‘Sünnî Açılımı’na da Sıra Gelir mi?

MURAT TÜRKER                                                              30.01.2008

Bu topraklar, kendisini mezhep, meşrep ve/veya etnisite üzerinden hayata geçirilen ayrımcılıkların nesnesi olarak gören yığınların öykülerine fazlasıyla âşinâdır. İnancından, kimliğinden hareketle insanların ikinci sınıf muâmelesine tâbi tutulmaları, bu coğrafyada nice zamandır âdiyattan sayılır.

Devlet seçkinleri, pozisyonlarını mevhum bir düşman telakkisi üzerinden tahkim etmeyi itiyat edinmişlerdir.

Ülkeyi terk etme idmanlarında boy gösteren mâlûm azınlığın mâruz kaldığı pozitif ayrımcılığa bir mim koyunuz; bu ülkede ‘kalabalıklar’ her dâim negatif ayrımcılığın hissedarı konumundadırlar.

Laikliğin tehlikede olduğu (!) 28 Şubat süreci, yeşil sermaye yaftalamasının yedeğinde hayat damarları kesilen müteşebbislerle, illüzyonik atraksiyonların paralelinde keselerini dolduran haramzâdelerin ülke gündemine oturduğu zaman dilimine tekabül eder.

Fakat son zamanlarda bu çizginin inkıtaa uğradığı izlenimini doğuran gelişmeler yaşanmaktadır.

‘Kürt realitesi’nin tanındığının devletin en yetkili ağızlarınca dillendirilmesi ve emekli generallerin Güneydoğu politikalarına yönelik özeleştirileri bu cümledendir.

Kezâ kısa bir süre önce gerçekleşen iftar dolayımında gündeme gelen hükümetin ‘Alevî açılımı’ da bu bağlamda değerlendirilebilir.

Tüm bunlar, yıllardır vatandaşlarını bir tehlike söylemi üzerinden kuşatan otoriter ve buyurgan devlet tasavvurunda bir kırılmanın ifadesi olması bakımından olumlu olarak nitelendirilebilecek gelişmelerdir.

Yanlış anlaşılmasın. Bu ülkede haksızlığa uğramış, mağdur olmuş bir tek ferdin dahi kalmaması öncelikle bizi mutlu eder. Alevîler de bu ülkenin aslî unsurudur ve sırf aidiyetleri sebebiyle haksız bir muameleye tabi tutulmuşlarsa gereği yapılmalıdır.

Ama bir şey sizin de dikkatinizi çekmiyor mu?

Azınlık olarak tavsif edilen kesimlerin hak ve talepleri konusunda bir hayli titizlenen yönetici irâdenin, bu ülkenin çoğunluğunu ıskalıyor oluşunda sizce de bir garâbet yok mu?

Acaba gözlerimiz, hükümetin hayata geçireceği bir ‘Sünnî açılımı’na da tanıklık edebilecek mi?

Yoksa çoğu zaman olduğu gibi bu ‘kahir ekseriyet’, zaten kazanılmış sayılmanın, cepte keklik olarak görülmenin ızdırabına mı terk edilecek?

Değerleri değişik platformlarda türlü tahkir ve tezyiflere muhatap kılınan, sorunlarının çözümü sürekli mevhum bir vakte tehir edilen bu kesimin sesine de kulak veren olacak mı?

Ülke yönetimine vaziyet eden siyasî elitler, hâlihazırdaki politik kariyerlerini borçlu oldukları mütedeyyin insanları ne zaman hatırlayacaklar?

Acaba on yıllardır izleyenlere mağduriyetin fotoğrafını sunan geniş yığınların müsbet harekete ayarlı ve taşkınlığın her türünden uzak muhalefet üslûbları mı idârecilerimizi rehâvete sürüklüyor?

Ama şu gayet iyi bilinmelidir ki, müslüman, bir delikten iki defa ısırılmaz; bu nebevî bir beyandır. Hiç kimse, özellikle de siyasîler, müslüman duyarlılığını ve mü’min ferasetini yabana atmamalıdır.

Politik tarihimiz, ikbâlin idbâra evrildiği örneklerle âlûdedir.

Son olarak, Diyânet’te Alevîliğe şube açma girişimleri, zımnen, teşkilatın Sünnî akidenin temsilciliğini bihakkın yerine getirdiği varsayımına yaslanmaktadır. Ancak kurumun dinî ahkâmın tarihselliği konusundaki yaklaşımı, diyalog bahsindeki duruşu ve kadın konusunda bir hadis ‘ayıklama’ ameliyesinin mümessilliğine soyunması gibi veriler, bu varsayımın ciddi anlamda sorgulanmayı hak ettiğini gösteriyor.

Velhâsıl, geleceğin sosyologları bugünleri mercek altına alıp ‘bir zamanlar gadre uğratılmışlar’ın listesini hazırladıklarında, en üst sıralara mütedeyyin kitleleri yerleştireceklerdir; hiç şüpheniz olmasın.

Ancak bu insanların mağduriyetlerinin en mümeyyiz vasfı, –teşbihte hata olmasın– ‘şiddet-i zuhurundan gizli kalmış olmak’tır.

Not: Geçen haftaki yazının içeriğinin devamını haftaya ele alma niyetindeyim. Yukarıdaki yazı, güncel bir zamanlamayı hâizdi ancak şimdi yayımlamak nasip oldu.