Sözü İstimâl Edenler, Sözü İstismar Edenler

MURAT TÜRKER                                                              10.07.2007

En büyük bahtsızlığımız, sözün değer kaybettiği bir dönemde neş’et etmiş olmamız mı acaba?

Aslında iki taraflı bir problem, yaşadığımız…

Bir yandan aksiyonerliklerini nazara vererek, sözün gücüne sarılanları tahkir ve tezyif edenler…

Diğer taraftan sözün hakkını verdiği halde, amelî plânda gabîleşenler…

Söylem ve eylem dengesinin hakkını verebilmek ise her babayiğidin harcı değil.

Bugün sözü öne çıkardığımız demlerde bile bir sorunla yüz yüze geliyoruz.

Bazılarımız sözü ‘istimâl’ ederken, bazılarımız ‘istismar’ ediyor.

Ve söz, en çok onu istismar edenlerden inciniyor.

Hakikate yelken açmanın en müessir yolu sözü istimâl ise, hakikati rencide etmenin en kestirme yöntemi de sözü istismar etmektir.

Sözü istismar etmek, sözden yararlanmak demektir. Menfaat icabı söze, aslında söylemediğini söyletmektir.

Siyak sibak bütünlüğü gözetmeksizin sözü kalıp olarak cımbızlayıp, oradan eylemlerimize meşruiyet ürettiğimizde en çok ‘söz’ü değersizleştirdiğimizi, en çok ‘söz’e ihanet ettiğimizi daha ne zamana kadar görmezden geleceğiz?

Bunla ilgili verilebilecek onlarca örnek var.

Fikir verme adına bir iki tanesini zikretme niyetindeyiz.

Meseleye kuşatıcı bir perspektif kazandırmak ise bu yazının sınırlarını zorlayacak mâhiyettedir.

Mesela Bediüzzaman’a ait “Evet, her söylediğin doğru olmalı; fakat her doğruyu söylemek doğru değil.” sözü de, tokat yeme meselesi de, anlatımımıza misal teşkil edebilecek şekilde istismar edilebilmektedir.

Kişinin yarar-zarar dengesini gözeterek bazı doğruları o an için söylemekten ‘kendi irâdesiyle’ imtina edebileceği bir duruma atfen söylenmiş “Evet, her söylediğin doğru olmalı; fakat her doğruyu söylemek doğru değil.” sözüne acaba biz nasıl bir anlam yüklüyoruz?

Bediüzzaman, olayın teorik veçhesini dile getirmiştir. Burada nirengi noktası, hâdise somutlaştığında, ‘doğruyu zikretmeme’ kararını kimin vereceğidir. Eğer birileri bu sözü, işine gelmeyen doğruların dillendirilmemesi için bir gerekçe olarak dayatmaya başlamışsa, o noktada bir istismardan söz etmek herhalde yanlış olmayacaktır.

“Bu söylediğin bizim bir yanlışımızı deşifre ediyor ama bunu dile getirme! Çünkü her doğruyu söylemek doğru değildir!” yollu yaklaşımlar, bu ümmetin hakikati ifade melekesini aşındırmaktan başka bir işe yaramıyor.

Üslûb inceliğine, sözü muvazeneli istimâle, tartarak sarf-ı kelâm etmenin ehemmiyetine atıf yapan beliğ bir söz, maalesef tahakkümü meşrulaştırmanın aracı hâline getiriliyor.

Tokat yeme meselesinde de aynı rahatsız edici mantığı görmek mümkün. Tokat yemek, ya bir iç muhasebe neticesinde, Allah’ın hoşnutluğuna mugâyir bir fiili işleyen şahsın kendi varacağı; ya da başkasının vardığı böyle bir sonuca fikren iştirak edeceği durumlara karşılık gelen bir olgu değil midir?

Bunu başkalarının üzerinde bir Demokles kılıcı edası ile sallamayı, istismardan daha güzel açıklayan hangi kavram vardır?

Tokat yeme düşüncesi, içe doğru derinleşme ile ilgili, sarsıcı muhasebelerin vuku bulduğu bir iklimin meselesidir. Kendisini bunca nimet ile perverde eden Zât’a (c.c) karşı mahcub edici bir konum ihraz eden fert, nedâmet hissi ile bir muhasebe yapar ve Rabbinin kendisini her şeye rağmen terk etmediğinin idraki içerisinde, şefkatli bir tokat yediğine hükmedip şükürle iki büklüm olur. Tokat yeme kararı, böyle içe doğru derinleşilen bir vetirenin neticesidir. Meseleyi, başkalarını psikolojik cenderelerin içinde sıkıştıracak tarzda ele alıp, olaya bir tahakküm boyutu katanlar, ne yazık ki istemeden de olsa doğruyu yanlışa âlet ediyorlar.

