Tedbiri Elden Bırakmak!

MURAT TÜRKER                                                              11.04.2007

Birileri, dindarlığı ile temâyüz etmiş fertler üzerinde mühendislik projeleri denemeyi itiyad edinmiş durumdalar. Çokları için ehl-i din, gözlemlenebilecek iyi bir obje anlamına geliyor. Dinî hassasiyete sahip insanlar mevzubahis olduğunda, kendisinde kontrolörlük yetkisi vehmedenler, oldukça pişkin bir tavırla, insanların özeline müdahale edebiliyorlar. Yolları dinî hiçbir ritüelle hiçbir zaman kesişmemiş olanlar, dindarlara nasıl bir dinî hayat yaşayacaklarını dikte etmekte beis görmüyor.

İşin en kötü tarafı, câhili oldukları bir mevzuda üst perdeden ahkâm kesiyor olmaları. Üslûpları buyurgan, yaklaşımları müstehzî…

Müslümanlara nasıl giyineceklerinden tutun da, neye ne ölçüde inanacaklarına kadar her konuda akıl vermeyi vazife telakki ediyorlar.

Yani demem o ki, müslümanların daima göz önünde oluşu, bu toprakların kadim bir gerçeğidir. Müslüman câmia içinde, bilhassa temsil gücü yüksek olan fertler, dâima gözetim altında tutulur olmuş; söz ve fiilleri, birtakım toplum mühendisliği çalışmalarında malzeme olarak kullanılagelmiştir.

Buradan çıkan en önemli sonuçlardan biri, mü’minlerin her daim müteyakkız olmaları gerektiğidir. Eğer birileri sizin hareket tarzınıza göre şekil alıyor, sizin eylemleriniz üzerinden temsil ettiğiniz düşünceyi yaralamaya çalışıyorsa; daha da tehlikelisi, avam tabakası da bu mâhut güruhun yönlendirmesi ile hareket ediyor ise size düşen, fevkaladeden bir teyakkuzdur. Özellikle önde görülenlerin bu hususlarda çok daha dikkatli hareket etmeleri ve su-i zanna sebebiyet verecek tavırlardan kaçınmaları elzemdir.

Hayat algısı bu cihanla sınırlı olan tek dünyalıların, müslümanlara dönük psikolojilerini en iyi tarif eden kavramlardan biri ‘tedirginlik’tir. Mezkûr kitle, kendilerinde var olan dünyevî iktidar hırsını, müslümanlarda da mevcut zannetmekte, dolayısıyla ehl-i dinin âhiret merkezli tasarruflarının arka plânında bile, hep gizlene gelen bir farklı/gizli amaç aramaktadırlar. Kısacası talip oldukları bu dünyayı, birileri ile paylaşmak onları ciddi anlamda tedirgin etmektedir. İşbu nedenle, siyasal hayatta, dinî duyarlılığa sahip insanların varlığı engellenmeye çalışılmakta; vicdanlara hapsedilen, toplumsal taleplerinden soyutlanmış nevzuhur bir din anlayışını ikame etmek için çaba sarf edilmektedir.

Müslüman, elbette, âhiretin tarlası olarak gördüğü bu dünyayı kesben terk edemez; elbette İslâm, kişinin bu dünyasını da imar etmesi için telkinatta bulunur. Ama âhiretin kazanılması için dünyaya önem atfetmekle, dünyevîleşmek arasındaki çizgi oldukça incedir. Yola âhiret adına çıkıp, dünyaya demir atmak, her sâlik için mukadderdir.

İşte bizim teyakkuz anlayışımızı problemli bir alan hâline getiren hususlar da, meselenin bu yönüyle ilgilidir.

Yani teyakkuz, haddizâtında önemi yadsınamaz bir keyfiyet olmakla beraber, bakış açısındaki yanlışlıklar düzeltilmediğinde, mesele yanlış bir zemine de oturtulabilmektedir.

Bu zâviyeden;

1- Müteyakkız olma ve ihtiyatlı hareket etme düşüncesi, hiçbir zaman müslümanları, karşı cepheye mutlak anlamda sevimli görünme psikolojisine itmemelidir. Birilerini rahatsız etmemek için aslî niteliklerimizden taviz vermek, hatta bunun için dinin onay vermediği tavırları, hem de din adına benimsemek, tedbirli ve ihtiyatlı hareket etmek anlamına gelmemektedir. Başkalarından çok da farklı olmadığımızı ihsas etme adına ortaya koyduğumuz tekellüflü çabalar, ‘olduğumuz gibi görünme’yi değil de, ‘göründüğümüz gibi olma’yı sonuç verdiğinden dinî ciddiyetimiz gitgide aşınmakta; hal böyle olunca, bir değer erozyonu yaşamak kaçınılmaz hâle gelmektedir. Bu telakki ile hareket eden nicelerinin, zaman içerisinde kabul görmeye çalıştığı kitlelere benzemesi, kaideyi bozacak ölçüde, istisna olmaktan uzaktır.

