Tenkidler Üzerine

MURAT TÜRKER                                                               18.06.2006

“Cemaatliler ve cemaatçilere dair” ve “Anlamamak, yanlış anlamaktan iyidir” isimli yazılarıma okuyuculardan gelen olumlu ve olumsuz tenkidlere ilişkin bir iki hususu açıklığa kavuşturmam gerektiğini düşünüyorum. Öncelikle, bir başka yorumcunun yazımla alâkalı sitayişkâr ifadelerinden ‘gözleri yaşaran’ ve hakkımızda ‘yazar bey’ gibi güya kinayeli –gerçekte müstehzî- ifadeler kullanmayı tercih eden ve esef duyarak okuduğum “efendim ben doğu perinçek ve emin çölaşanın da dediği gibi fethullah gülenin çooook tehlikeli (!) birisi olduğunu düşünüyorum. aa bir de murat beyin dediği gibi pardon !!!!” satırlarının sahibi Gürcan kardeşimi, seviyeli bulmadığım tarzından ötürü değerlendirmek istemiyorum. Amacım samimi olduğunu düşündüğüm bu kardeşimle polemiğe girmek değildir. Diğer okuyucu kardeşlerimizin de gözden kaçırdıklarını düşündüğüm şu noktaların altını çizmek istiyorum:

