Tiraj Mülâhazaları

MURAT TÜRKER                                                              20.02.2008

Karakalem’in matbu baskısını ilk elime aldığımda, çok da fazla inceleme ihtiyacı duymaksızın abone olma kararına vardığımı hatırlıyorum.

Abonelik talebime “İsterseniz önce bir alıp okuyun; daha sonra arzu ederseniz sizi abone yapalım” şeklinde mukabele edildiğini de zihnimin bir kenarına not etmişim.

Açıkçası, “Olur; hemen adresinizi alalım!” modunda yaklaşımlara alışmış olmamdan kaynaklanan bir şaşkınlık yaşamıştım o an için…

Abone olma isteği serdeden bendim ama bana önce dergiyi incelemem teklif ediliyordu.

Doğrusu bu, alışık olmadığım bir tavır alıştı.

Şimdi bazı kardeşler bu sitede Karakalem övgüsü yapıyor olduğum düşüncesine kapılıp rahatsız olacaklar ama ben, muhtemel itirazları da göze alarak, Karakalem’e hâli hazırdaki özgünlüğünü kazandıran unsurlardan birinin de, bu görece istiğna tavrı olduğuna inandığımı söylemekten imtinâ etmeyeceğim.

Bu, belki hayatın bir kaidesi olarak da görülebilir.

İstiğnanın değer katıcı işlevinden söz ediyorum…

Kim ki müstağniliği şiar edinmiştir; o her dâim, muhataplar tarafından bir câzibe hâlesinin odağına yerleştirilmekle ödüllendirilmiştir.

Elbette istiğnaya tutunan bir gönül, bunu, teveccühe yatırım adına yapma nâdânlığına iltifat etmez.

Hakiki bir kalp insanı, istiğnayı hasbîliğin lâzım-ı gayr-ı müfârıkı, yani ayrılmaz bir parçası addeder.

Teveccüh-ü nas imtihanından alnının akıyla çıkmanın yollarını araştırır…

Dünyevî ödüllere, uhrevî mükâfatların rağmına ulaşıldığının bilincindedir.

Elbette bizim yakamıza yapışan tek imtihan türü değildir insanların teveccühü…

Yaptığımız hizmetlerin ‘muzır mânî’leri pek çoktur.

Bu zor virajlar her hizmet sahasında, yolun birçok noktasında çıkar karşımıza…

Dinin îlâsı makamında çıkardığımız yayınlarda da bu böyledir.

Karakalem örneğini bunun için verdim. Bence, Risale-i Nur’un temel düsturlarından biri olan istiğnanın, matbuat âlemine bakan yanları da vardır ve ehl-i Risale bu tezâhürleri hayata geçirmenin yollarını araştırmalıdır.

Bu meyanda, ortaya koyduğumuz ürünü tanıtmak, onun daha geniş kitlelerle buluşması adına çaba sarf etmek meşru ve gerekli faaliyetler zümresindendir.

Ancak, bu hususta kuşanılması gereken dengeli tavrı her dâim tutturamadığımız da izahtan vâreste değil midir?

Bizim câmiada içerik olarak çok değerli mevkuteler yayımlanıyor. Gazeteler, dergiler vs…

Fakat bunlarla alâkalı çalışmalarımız çoğu zaman, ‘ürün tanıtımı ve tavsiyesi’ni aşan bir boyuta taşınıyor.

Yer yer yayınlarımıza abone olunmasını bir ‘vazife’ gibi takdim ediyor ve aboneliği, hizmete bağlılığın turnusolu hâline getiriveriyoruz. Âdeta, abone olmamayı, ‘dâvâ’ya omuz vermemekle eşdeğer kılan bir algıya zemin kazandırıyoruz.

Bu alanda öylesine tehâlük gösteriyoruz ki, artık muhataplarımızdan bir kısmını, yayınımızın adını bile duymak istemeyen insanlar hâline getiriyoruz.

Teklifle yetinmeyip ısrar boyutunda sürdürdüğümüz çalışmalarımızla, çoğu zaman, gerçekte muhtevaca çok değerli olan ürünümüzün değerini düşürdüğümüzü de fark edemiyoruz. “Bu güzel içeriği, biraz daha müstağni bir dille sunmayı başarabilsek, müessiriyetini de artırmış oluruz” yargısına prim vermeye yanaşmıyoruz.

Bunları dile getirmekteki amacım mâlûmu îlâm etmek değil…

Dile getirdiklerim, bilinmeyen, orijinal şeyler de değiller; bunun da farkındayım.

Üstelik bunun, yeni gündeme gelen bir mesele olmadığını da biliyorum.

Benim temas etmek istediğim nokta şu: Bu yer yer metazori boyutuna varan çabaların, çoğu kez iyi niyetle ortaya konulan ama maksadını aşan yaklaşımlar olduğu düşünülebilir; ki bence de bu doğrudur.