Meseleyi gündeme getiren Bediüzzaman bile muhatapların izni muvacehesinde hareket ederken –ki burada izin, muhatabın tokat yediği fikrine iştiraki anlamına gelir; müellifin herhangi bir dayatması sözkonusu değildir- bize düşen, böylesine derunî bir meseleyi, kısır hesapların konusu hâline getirmemektir.

Üstelik şefkat tokadı yemek, belli bir makamı ihraz etmiş eşhas için sözkonusu olabilir. Olur olmaz her durum için devreye sokulması, olgunun bayağılaşmasını netice vermektedir.

Yine bu tür bir söz istismarına, “Hayr-ı kesir için şerr-i kalil kabul edilir. Eğer şerr-i kalil olmamak için, hayr-ı kesiri intaç eden bir şer terk edilse, o vakit şerr-i kesir irtikâp edilmiş olur.” ifadesinde de rastlamak mümkündür. Bediüzzaman’ın ‘usûl-i müsellemedendir’ diyerek nazara verdiği mezkûr düstur, karşılaşılması kaçınılmaz iki olumsuz durumdan daha az zararlı olanı tercih etmeye dönük temel bir ölçü getirir. Burada dikkati çekmesi gereken iki husus vardır. Zaten yapılagelen istismarlar da, bu iki hususun ıskalandığı durumlarda ortaya çıkar.

Birincisi, mezkûr düstura göre şerr-i kalilin irtikâbı, ‘yüzleşilmesi kaçınılmaz’ iki durumdan daha az kötü olanı (ehvenüşşer) tercih etme durumunda söz konusu olabilir. Burada kilit nokta, iki kötülükten birinin mutlaka tahakkuk edeceğinin tebârüz etmiş olmasıdır. Yoksa gerçekleşmesi muhtemel bir şerri önleme adına, mevcut maslahat terk edilerek şer irtikâp edilemez. Yine Bediüzzaman tarafından dile getirilen “Muhakkak maslahat, mevhum mazarrata feda edilemez.” düsturu bu hükmü mûciptir. Aksi takdirde, göze kestirilen mevhum bir maslahatın gerçekleşebilmesi adına, ‘hayr-ı kesirin tahakkuku için şerr-i kalili irtikâp ediyoruz” savunmasının yedeğinde dinin onay vermediği bir takım adımlar atılabilir. Bu durum da, daha önceki bir yazımızda zikrettiğimiz, İmam-ı Gazalî’nin Tehâfütü’l Felâsife’sindeki sözünü akla getirir: “İslâm’a İslâm’ın onaylamadığı bir yolla yardım etmek isteyen kimsenin zararı, İslâm’a İslâm’ın onayladığı bir yolu kullanarak zarar verenin zararından daha büyüktür.”

İkinci boyut, meselenin kavramsal çerçevesinin tanzimi ile ilgilidir. Bir şerrin büyüklüğüne ya da küçüklüğüne, hangi vazifenin değerler hiyerarşisinde daha üstte bulunduğuna karar verilirken ölçütümüz nedir? Meşruiyet gibi bir üst değere sadakat kaygısı gütmeksizin, herkesin kendi dünyasında belirlediği ‘önem sırası’na binâen, dinin tasvib etmediği atraksiyonlara girişmesinin ne denli vahim sonuçlar doğurduğu ehlinin mâlûmu değil midir?

Kaldı ki, Bediüzzaman gibi sergüzeşt-i hayatı ve ahkâmın icrâsı noktasındaki titizliği göz önünde olan bir zâtın genel tavrını yok sayma pahasına, sözlerinden onun asla murâd etmediği anlamlar çıkarmanın, mirasçısı olma vasfı ile te’lif edilmesi bir hayli zor görünüyor.

Bunları söylüyoruz; çünkü sözün bu ölçüde değer kaybettiği, beylik ifadesiyle sözün gücünün, saltanatını, gücün sözüne terk ettiği böyle bir vasatta, sözü ait olduğu irtifaya yükseltecek olanların, işe, sözün istismarını engelleyerek başlamaları gerektiği gerçeğinin idrakindeyiz.

Bizler, sözü gücün emrine vermekten vazgeçmediğimiz müddetçe, ‘beyân’ın mâkûs talihi sürgit devam edecek.

Söze sadakat en temel umdelerimizdendir.