  1. Amacımızın hesaplaşma olduğunu söyleyen okuyucu niyet okumaktadır. Her İslâmî yapıda bugün varlığını üzülerek müşahade ettiğimiz noktalarla mücadele etmenin yolu, ‘şevk kırılmasın; birileri hedef alınmasın’ gibi gerekçelerle yanlışların üstünü örtmek değildir. Bir cemaate bağlılığı taassuba dönüştürenler, hakikati rencide eden tavırlara yöneltilen, kişileri değil zihniyetleri ele alan her eleştiriyi savunma refleksiyle karşılamaktansa, öz eleştiri yapmayı denemeliler. Eğer dile getirilen hatalar kendilerinde yoksa zaten feveranın bir anlamı yoktur. Varsa da yapılması gereken, mezkûr hususlara dair zihnî bir açılım ve muhasebe zemini oluşturmaktır.
  2. Risale-i Nur’u referans aldığını iddia eden her fert ve yapı, o eserlerin müellifinin mirasına sahip çıkmakla mükelleftir. Eleştirilere Üstadları gibi açık olacaklardır. Her eleştirinin arkasında bir hesaplaşma niyeti görmek ne kadar doğrudur? Bir davaya en büyük zararı o davanın mutaassıb fertlerinin verdiğine dair örnekler fikir verecek çokluktadır. Kimsenin uygulamalara yönelik eleştirilere ve alternatif düşüncelere kapılarını kapatarak Risale-i Nur’un düşünsel zenginliğini daraltmaya hakkı yoktur.
  3. Sevgisinde müfrit olanlar, her eleştiriyi kendilerine yöneltilmiş zannetme ve nedense eleştiriyi ‘bir cemaati gıybet etme’ şekline dönüştürerek ademe mahkûm etme temâyülündedirler. Kafaya takılan her soruya ‘fitne’, duruşu biraz farklı her kardeşimize de ‘fitneci’ etiketini yapıştırmaya başladığımız zaman, uyarıların artık fayda vermeyeceği zaman olacaktır.
  4. Biz doğrularımıza ayetleri, hadisleri ve Risale-i Nur’u tahkik ederek ulaşmış insanlarız. Yorum yazan kardeşlerimiz için de bu böyledir. Bu nedenle kanaatlerimizi her ifade edişimizde bu kaynaklara atfen konuşmaya îtina ederiz. Bir kardeşimiz bunları ihtilaflarımıza kalkan yapmamak gerektiğini yazmış. (Bu kardeşime üslûbundaki nezaketten ötürü teşekkür ediyorum) Buna katılıyorum. Ama biz beslendiğimiz kaynakları düşüncelerimize referans kılmaktayız. Bahsi geçen itham ancak kötü niyetli, âdeta İslâmî birikim üzerinden birilerini alt etmeye çalışan bir insanın tavrıdır ki; mâbeynimizde bahis dışı olmalıdır.
  5. Eleştirdiğimiz tavır sahiplerinde bir Hasan Avni vehmetmemizi ve öyle muamele etmemizi salıklayan kardeşim, “hatta onları yoldan çıkmış varsayın” diyerek Hasan Avni’ye gösterilen hoşgörüyü onlardan esirgediğimizi ve bunun yanlış olduğunu imâ ediyor. Bakın biz bir ikna sorunu yaşayarak Risale-i Nur dairesi dışına çıkan insanlara Bediüzzaman’ın yaklaşımını anlatıyoruz. Bu dairede bulunan ve toplum nezdinde Risale’nin temsilcisi pozisyonunda olan kardeşlerimizin benzer şahıslara yaklaşımının yer yer Üstad’ın tavrıyla çeliştiğini söylüyor ve teyakkuza davet ediyoruz. Belki şâhid olunuyor, belki olunmuyor ama bir takım cemaatlerle içli dışlı olup şartların zorlaması ile dışarı çıkan insanlar, çoğu zaman zımnî ya da açık bazı tepkilere muhatap oluyorlar. Artı bu tepkiler onların çıkışlarını da engelleyemiyor ve bu insanlar, bu tavırlardan veya bu zihniyetten dolayı bize karşı daha da mesafeli hâle geliyorlar. Onca yıl koşturmuş, hizmet etmiş kardeşlerimize bir suçluluk psikolojisi yüklüyoruz elbirliğiyle. Bakın insan kaybediyoruz o zaman. Önerdiğimiz, Üstadımız gibi bir esnekliğe sahip olmaktır. Eğer diyorsanız, “siz bu tenkidlerle esnekliği kaybetmiş olmuyor musunuz?” Cevabım ‘hayır’dır. Ben bir şahsı, bir cemaati direk hedef almıyorum. Ben bir anlayışı eleştiriyorum. Bu istikamette bir bakış açısı geliştirerek yanlışlarımızı kritik edeceğimizi ve doğruya ulaşacağımızı düşünüyorum.
  6. Bir başka kardeşim benim küllî değil de parçalı okuma yaptığımı dile getirmiş. Örneklerimi hep Eski Said’den verdiğimi, yeni Said’i ıskaladığımı düşünüyor. Bütünü görmeden parçayı okuyan tasavvurların götürüsünün farkındayım. Ancak bu eleştiride bir değerlendirme hatası ve yanlış algılama olduğu kanaatindeyim. “Eski Said-Yeni Said” meselesi, üzerinde detaylı çalışmayı gerektiren ve çoğu zaman yanlış anlamalara neden olan bir bahistir. Şu kadarını söyleyeyim ki; Eski Said’in Yeni Said’e inkılâbında en temel dönüşüm ‘siyasete bakış’ noktasında cereyan etmiştir. Siyasetle dine hizmeti hedefleyen Said Nursî, özellikle Volga Nehri’nin kenarında geçirdiği içsel dönüşümle daha münzevî ve iman esaslarında yoğunlaşan, siyasetle İslâm’ın geleceğine yön vermeye çalışmaktan vazgeçen bir çizgiyi benimsemiştir. Ama sanıldığı gibi, en temel meselelerde de farklılaşmayı içeren bir değişim değildir bu. Mesela celâdetinde, küfür ve ilhad karşısındaki pervasız ve tavizsiz duruşunda bir değişme yoktur. “Örnekler hep Eski Said’den” diyen kardeşime bahsettiği noktada bir değişim olmadığını hatırlatırız. Hakaik-i imâniyeden asla taviz vermemiştir Yeni Said. Hakimin tahkirlerine mukabele etmediği doğrudur; ama bu onun şahsı adına yaptığı bir fedakârlıktır. Zaten Eski Said ile Yeni Said arasındaki farklılığın temel bir tezâhürü bu noktadadır. Eski Said izzetine çok düşkündür. Yeni Said ‘şahsı’nı ilgilendiren konularda daha mûtedildir. Fakat dinin emrettiği hususlarda aynı duruşu sergilerler. Bırakın farzlardan taviz vermeyi Yeni Said sarık gibi bir sünneti bile terk etmeye yanaşmamıştır. (Bu hususla ilgili daha detaylı bilgi ve Yeni Said’den örnekler için bkz. “Bir muhalif olarak Bediüzzaman Said Nursi”-Ömer Faruk Uysal / Köprü Dergisi – Bahar 2004; 86. sayı)
  7. Biz sloganlarla hareket etmiyoruz. Böyle bir iddia isbâtı gerektirir. “Beğenmeyen şahsî teşebbüs eder.” cümlesinin gereğini yerine getiriyoruz.. Beğenmediğimiz, İslâmîliği konusunda tereddüde düştüğümüz hususlarda aynı yolda yürüdüğümüz kardeşlerimizi dikkate sevk ediyoruz. Eleştiriler kulak ardı ve tahfif edilmemeye başlandığında üslûbumuzdaki müteheyyic hava da yerini daha mûtedil bir tınıya bırakacaktır.
  8. Bir hadisin metni ile bir başka hadisin manâsının zâhiren farklı olabileceği doğrudur. Eklektik bir Sünnet anlayışı bu ümmetin problemli alanlarındandır. Verdiğimiz örnekler olayın bir yönünü tahkim eden örneklerse bunların karşısına, yine Hadis’ten, farklı değerlendirmeye götürecek misallerle çıkılabileceğini söyleyen yorumcu haklıdır. Ancak ilgili yazı dikkatlice okunduğunda, değinilen olgunun, Allah Resulü’nün (a.s.m) her türlü aşırılığı ve ifratkâr tavır alışı zemmeden anlayışı olduğu görülecektir. Cihad etme ve ailenin haklarını gözetme mevzuunda her iki ibadeti de öne çıkaran hadisler elbette vardır. Ama hangi hadisi okursanız okuyunuz; meseleyi bütüncül ele aldığınızda, Efendimiz’in asla dengeyi bozan tasavvurları tasvip etmediğini siz de göreceksiniz.
  9. “Devir şeytan taşlamaktan tavafa vakit bulamayanların devri” diyen kardeşime her ikisinin de önemli olduğunu, birinin diğerine feda edilmemesi gerektiğini düşündüğümü belirtmek isterim. Ama Euzü Besmele’deki sırra binaen önce şeytandan Allah’a sığınılacak; sonra Allah’ın rahmeti dillendirilecektir. Veya Kelime-i Tevhid’de olduğu gibi önce başka ilahlar reddedilecek, sonra Allah’ın birliği ifade edilecektir. Def-i mefsedetin celb-i menfaatten evlâ olduğu unutulmamalıdır.

