Toptancı Akla Reddiye

MURAT TÜRKER                                                             23.08.2006

İnişli çıkışlı bir hayat yaşıyoruz. Güldüğümüz de oluyor ağladığımız da… Yer yer bize umulmadık fırsatlar sunan hayatı, bir yük gibi sırtımızda taşıdığımız oluyor. Kabre doğru uzanan yolculuğumuzda her şey siyah ve beyaz tonlardan ibaret değil; yaşam haritamızda gri alanlar da var.

Bunun gibi hiç birimiz tam anlamıyla mükemmel değiliz; içimizde bütün yönleri kötü olan birileri de bulunmuyor. Kur’an, peygamberler için bile ‘zelle’den söz ediyor. En acımasız kâtillerin bile merhamete geldiği anlar oluyor. Mü’minler kâfir, kâfirler mü’min sıfatı taşıyabiliyor.

Kur’an dışında, içinde yazılanların tamamen doğru ve hatadan âzâde olduğu bir kitap yok. Baştan ayağa yanlış olan bir kitaptan da söz edilemiyor.

Yaşantılar, insanlar ve kitaplar için geçerli olan bu kanun, beşer kârihasından çıkmış tüm fikir ve doktrinler için de söz konusudur. Dünya, tekdüzeliğin olmadığı bir dünyadır. İnsan ürünü tüm tasavvur ve yaklaşımlar da, mezkûr yasanın kapsamına girmektedir.

Hâl-i hazırdaki durumu itibariyle butlan ile mâlul nice ideolojinin ve öğretinin çıkış noktasına atf-ı nazar edildiğinde genelde haklı bir mesnede sahip olduğu görülür. Her uç kutup, kendisine tamamen zıt diğer bir kutbun rahminde vücuda gelir. Ve ‘her bâtıl fırkada bir dâne-i hâkikat bulunur.’

Bâtıl için tüm varlığını seferber eden insanların varlığının izahı bu noktada tebârüz eder. Hiçbir insan, tamamen yanlış olana bir ömür adamaz. Onca yanlışın içinde var olan küçücük hâkikate sarılır ve yanılır.

O halde mü’minler, hareket tarzlarını bu gerçeklerden bağımsız belirlememelidirler.

Doğruları çok olan bir yapıdan yanlışları, yanlışları çok olan bir bünyeden ise doğruları ayıklayabilecek bir bakış açısı geliştirmeliyiz. Yani ‘temyiz’ kabiliyetimiz olmalı. Genel itibariyle doğru olanın içindeki yanlışları, o doğruların hatırına kabullenmek zorunda olmadığımızı bilmeliyiz. Aynı şekilde, yanlışları var diye, bir düşüncenin içindeki doğruları da görmezlikten gelmemeliyiz. Her iki tavrın da hâkikati rencide edeceğini unutmamalıyız.

Çünkü Allah’ın Elçisi (s.a.v), mümeyyiz bir akla sâhipti. Olaylara kategorik yaklaşmıyor; kendisini, bir şeyi tümüyle kabul etmek veya reddetmek zorunda hissetmiyordu.

İman etmeyen iki amcasını (Ebu Tâlib ve Ebu Leheb) aynı kefeye koymuyordu.

Bir rivayete göre Uhud öncesi yanına gelip, tüm malvarlığını kullanma yetkisini kendisine veren ve Müslümanların safında savaşarak ölen Muhayrık için: “O yahudilerin en hayırlılarından biriydi.” buyuruyordu.

Yine kabile taassubu nedeniyle kendisine (s.a.v) düşmanlığı ileri boyutlara vardıran, ancak tevhide dayalı şiirler yazan Ümeyye b. Ebi’s-Salt es-Sekafi için, “Onun şiiri müslüman oldu.” diyordu.

İnsanların içinde var olan potansiyel cevheri es geçmiyordu. Çünkü amacı insanları kategorize etmek değildi. İç âlemi kâinat kadar geniş olan, ruh dünyasında bin bir çalkantı yaşayan ‘insan’ı, hata ve tereddütlerinden ötürü toptan ademe mahkûm etmiyor, muhatabını keskin ve katı şablonlarla değerlendirmiyordu. Yaklaşımına rengini veren temel unsur insanı ‘tanımlama’ değil ‘tanıma’ idi.

