Tecdit Misyonunda Denge Faktörü

MURAT TÜRKER                                                              01.11.2006

Bir ara gündemi, millî ve genel kabul görmüş değerlere yönelik çirkin saldırılar işgal etmişti. Söz konusu saldırıların en önemli ve kışkırtıcı ritüelleri, hatırlayacaksınız, bayrak yakma, çiğneme gibi provokatif dozu yüksek eylemlerdi.

Kamuoyunda infiale sebebiyet veren bu tür fiillere nasıl tepki verileceği konusunda bir kafa karışıklığı olduğu da gözlerden kaçmıyordu. Aynı fikrî kargaşa malûm ‘karikatür krizi’ vesilesiyle de gündeme geldi.

Bayrağımızı ayaklar altına alan sergerdelerin ve bu tür ajite edici tüm olayların fâillerinin –kanuni tecziye dışında- nasıl cezalandırılacağı ile ilgili bence en mâkul önerilerden birini Mahir Kaynak seslendirmişti sanırım.

Yapılacak en iyi iş, provokatörleri yok saymaktı. Amacı kamuoyunun dikkatini çekmek olan ve toplumsal galeyana oynayan bu meş’um şahısları kale almak ve ona göre tavır belirlemek onların ekmeğine yağ sürmek olacaktı.

Dahası ülke, iki kendini bilmezin rahatlıkla karıştırabileceği kadar diken üstünde mi olmalıydı?

Lafı getirmek istediğimiz nokta, yanlış bir teorik zemine oturtulmuş veya tamamen aklî zeminden mahrum fikir ve uygulamalara mukabele etmenin yönteminin onların hareket ettiği sahaya inmek olmadığı hususudur. Aksi takdirde yanlışa yanlışla mukabele etme gibi bir hataya düşülmekte ve kurallarını başkalarının koyduğu bir oyuna alet olunmaktadır.

Bu tür olgulara güya onların dilinden cevap verenler temelde iki kritik hata yapıyorlardı.

Birincisi, düşmanlığı müseccel ve saldırıları planlı bir güruhu muhatap kabul edip gündemde tutuyorlardı; ki onların yegâne amacı da gündem oluşturmaktı.

İkincisi ilmî disiplin ve teorik arka plandan yoksun bu tür yaklaşımlarla mücadele etme adına çoğu zaman ‘mukabele-i bil misil’ yapılıyor ve tenkit edilen hususlar irtikâb edilmeye başlanıyordu.

Oysa ki provoke etmeye mâtuf oyunlara gelinmeden, inanılan doğruların seslendirilmesi ve yaşanması, daha da önemlisi mücadelede bir ‘orta yol’ tutturulup dengenin yakalanması zor olmasa gerekti.

Bize ve değerlerimize savaş açmış her kesime karşı mücadelenin sağlam bir zeminde yürütülmesinin en önemli şartı denge ve itidaldi.

Yanlışı gören ve bilinçli bir saldırıya mâruz kalan mü’min öncelikle oyuna gelmemeliydi. Fevrî çıkışlarla düşmanına hizmet etmemeliydi. Öte yanda pasif bir konuma mevzilenip ‘bana ne’ci biri de olmamalıydı. Doğru olan hedefine yine doğru vesilelerle ulaşma azmi içinde olmalıydı.

Hatalardan ders alınmalıydı.

Modernitenin dayatmalarına getireceğiz lafı. Ve bu dayatmalara ve dayatılan olguların terviç edilmesine rağmen mücadelesi ile ayakta kalmayı başaranlara. Onların kuşandıkları dengeye.

Özellikle bir tecdit hareketinin lâzım-ı gayr-ı mufârıkı olan itidal hasletine…

Kamuoyunda cereyan eden provokasyonlara gösterilen tepkilerdeki yanlışlar gibi modern değerlerle karşı karşıya kalan İslâm dünyasında mukabil olarak geliştirilen itirazlarda da benzeri yanlış tutumlar sergilenmiştir. Dengeyi tecdit ve temsil misyonunun merkezine yerleştirenler bunun istisnasıdır.