Ama burada merkezî tema ‘tiraj fazlalığı’dır ve mevcut mevkutelerin daha çok insanla buluşmasını dert edinenlerin, en temel gerekçelerini bu tiraj bahsi üzerinden kurguladıkları da bilinmektedir.

Daha fazla tirajın, ‘gidişat’a etki noktasında belirleyici bir etken olduğu sıklıkla dile getirilen bir argümandır ve medyanın bu denli etkin olduğu bir konjonktürel vasatta, yayının çok satması üzerinden güç gösterisi yapmak, bu toprakların kanıksadığı bir olgudur.

Ancak ben, hangi gerekçe ile olursa olsun, yayın hayatında tirajın bu ölçüde önemsenmesinin yararlarının yanında –belki ondan daha fazla- zararları da olduğunu düşünüyorum.

Bir kere tirajın öncelikli gündem olarak belirlendiği yayın organlarının, daha ehemmiyetli düstur ve esasları ihmal etme ihtimali ile yüz yüze olduğuna inanıyorum. Bunun böyle olacağının elbette garantisi yok ama bunun aksi için de bir teminat vermek olası görünmüyor.

Daha fazla hüsn-ü kabule mazhar olmanın ‘ilke’leri çok titiz uygulamaya imkân vermeyeceği, daha çok insanın beğenisini kazanmanın, düşünce yapısına şekil veren normların daha fazla ‘esnetilmesi’ ile mümkün olacağı herkesin öngörebileceği bir realite değil midir?

İkinci olarak, bir yayın, büyüyüp daha geniş kitlelerle kucaklaştıkça, bunların tümünün hassasiyetlerini gözetmek gibi bir zorunluluğun baskısı altına girmektedir ki; çok farklı toplum kesimlerinin çok çeşitli duyarlılık alanları olacağı düşünüldüğünde, bu kadar farklı eğilimi hoşnut etmenin nasıl sağlanabileceği sorusu gündeme gelmektedir.

Üçüncü bir nokta, yanılıyor muyum bilmiyorum ama ben, ‘modern tasallut’un hüküm fermâ olduğu şu âhir zamanda, müslümanların ‘güç’ üzerinden değil de ‘ilke’ üzerinden kendilerini ifade etmelerinin daha sağlıklı olacağını düşünüyorum.

Elbette gücün etkinliği ve ihtişâmı gözümüzü fazlasıyla kamaştırdığı için, bu devirde güç kanalıyla değil de ilkeler eliyle yürütülen bir mücadele tarzı, bize, ‘stratejik’ açıdan isabetsiz gelebilir.

Maalesef bu devrin insanına içerisinde gücün olmadığı bir kurtuluş reçetesi sunamazsınız.

Ancak çevresine im’ân-ı nazar eden her fert, ilkeyle desteklenmeyen gücün batağa saplanacağını âşikâr kılan örnekleri fark etmekte zorlanmayacaktır.

Bu topraklarda bilmem kaç senedir gücü inhisarına almış jakoben azınlığın bugün itibariyle halk nezdindeki itibarı ve ‘küresel güç’lerin dünyanın en nefret edilen unsurları hâline gelmiş olması, güç-ilke dengesini ilke aleyhine aşındırmanın faturasının ne olduğunu bize göstermiyor mu?

Bu tarz bir güç-ilke denklemi kurmanın itiraza medar olduğunun farkındayım. Hatta itiraz edenlerin, muhtemelen mâzideki güçlü dönemlerimize atıf yapacağını da tahmin ediyorum.

Ama tam burada dikkat edilmesi gereken bir nokta var. Biz ‘âhir zaman’da yaşıyoruz ve tarihin belki de hiçbir devrinde gücü hedefleyenler, bu ölçüde ilkelerden taviz vermek durumunda kalmamışlardı.

Modern zamanlar, uzun insanlık deneyiminde bu yönüyle de bir paranteze tekabül ediyor. (Şu var ki, belki de bu parantez hiç kapanmayacak.)

Bu nedenle ben, ‘büyüme stratejisi’ -veya adına her ne derseniz deyiniz- türünden yaklaşımlara, hassaten bu zamanda ‘teenni’ ile yaklaşılması taraftarıyım.

Sahih niyetlerle de olsa, bir büyümeye, bir açılıma yön vermek isteyenlerin kuşanması gereken en önemli hasletin de ‘teenni’ olduğuna inanıyorum.

İşbu teenni, yeri ve zamanı geldiğinde uygun adımı atmayı kapsadığı gibi, ilkemizle çatışma sath-ı mailine girdiğimizde geri adım atmayı başarabilmeyi de içermektedir.

Tiraj konusunda mukabil ve farklı değerlendirmelere de –elbette- açığım. Ben, hâdiseye böyle yaklaşıyorum ama ‘daha doğru’ bir bakış açısı ile karşılaşırsam, düşüncelerimi tashih etmekten gocunmam.

Esasen ‘bârikay-ı hakikat’in bu minvalde fikrî müdâvelelerle sağlanacağı da izahtan vârestedir.