10. Gördüğü yanlışları bireysel söylemekten ziyâde topluluğun karşısında dillendiren ve sözün gidip sahibine ulaşacağını bilen Nebevî tavır da akıllardan çıkartılmamalıdır. İsim zikredip birisini mahcub etme yoluna asla tevessül etmeksizin uyarıyı umumî yapan Allah Resulü (a.s.m), benzer bir hatanın başkaları tarafından da tekrar edilmesinin önüne geçmiş oluyordu. Bir gün mescidde ellerini abartılı şekilde yukarı kaldırmış, sesini de yükselterek dua eden bir adam gördü. Minbere çıktığı zamana kadar ona bir şey demedi; minberden herkese hitaben: “Ey insanlar, siz, sizi görmeyen ve duymayan birine dua ediyor değilsiniz.” demek suretiyle duanın edebini hatırlattı. Bu, Nebevî ahlâktır.

Samimi kanaatimi söyleyerek bitirmek istiyorum: Gerek olumlu, gerekse olumsuz tenkidler yönelten kardeşlerimin içtenliğine inanıyorum. Bir mü’minle, hele ki böyle ulvî hususların dile getirildiği bir sanal ortamda, polemiğe girmek istemem. Bunlar benim düşüncelerimdir; başkaları farklı düşünebilir. Ona da saygı duyarız. Önemli olan, birbirimize karşı düşünsel anlamda muhalefet ederken bile bir mü’minde olması gereken asgarî nezâketi muhafaza edebilmektir. Tüm kardeşlerime selâm ederim.