‘Modern tasallut’la mücadele edenlerin, modernizmin temel tezlerini kabul edip doğrulaması ve inancını onaylatma gayreti içine girmesi kelimenin tam anlamıyla ilk düğmeyi yanlış iliklemektir. Bu, yanlışlıklar zincirinin ilk halkasıdır.

Dinin özünde modern değer yargıları ile çelişen herhangi bir şey olmadığını, problemin geleneksel bazı uygulamalarda olduğunu söyleyenler ve sorunu üreten faktörü geleneğin din gibi algılanması olarak işaretleyenler, yani ‘özür dileyici’ tavrın mümessilleri, ilk düğmeyi yanlış iliklemişlerdir. (Ernest Renan’ın 19. yüzyılın son çeyreğinde gündeme getirdiği İslâm’ın terakkiye mâni olduğu tezi, Cemaleddin Afgani’den Namık Kemal’e kadar birçok düşünür tarafından benzer bir kompleksle yanıtlanmıştır.)

Modernizme, benzer argümanlarla cevap yetiştirme gayreti içerisindeki ‘toptan redçi’ler ise meseleyi alabildiğine üst seviyede gündemde tutarak ve neredeyse konuyu tek meseleleri hâline getirerek –istemeden de olsa- Modernitenin içimizde iyice dal budak salmasına neden olmuşlardır.

İlber Ortaylı’nın ifadesiyle, “modernleşmenin muhalifleri de modernleşmeciler kadar olayın içindedir. Kullandıkları tez ve savunma yöntemleriyle reaksiyonerlerin kendileri de modernleşmişlerdir.”

Bir uç kutup bir başka uç kutbu doğurmuş; birileri değerlerini dayatılanlara göre revize ederken, birileri her yeni olanı kötüleme süpürücülüğüne yaslanmıştır.

Ve yanlış bir mecrada ilerleyen fikrî müsademeler neticesinde içimizde bir taraftan ‘müslüman modernistler’, bir taraftan da ‘arkaik mutaassıplar’ boy vermiştir.

Olan imanın tehlikede olduğu bir dünyada yaşayan mütehayyir müslümanlara olmuştur. Yaşanan tam bir kafa karışıklığıdır. Bir yandan küfrün dört koldan fen ve felsefe yordamıyla tehacümü, bir yandan dâhildeki düşünsel savruluşlar…

Yine de denge ve itidal temelli bir çıkış yolu bulunabilmiştir. Mezkûr zihin bulanıklığını ortadan kaldıran, kolektif tereddüt ve şaşkınlığı izale eden, ‘tecdit’ misyonunu hakkıyla îfa edenler ümmetin önündeki tıkanıklığı açmışlardır.

Bu misyonun temsilcilerinden biri Hüccetü’l İslâm İmam Gazâlî’dir. Eylül-98’de İstanbul’da Bediüzzaman Sempozyumu vesilesiyle sunduğu tebliğinde Prof. Oliver Leaman, bu hususu şöyle dile getirir: “Gazâlî’nin yaptığı, ilgili zamanda moderniteyle özdeşleşen her ne ise, onun toptan reddi değildir. Onun felsefeyi reddetmede kullandığı strateji, bir sistem olarak felsefenin insanı dalâlete sevkettiğini göstermek değil, bizâtihi filozofların, felsefeyi, sistemin kendisiyle uyum içinde olmayan istikametlerde ele aldıklarını vurgulamaktır. Bu ihyânın temel bir temasıdır ve stratejik açıdan çok etkili bir hareket tarzıdır. Gazâlî ve halefleri, karşı çıktıkları düşünce sistemiyle doğrudan karşı karşıya kalmak yerine, bu sistemin mâhiyetini izah eder ve onun bir düşünce sistemi olarak kendi terimleri dâhilinde kendisiyle tutarlı olmadığını göstermeye çalışırlar.”