İçki mübtelâsı olduğu için çevresindekilerden azar işiten ve yer yer kaba kuvvete mâruz kalan bir müslümana karşı birisi kırıcı bir söz söylüyor ve bunu duyan Allah Resulü (s.a.v), duyduğu rahatsızlığı dile getirir bir şekilde “Kardeşinize karşı şeytana yardımcı olmayın; o Allah ve Resulünü sever.” buyuruyordu.

Fakat bir mü’mini ikaz etmekten de imtinâ etmiyordu. Mü’min olduğu için, her yanlışına kayıtsız da kalmıyordu. O (s.a.v), bir denge insanıydı. Bir anlık kızgınlığın sonucu Hz. Bilal’e ‘kara kadının oğlu’ diye seslenen bir sahabiye, “Sende cahiliyeden kalma âdetler görüyorum.” ikazını yöneltiyordu.

Peki biz ne durumdayız? Efendimiz ve seleften tevârüs ettiğimiz bu mümeyyiz ve esnek yaklaşım mirasına ne kadar sâhip çıkıyoruz?

Bir sözünden, bir fiilinden veya meşrebimize aykırı duruşundan ötürü dışladığımız; başta iman olmak üzere sâhip olduğu onca güzel hasleti yok saydığımız kardeşlerimizin varlığı neye delâlet etmektedir? Elin gâvurundan esirgemediğimiz anlayışlı tutumu onlara çok görüyor oluşumuz problemli bir durum değil midir?

Veya buna tam zıt olarak, İslâm’a karşı mesafeli duruşu belli birilerine, bizi senâ eden birkaç lafından dolayı övgüler yağdırmanın açıklaması nedir?

Kriterimiz nedir?

Mü’min kişiliğini dışa vuran; bizim çizgimizi benimsememiş olsa bile, hayatını İslâmî ölçülere göre tanzim gayreti içerisinde olan herkes kardeşimizdir. Onları eleştirmek, yanlış yaptıklarını düşündüğümüz noktalarda ikaz etmek hakkımız, hatta vazifemizdir. Ama bizim meşreb ve mizâcımıza uymuyor diye, tenkidlerimizi, onlardan sâdır olan güzelliklere de gözlerimizi kapatacak bir raddeye vardırmamalıyız.

Tıpkı bunun gibi, her hal ve yönelimiyle İslâm’ın zamanlar üstü mesajına soğuk bakan, dinî her tezahüre saygısızca yaklaşan tiplere de, çizgimize (İslâm’a değil) destek veren birkaç beyanatından dolayı hak etmedikleri ölçüde sevgi gösterisinde bulunmamalıyız.

İfade ettiğimiz hususların okuyucu nezdinde mütenâkız bir keyfiyeti hâiz olmaması için şu noktalar gözden kaçırılmamalıdır:

Mü’min seçici olmalıdır. İyinin içindeki kötüye rıza göstermediği gibi, kötünün içindeki iyiyi de ıskalamamalıdır. Burada nirengi noktası bir olguya iyi veya kötü derken kriterimizin ne olduğudur. Yoksa seçici olalım derken ilkesiz bir duruşa savrulunur ki bu, ayarın kaçabildiği bir noktadır. Mesela, dine mesafeli bir insanın bizim cemaatimizi, partimizi öven, çoğu zaman konjonktürel bir iki sözünden ötürü onu müstesna bir mevkiye oturtmak ve hele bunu kötünün içindeki iyiyi görme adına yaptığını söylemek ilkeli bir pozisyon alış değildir. Toptancı değil de mümeyyiz bir bakışa sâhip olmak güzeldir; ancak temyizin oportünist olmayanı makbuldür.

Velhasıl süpürücülük anlamında toptancı yaklaşımlar hatalıdır. Lâkin bu vartayı atlatarak mümeyyiz bir zihnî duruşu yakalayabilmiş mü’mini bekleyen ikinci bir tehlike ise ilke değil de çıkar odaklı bir temyiz anlayışına sâhip olmaktır.

İmtihanın içinde imtihan vardır ve vazifemiz teyakkuzu muhafazadır.

Toptancı tavır alışların bir de ‘tektipleş(tir)me’ gibi bir tezâhürü vardır ki; bu, bir başka yazının konusudur.