Üç Kritik Soruya Cevap Denemesi

MURAT TÜRKER                                                             09.08.2006

SORU: Bugün ehl-i dinin temel problemlerinden biri olarak göze çarpan seçkinci/elitist tebliğ anlayışı ile Allah Resulü’nün (s.a.v) Müellefe-i Kulüb şeklinde ifade edilen uygulamaları arasında paralellikler kurulabilir mi?

CEVAP: Allah Resulü’nün (s.av) bazı kimselere ganimetten fazla pay vererek kalplerini İslâm’a ısındırmayı hedefleyen tavrını, günümüzdeki seçkinci/elitist uygulamalara mesned kılmak doğru bir yaklaşım değildir. Şahit olduğumuz bu tür uygulamalarla Efendimiz’in etvarını te’lif gayreti içinde olanların tıkanacakları belli başlı noktalardan birincisi, Allah’ın Elçisi’ne Abese Suresi’nde yönelen itâbdır. Adil-i Mutlak, Mekke’nin eşrâfının hidayetini temin için dahi olsa, bir âmâya sırtını dönüp hafiften yüzünü ekşiten Resulünü anında ikaz etmiştir.

İkinci bir husus ise şudur ki; Allah Resulü (s.a.v), bazılarına fazladan mal, mülk, deve; bazılarına da her türlü maddî menfaatin fevkinde Allah ve Resulünün hoşnutluğunu vaad etmiştir. Bu ikinci grup payına düşenden son derece memnundur. Onlar evlerine, ganimetten fazla miktarda pay ile değil de, Rıza-i Bâri ile döndükleri için müsterihtir. Efendimiz birilerinin kalbini maddî ihsan noktasında cömertlikle kazanırken, zor zamanlarında hep yanında olan o güzîde insanların gönüllerini de manevî ödüllerle fethetmiştir.

Meselenin nirengi noktasının gözden kaçırılmaması için anlayışlarını Nebevî uygulamalarla refere etme peşinde olanlar şunu görmelidir: Resulullah kazanılmışları kazanılacaklara feda etmemiş, etmeye meylettiği nâdir durumlarda uyarılmış ve asla kara gün dostu arkadaşlarına ‘nasılsa bizden’ mantığıyla yaklaşarak rencide edici olmamıştır.

Bugün toplumun ileri gelenlerine ulaşma gayreti içinde olmak, bir noktaya kadar anlam ifade edebilir. Ancak ehl-i din artık, ‘içeri’dekilerde bir dışlanmışlık ve sıradanlık psikolojisi vücuda getiren seçmeci ve kategorik tebliğ anlayışından vazgeçmeli; himmetini hep belli çevrelere teksif ederek mü’min gönülleri burkuntuya sevk etme yanlışından da teberrî etmelidir.

Kazanılmış bir insan, kazanılması muhtemel çoklarından değerlidir. Yatıp kalkıp ‘vefa’dan dem vuranların bu hususta müteyakkız olması gerektiği ise izahtan vârestedir.

SORU: İslâmcılık ile dindarlık arasında ne fark vardır?

CEVAP: Bu iki kavram arasındaki farkın kabaca izahı için şu metafordan yararlanalım: İslâmcılık tümdengelim, dindarlık tümevarımdır.

Bir İslâmcı, yönetimi İslâmileştirme yoluyla kitleleri dönüştürme gibi tepeden inmeci bir anlayışa sahiptir. Dolayısıyla ‘iktidar’a taliptir. Devlet erklerinde ve iktidar aygıtında söz sahibi olmayı, dini tebliğ ve yayma sürecinde olmazsa olmaz gören devrimci bir mantığın temsilcisidir. Tasavvurunda din bir ideoloji, ‘Kitab’ bir manifesto, peygamber de bir ideolog olduğundan üslûbuna cepheleştirici bir tını hâkimdir. Onu rahatsız edici ölçüde devletçi kılan da bu tutumudur. Sözleriyle hep âhiret adamı görüntüsü verdiği/vermeye çalıştığı halde, dünya işleriyle –tam merkezinde olacak şekilde- hem dem oluşu muhatapları üzerinde kendisine dâir kuşku bulutları dolaşmasına yol açar. Dinin mesajını tekeline aldığı için kendisine mesafeli duran herkesi, kaçınılmaz şekilde, dine karşı da soğuk bir mevziiye savurur.