2- Olduğundan farklı görünme meylini, stratejik hareket etme olarak adlandıranlar fena halde yanılıyorlar. Bugüne kadar dinin yasakladığı alana, muhatapları ürkütmeme adına girenlerin hasım cepheyi en fazla tedirgin edenler olduğu unutulmamalıdır. İşin ironik yanı da işte bu noktada saklıdır; ‘en büyük hilenin hilesizlik olduğunu’ ıskalayanlar, ehl-i dünyayı kendilerinden zarar gelmeyeceğine dâir ikna etmek için olmadık ‘hile’lere başvurmakta, yine de muhataplar en çok, onların varlığından rahatsız olmaktadır.

Bir kere, gizlilik üzere kurgulanmış olan tarz-ı hareketlerin bile zaman içerisinde bazı boyutları açığa çıkmakta, bu durum, başka gizlenen noktalar da olabileceğini doğal olarak düşünen muhatapları, iyiden iyiye kuşkuya sevk etmektedir. Durumunu bu anlamda gizleme gereği duymayıp, tevekküle yaslananların ise belâdan daha emin oldukları göze çarpmaktadır.

Yani birilerinin şerrinden korkarak, dinin vize vermediği tavırlara hayatımızda geçit vermek, tedbir düşüncesinin meşrûiyet zeminini kaydırmak anlamına gelecektir. Ve bu tavır genellikle de, kişiyi maksadının aksiyle yüz yüze getirecek, umulmadık ibtilâlara mâruz bırakacaktır.

3- Dine düşman kesimin, duyarlı müslümanlardan tedirgin olması elbette kaçınılmazdır. Bizim burada dile getirdiğimiz husus ise böyle gizlilik üzerine oturtulmuş yöntemlerin, bu tedirginliği arttırdığıdır. Yoksa karşı cephe, bu dine omuz vermiş seleflerimizden de rahatsız olmuştur. Bunda garipsenecek bir durum tabiî ki yoktur. Ama duruşumuzu gizlediğimiz ve sevilme adına eğip büktüğümüz sürece, düşman kesimin tedirginliği artacak; bizim gizli emelleri olan bir topluluk olduğumuz şâyiası yayılacak ve en acı tarafı, bu durum, mütehayyirleri de bizden uzaklaştıracaktır. Bu mesele, Risale-i Nur’daki siyaset topuzu bahsi paralelinde düşünüldüğünde, kastımız daha iyi anlaşılacaktır. Bugün eline siyaset topuzu alıp meydana atlayanlar, kabul görme adına olmadık taklalar atmakla kalmayıp, hasbî değil hesabî görüntülerinden ötürü de birçok araf ehlini, dine soğuk bir mevziiye püskürtmektedir.

Din adına baştan ayağa dünyaya bulaşanlar, istediklerini yapsınlar; düşmanları asla onları, kendileri gibi görmeyecektir. Ayrıca bu durum, ortada olan insanları da, dâima bir samimiyet sorgulaması ile yüz yüze getirecek; yaklaşmalarını engelleyecektir.

4- Meşrûiyet kaygısı taşımaksızın ihtiyata müracaat edilmemelidir. Tedbirli davranmak, yani Risale-i Nur’daki ifadesiyle ‘sırran tenevveret’ düsturu, genel itibariyle normal zamanlarda yapılan bazı icraatların, her yerde ulu orta yapılmamasını, amelleri serrişte etme ve gereksiz nümâyiş gibi işgüzar tavırlara tevessül edilmemesini istilzam eder. Yoksa tedbirli oluşun, normal zamanda yapmadıklarımızı, görüntüyü kurtarma adına yapma gibi bir oportünist tavra karşılık geldiğini söylemek, herhalde isabetli olmayacaktır.

Ammar b. Yâsir’in (r.a), dili ile, dayatılan inkârı o an için kabullenmesi, zarurete müteallik ahkâmla te’lif edilebilir. Ancak bu vak’anın istismar edilmemesi, ‘zaruret’ kavramının çerçevesinin, bu işin ehli olanlarca belirlenmesine vâbestedir. Yoksa keyfîliğin önüne geçilmesi imkân hârici olacaktır.

