Tektipleştirebildiklerimizden misiniz!?

MURAT TÜRKER                                                             30.08.2006   

Farklılıkları yok etmeyi, insanları tornadan çıkmışçasına tektipleştirmeyi marifet addetme noktasında, günümüz jakoben laikçilerini yalnız sananlar, fena halde yanılıyorlar.

Dinî hassasiyetlere sahip kesimde de, mezkûr illetle malul bir güruhun varlığı ehlinin mâlûmudur.

Jakoben tipler kendi yordamlarına aykırı buldukları düşünceleri baskı yoluyla sindirme yolunu seçerken; ehl-i din içerisindeki benzerleri, muhalif yaklaşımları daha çok ‘fitneye sebep olma’, ‘müslüman dünyanın ittihadına engel olma’ gibi spekülatif ithamlarla bertaraf etme yöntemini benimserler.

Ayrıca bir kısım ehl-i din, devleti yöneten idarecilerin anti demokratik tasarruflarından fena halde müştekidir ve bunu hemen her mahfilde dile getirme itiyadındadır. Fakat dahil olduğu İslamî yapılanma içerisindeki benzer uygulamalara gözlerini kapatma eğilimindedir.

Ortada bir ilkesizlik problemi vardır. Bir fiilin doğru ya da yanlış olmasının kriteri fâilinin kim olduğu mudur?

İnançlarımızdan ötürü bize ikinci sınıf insan muamelesi yapan, düşüncelerimizden dolayı bizi mahkûm etmeye çalışan, en temel haklarımızı dahi kısıtlama gayreti içinde olanlara –haklı olarak- itiraz ederken, kendi uygulamalarımızı da gözden geçirmeli değil miyiz?

Bugün başörtüsü problemi kanayan bir yaradır. Düşünce özgürlüğü ile ilgili karnemiz zayıflarla doludur. Siyasete hâkim anlayışın zeminini güçlü devlet – zayıf vatandaş algılaması oluşturmaktadır. ‘Bürokratik oligarşi’ bu toprakların gerçeğidir.

Mütedeyyin kesim, mevcut durumun öncelikli mağdurudur. Ama müslüman bünyede de, şikayet edilen uygulamalara benzer tavırlara rastlamak zor değildir.

Birileri devlet adına vatandaşın ezilmesine karşıdır ama cemaat adına ferdin mağduriyetine sessiz kalabilmektedir.

İdarî işleyiş noktasında eleştiri ve muhalefeti gerekli, hatta kaçınılmaz görürken; İslamî teşekküllerde tenkidi, her hangi bir tasnife gerek duymaksızın fitne sebebi sayabilmektedir.

Kısacası yapı olarak devlete benzer bir pozisyon almanın doğal neticesi, uygulamalarda da devletleşmek olmakta; ironik bir şekilde, özgürlük talebinin mümessilleri aynı zamanda istibdadın mimarlığına da soyunabilmektedir.

Jakoben elitlerin toplum mühendisliği türünden eylemlerinin müslüman kesime yaşattığı mağduriyetlerle, bu kesimin hürriyet anlayışını içselleştirememesi ve özgürlük tasavvuruna çifte standardı çağrıştıran bir nazarla yaklaşması arasında kaderî bir bağ bulunuyor olma ihtimali de dikkate değerdir.

Yapılması gereken, yaygın anlayışın aksine, İslamî câmia içinde farklı düşünme potansiyelini çoğaltmak ve ihtilafa müsamaha ile yaklaşılan bir zeminin teşekkülü için çalışmaktır.

Hakim cereyan ve yapıya yöneltilen eleştirilere savunmacı ve aforoz edici reflekslerle mukabele eden tutumların açığa çıkardıkları tek olgu, ciddi bir teorik zâfiyet içinde olduklarıdır. Bu tür otoriter ve kapalı-katı duruşların savunageldikleri çizgiye verdikleri zarar ise izahtan vârestedir.

Daha iyiye ulaşmanın yolu artıların yanında eksilerin varlığına da atf-ı nazar etmek ve rehabilite edici tedbirleri devreye sokmaktır. Yoksa çürüme mukadderdir. Her tenkidi, birliği bozmaya mâtuf bir teşebbüs gibi algılayanların, zihin dünyalarında, ‘koynundaki akrebi gösterene minnettar olma’yı nasıl anlamlandırdıkları ise merak konusudur.

Bugün, kendisini dindar olarak konumlandıran gruplarda yaşanan kaht-ı ricalin ve entelektüel kısırlığın arka planını araştıracak olan geleceğin müslüman sosyologları, faturayı, farklılıkları boğan ve bireyleri tektipleştiren anlayışlara çıkartacaklardır.

Devletin vatandaşının kılık kıyafetine karışmasına itiraz ederken, raiyyetindeki fertlerin en basit işlerinde dahi bıktıracak ölçüde müdahil olan dayatmacı ve ufku dar tipler, tarihi sonraları yazılacak olan toplum mühendisliği projelerinin baş aktörleri arasında yer alacaklardır.

Dayatmanın her türlüsü kötüdür. Takva dairesi-fetva dairesi ayrımının varlığı bile, dinin özünde mündemiç esnekliğin yansımasıdır. Hal böyleyken teferruata dair meselelerdeki şahsî tutumlarımızı umumileştirmeye çalışmak ve herkesten benzeri tavırlar beklemek doğru olmasa gerektir.

Dinin ruhunda tabulaştırma yoktur. Çünkü tabulaştırma faaliyetleri, kişinin kalbine karışıldığı, sevmediği ve kalben taraftar olmadığı bir olguya karşı metazori bir benimseyişin dikte edildiği durumlara tekabül eder. Dolayısıyla ferdin en meşrû talepleri bile, aslında kişisel düzlemde kalması gereken ancak dayatmacı bir anlayışla genelleştirilen bir takım kabullerden ötürü baskı altına alınır. Bunun daha kötü olan yönü ise, dayatmacı bir takva anlayışıyla kısıtlanan meşrû teşebbüslerin –özellikle kısıtlama ortadan kalktıktan sonra- gayrı meşrû bir zeminde kendisini ifade etmeye başlıyor oluşudur.

Toplumdan izole edilmiş, ‘dava düşüncesi’ uğruna belli davranış kalıplarına sıkıştırılmış, dünyayı militanvâri bir bakışla yorumlayan kişilerin, hayatın ilerleyen dönemlerinde realitelerle çarpışması büyük psikolojik hasarlara yol açmakta; alışageldiği uç ve keskin kabullere prim verilmeyen bir vasata balıklama dalan kişiler, önceki duruşlarının aksine günahı önemsemeyen bir akıl tutulmasına maruz kalmaktadır.

Müslümanın idealize ettiği kişilik profilinin ana unsurları, ufku geniş olma, hürriyete yatkın duruş, farklılığı zenginlik addetme olmalıdır. Düşünce dünyamız bu evsafı haiz fertlerin omuzlarında tekâmül edecek; İslamî birikim, bu tasavvur yaygınlaştığı oranda donukluk ve ataletten kurtulacaktır.