Bir dindar ise ‘toplumsal dönüşüm’ gibi, ‘dünyayı kurtarmak’ gibi ‘kara’ sevdaların peşinde olmaktan çok insanî tekâmül yolu ile ıslahın takipçisidir. Değişimin tavandan değil tabandan gerçekleşeceğine iman etmiştir. Aynı zamanda, kendisiyle sınırlı, dünyadan habersiz, rüzgârın önünde çaresiz yaprak gibi savrulan pasif bir karakter olmaktan da berîdir. Sloganlardan âzâde olan söylemindeki îtidal ve tavırlarındaki mülâyemet eksenli hava nedeniyle pasiflik gibi ithamlara fazlasıyla mâruz kalabilir ki; bu tarz insanların suçlamalarına muhatap olmak bile izlediği yolun sıhhatine delildir.

Esasen yaşantısıyla çevresi üzerinde alabildiğine müessirdir. En mümeyyiz vasfı vazife-i İlahiye’ye karışmama noktasındaki titizliğidir. Tevekkülü derinlemesine ve hakiki anlamıyla yaşar. Dinin bekasını devlete, güce, sermayeye endeksli görmeyecek kadar mütevekkildir ama ‘sebepler’i de ıskalamaz.

SORU: Allah Resulü’nün (s.a.v), Hudeybiye’de Süheyl b. Amr’ın talebi karşısında geri adım atmış olması dikkate sunularak, müslümanın gerektiğinde tâviz verebileceği, bunun stratejik bir hamle olduğu dile getiriliyor. Bu yaklaşım ne derece doğrudur?

CEVAP: Dinin mesajı kesinlikle statik ve donuk bir niteliğe sahip değildir. İslâm’ın kolaylık dini olması hasebiyle, inananlara belli bir hareket alanı tanınmış; temel kâidelere bağlı kalmak şartıyla, ehil insanlara yeni durum ve problemler karşısında hüküm verme selahiyeti bahşedilmiştir. Bir uygulama –ancak yine Kur’an’a ve Efendimizin sünnetine dayandırılmak koşuluyla- farklı şekillerde hayata geçirilebilmiştir. Örneğin Hz. Ömer kıtlık döneminde el kesme cezasını uygulamamıştır.

Bu zâviyeden olay değerlendirildiğinde, ilk bakışta tâviz gibi nitelendirilebilecek fiillerin mantıklı bir adım olduğu dile getirilebilir. Burada ehemmiyeti hâiz olan husus, herhangi bir fiilin farklı şekilde hayata geçirilen uygulamasının meşrûiyetidir. Bu meşrûiyetin kaynağı da, şüphesiz, mezkûr uygulamanın Kur’anî ya da Nebevî bir dayanağa sahip olmasıdır. Böyle bir dayanaktan yoksun tavır alışların tecviz edilmesi uygun değildir. İrtikâb edilmesi durumunda kişi yaptığının yanlış olduğunu kabullenerek olayı en azından itikadî düzleme taşımamalı; fiilî anlamdaki sorumluluğuna bir de itikadî sahada vebal eklememelidir. Çünkü mahzurlu bir hareketin yanlış olduğu kabul edilerek yapılması insanı günahkâr kılarken, fikrî planda hatanın savunulması daha büyük mesuliyetleri muciptir.

Bu anlamda Allah Resulü’nün soruda geçen tavrı ‘şahsî’ ve ‘meşrû’ bir fedakârlıktır ve kimse bundan hareketle, bu iki temel nitelikten mahrum tâvizlerin de savunulabilir olduğu gibi bir sonuca ulaşmamalıdır.

Allah’ın dinine hizmet ederken, yine O’nun koyduğu sınırlara riayet etmek en güzel olanıdır. Bir takım kısıtlamaların yaşandığı günümüzde değerlerinden tâviz vermek durumunda kalan veya belli tâvizlerle inandığı değerlere hizmet edenler de; bunu yapmayıp direnenler de kardeşimizdir. Allah herkesin kalbî kıvamına nigehbandır. Ben, şahsî duruş olarak, her şeye rağmen tavizsiz duruşunda ısrar eden kardeşlerimle aynı kanaatteyim. Farklı düşünen ve o yolla dine hizmet eden insanlara da saygım vardır. Burada önemli olan, müslümanların kendi doğrularını ve yöntemlerini savunurken diğer kardeşlerinin tutumlarına saygılı olabilmeleri ve iyi niyetli eleştirilere kapılarını kapatmamalarıdır.

Yalnız, zemin kaygan olduğu için, tâviz verilen noktalarda sâir mü’minlerin uyarıları dikkate alınmalı; ‘İnandığınız gibi yaşamazsanız, yaşadığınız gibi inanmaya başlarsınız’ fehvasınca, eksikliklerin nazarlarımızda normalleşmemesine özen gösterilmelidir.