrafındaki tenhalık da, değersizliğin nişânesi sayılıyor.

Bu mantığın hükümfermâ olduğu ortamlarda da, şahsiyetli itirazlar doğal olarak prim yapmıyor.

Belki bu yüzden elbirliği ile hakikati rencide ediyoruz.

Belki mü’min gönülleri incitiyoruz.

Bizden sayıca daha az olanların, Allah katında bizden daha değerli olabileceği gerçeğini atlıyoruz belki de.

Elbette bu satırların yazarı, sayıca çok olan her topluluğu hakikatsizlikle itham etmediği gibi, bu dini yücelten ve kitlelere mâl olmuş hareketlerden de bîhaber değildir.

Ancak onun itirazı, çokluğa bu denli önem atfedilmesine ve onun bir koz olarak kullanılmasınadır.

Yazıyı da, sahibini hatırlayamadığı şu sözle bitirmek ister: “İnsanın kendisi dışında herkesin yanıldığını söylemesi çok zordur. Ama ya gerçekten herkes yanılıyorsa!”