Bediüzzaman’ın felsefeyi nübüvvetle barışık olan ve olmayan diye ikiye ayırması da bu düşünce geleneği içinde ifade edilebilir.

Üstad rasyonalistlerin tezlerinin merkezî kavramı olan ‘akıl’ı ele alırken de aynı dengeli üslûbunu korur. Prof. Leaman’ın ifadesiyle, “Nursî entelektüel açıdan zengin olan bir din biçimini savunmaktadır. Akla dayalı olan ama yalnız akla dayanmayan bir din. İhyâ stratejisi, dinin prensiplerinde akla ters gelen bir şey olmadığını, aksine aklı başka her şeyin üstünde bir konuma çıkararak akla ters düşenin materyalist felsefe olduğunu ifade eder. Risale-i Nur’da, İslâm’ın açıklanabilen veçheleri ile ilmi ancak Allah’a mahsus nihaî bir açıklaması bulunan veçheleri arasında hoş bir denge vardır. Bu dengeyi doğru anlamak önemlidir; çünkü eğer biri dindeki her şeyi bizim anlayışımızca erişilebilirmiş gibi sunarsa, dinin gizemi ortadan kalkar; yok eğer biri çok daha fazlasını İlâhî bilgiye münhasır bırakırsa, bizim bileceğimiz çok az şey kalmış olur. Bir eseri başarılı bir ihyâ eseri kılan şey, dinin muknî prensiplerini, ümmetin üyelerine genel olarak erişilebilir bir format içerisinde ifade etmesidir; ve Nursî’nin bunu başardığından şüphe edilemez.”

Yine Prof. Obert Voll, bir oryantalistin ‘yedi semâ’ ile ilgili ayetlere sataşmasına mukabil Bediüzzaman’ın verdiği cevapta bilim-din ilişkisine dikkat çektiğini dile getirir. Cevabın üslûbu son derece dikkat çekicidir. Said Nursî, rasyonalist ve fundamentalist söylemin karşılıklı iddialaştığı, ayetlere sadece zâhirî anlamıyla nazar edildiği yorumlara itibar etmemiş ve benzeri çatışmacı bir üslûbu kullanmayı denememiştir. Bunun yerine ayetlerin anlam katmanlarına dikkat çeken dengeli ve mûtedil bir yaklaşımı tercih etmiştir.

Suyûti’nin genel kabul görmüş formülasyonuna göre müceddid, şahsı, talebeleri ve bağlıları vâsıtasıyla geniş bir etki ortaya koymalıdır. Ona göre bizzat tanımı gereği, müceddid başarılı olmalıdır; başarısız bir müceddid kavramıyla çelişki hâlindedir.

Bu ölçüler dikkate değerdir.

Yazıyı, bir İngiliz mühtedî olan Dr. Colin Turner’ın sözleriyle noktalayalım: “Yıllar süren araştırma ve karşılaştırmalarım sonunda inancım odur ki; Risale-i Nur, Kur’an’ı Resulullah’ın (s.a.v) murad ettiği gibi tefsir eden, modern insana musallat olmuş asıl tehlikeli hastalıkları teşhis edip kalıcı tedavi çareleri sunan kendi içinde yeterli ve şümullü yegâne İslâmî eserdir. Bu yüzden Risale-i Nur müellifinin hiçbir şüpheye yer bırakmayacak şekilde müceddid ünvanına lâyık olduğuna inanıyorum. Zamanının yegâne müceddidi olup olmadığını, yahut Risale-i Nur’un yegâne tecdid eseri olup olmadığını bilemem; ama yarı ömrümü alan arayışlarım sonucunda, müceddid ünvanına Risale-i Nur müellifinden daha lâyık bir kimseyi bulamadığımı söyleyebilirim.”