5- Daha fazla tedbirli davranıp muhtemel zararları izâle etmeye gayret edenlerin hiç olmazsa, bir iktidar projelerinin olmadığı konusunda daha inandırıcı olmaları gerekmez mi?

Hem tedbirli oluşu, ‘saman altından su yürütme’ müfritliğine varacak ölçüde abartacaksınız; hem de baştan ayağa dünya ûmûruyla ve tek dünyalıların projeleri ile meşbû bulunacaksınız! Yani bir yandan –tedbir adına- etliye sütlüye karışmayan bir dindar görüntüsü verecek ve dünyevî güç peşinde olmadığınızı söyleyeceksiniz; bir yandan da her hal ve hamlenizle güce yatırım yapacaksınız!

Peki insanlar hangisine inanacaklar? Veya size nasıl güvenecekler?

İç-dış bütünlüğünden bu denli uzak bir anlayışla mı insan kazanacağız?

İnsanlar bizim dünya talebimiz olmadığına inanmıyorlar; bunu daha ne kadar görmezden geleceğiz?

Mütehayyirler, bizim beklentisiz oluşumuzdan emin değiller işte!

Tedbiri ikili oynamak olarak algıladığımız, konjonktürelliğe prim verdiğimiz günden beri kan kaybediyoruz.

Açık oynamıyoruz; kartları açıkça ortaya koymuyoruz; hile hurdayla iş görmeye çalışıyoruz. Ve en önemlisi her zaman bir B plânımız var. Bu nedenle insanlar, samimi ve hakikatli olan A plânımıza da itibar etmiyorlar.

6- Bediüzzaman’ın, mektuplarında yer yer, ehl-i dünyanın evhamının yersiz olduğunu dile getirdiği, çünkü kendisinin onların hülyalarına ortak olacak bir projesi olmadığını söylediği ehlinin mâlûmudur. Said Nursî, bunu söylerken, ehl-i dünyanın en büyük korkularından birinin, kendisinin dünyevî güç ve nüfuz elde etmesi noktasında olduğunun bilincindedir. Ve onlara, bu korkularının yersiz olduğunu söylemektedir. Bunu söylerken de alabildiğine tutarlıdır. Ef’ali ile söylemi, bu hususta da bütünlük arz eder.

Mesela o, dünyevî makamları, -dine hizmet adına dahi olsa- hedeflemeyen bir düşüncenin temsilcisidir. Bu şekilde, ehl-i dünyanın evhamının beyhude olduğunu fiilen de doğrulamaktadır.

Bir taraftan “ben de sizin gibiyim” mesajı vererek güya kaçırmamaya çalıştığı ehl-i dünyayı, bir taraftan örtülü bir şekilde dünyevî güce yatırım yaparak tedirgin etmenin, ne yaman bir çelişki olduğunun son derece farkındadır.

Gerçi yine de, çoğu muannidi, dünyevî emeller taşımadığı konusunda ikna edememiştir. Ama dikkat edilecek nokta, Bediüzzaman, ne bunu söylemekten geri durmuş, ne de amelleri ile kendisini yalanlamıştır. Peki bu ona ne kazandırmıştır?

Tabiî ki güven… Bugün ismi anıldığında, eğilip bükülmeyen bir iman kahramanı akla geliyorsa, bunun sebebi, yaşadığı dönemde dosta güven, düşmana korku salan hilesiz, arı duru hayatıdır.

Zaman, şu sözleri kulağa küpe etme zamanıdır:

“Benim gibi yirmibeş seneden beri hayat-ı içtimâiyeyi terk eden adama, ‘inad ediyor; bize muhaliftir’ denilmez. Haydi siyasî muhalif de olsa, mâdem tasdikinizle yirmi senedir dünya ile alâkasını kesen ve mânen yirmi seneden beri ölmüş bir adam yeniden dirilip faidesiz ve kendine çok zararlı olarak hayat-ı siyasîyeye girerek sizinle uğraşmaz; bu halde onun muhalefetinden tevehhüm etmek divaneliktir. Divanelerle ciddi konuşmak dahi bir divanelik olmasından, sizin gibilerle konuşmayı terk ediyorum. Ne yaparsanız yapınız, minnet çekmem.” (Emirdağ Lâhikası-I sf. 233)