Seküler Dünyada ‘Bayram’ı Yaşamak veya Nurcularda Şeriat Vurgusu Azaldı mı?

MURAT TÜRKER                                                              21.09.2009

Akif Emre Yeni Şafak’ta Kemalistlerin İslâmcılarla barışını anlatmış son yazılarından birinde…

Ne kadar radikal bir söylemle ve geçmişi bütünüyle silme iddiasıyla yola çıksa da hiçbir devrimin köksüz olamayacağından, mutlaka kendisine tarihsel süreç içerisinde bir meşrûiyet zemini teşkil etmek zorunda oluşundan bahseden Emre, Cumhuriyet seçkinlerinin de Osmanlı üzerinden bir meşrûiyet tesisi çabasına girdiğinden söz ediyor.

Osmanlı’yı âdetâ yok sayan ve kelimenin tam anlamıyla bir ‘redd-i miras’a soyunan çevreler, bugün, konjonktürel gerekçelerle tavır/söylem değiştirmiş, geçmişe uzanan ve diğer ucu Osmanlı’ya ulaşan bir köprü kurmuşlardı. Ne kadar ortadan kaldırılmaya çalışılsa da el’an değişik tezâhürleriyle varlığını sürdüren ‘Osmanlı gölgesi’ itmişti onları bu çabaya…

Bükülemeyen bileğin öpülmesi meselesi…

Kemalist elitlerin, etkilerini silemedikleri Osmanlı mirasını, kendi kafalarındaki formata uydurarak kabullenmelerinden ve dolaşıma sokmalarından dem vuruyor Akif Emre…

Elbette varlığı kabul edilen ve referans alınan Osmanlı, gerçek değil, bir kurgu…

Osmanlı’ya uzatılan bu zeytin dalının bugün İslâmcılara da uzatıldığı, Emre’nin bir diğer tesbiti…

İslâmcıların varlığı, karşı çıkılamaz bir realite olduğuna göre ve böyle külliyetli bir çoğunlukla kılıçları çekercesine mücadele akıl kârı olmadığına göre, Kemalistler süreç içerisinde İslâmcı denilen kitle ile bir uzlaşma zemini oluşturmak durumunda kalmıştı Emre’ye göre…

Fakat bu öyle kurgusal ve zorlama bir uzlaşma idi ki, mutabakatın bir tarafı olarak adı dışında herhangi bir niteliği İslâmcı olmayan tipolojiler arz-ı endâm etmişti.

Nasıl ki barışılan ve varlığı kerhen de olsa kabul edilen Osmanlı, kurgusal ve asliyetinden uzak bir keyfiyeti hâizdi; tıpkı onun gibi sistemle uzlaşan veya sistemin bağrına bastığı İslâmcılar da, aslında Kemalist seçkinlerin zihinlerinde yaşattıkları din modelinin bayraktarlığına soyunmuş, etiketleri dışında sahih İslâm anlayışıyla bağları kalmamış ‘nevzuhur’ unsurlar idi.

Özetle ve meâlen bunları söylüyor Akif Emre…

Ben de işin müslümanlara bakan yanını biraz açmak istiyorum.

Bundan önceki yazılarda da değindik; modern zamanın müslümanlarının ciddi bir ‘duruş’ sorunu var.

Esen rüzgâra göre yer ve yön değiştiren, çağın hâkim değerlerini veri kabul ederek inancına temel teşkil eden ilkeleri sorgulayan edilgen bir profilden söz ediyoruz…

İtirazı değil uyumu öne çıkaran bir miyopluk bu…

Sistemle yaka paça değil sarmaş dolaş olmaya şartlanmış, böyle yaparak sonuç alacağına ‘inandırılmış’ ve yönlendirilmesi kolaylaştırılmış bir mü’min prototipi ile yüz yüzeyiz.

Meseleyi biraz somutlaştıralım…

Bir gönül dostumla sohbet ediyoruz bu ‘mübarek’ bayram günü; bir câmiin bahçesinde çaylarımızı yudumlarken…

Sekülerliğin pençelerinin bizi ne denli kuşattığından söz ediyoruz…

Ve dostum bence çok önemli bir hususun altını çiziyor…

“Hocam” diyor; “eski bayram mesajları ile şimdikiler arasında bile kaydedeğer bir farklılık var.”

Ve devam ediyor: “Artık ‘Ramazan bayramınız mübarek olsun’ diyenlerimizin sayısı azaldı. Mesajlar genelde hiç Ramazan vurgusu taşımayan, ‘mübareklik’ türünden dinî tonlar da içermeyen tarzda kurgulanır oldu. Mesela ehl-i dinin astığı tebrik afişlerinde, telefon mesajlarında bu sene daha çok ‘Bayramınız mutlu olsun’ veya ‘Nice bayramlara’ türünden terkiplere rastlıyoruz.”

Doğru söylüyordu…

Bayram olgusunu da seküler bakışa kurban eden bir savrulma yaşadığımız doğru değil miydi?

Bayramı dinî boyutundan mümkün olduğu oranda soyutlayıp, sosyal hayatın yoruculuğuna açılan bir neşe parantezine dönüştüren ve ‘herkese mâl ediyoruz’ kandırmacasıyla içeriksizleştiren bir dejenerasyon değil miydi şâhit olduğumuz?

Niye artık ‘bayram münasebetiyle iki gün kapalı’ olan dükkânlara eskisi kadar sık rastlamıyorduk acaba?

İşi, başarıyı, daha çok kazanmayı merkeze alan nevzuhur bir hayat algısının müslümanları bu türden bir yozlaşmaya sürükleyeceğini neden öngöremedik acaba?

Bayram gibi dünyamızda farklı tezâhürleri olması gereken bir zaman dilimini bile kazanma hırsı yüzünden yok sayan tasavvur körlüğü bize nereden ârız olmuştu?

Dostum bir de şunu söyledi: “Hocam, dikkat edelim artık laik kesim de mesajlarında ‘Şeker Bayramı’ dememeye başladı. Biz ‘Ramazan’dan onlar da ‘Şeker’den vazgeçti; ‘bayram’ ortak paydasında kardeş kardeş uzlaşıverdik!”

Akif Emre’nin bahsettiği barışın bir tezâhürü de buydu işte…

Bununla ilintili bir başka husus da ne zamandır benim dikkatimi çekiyor: Nurcularda ‘şeriat vurgusu’nun yok denecek kadar azaldığının da farkında mısınız?

Elbette genelleme yapmayalım; ‘kahir ekseriyetinde’ diyelim…

“Nurcular şöyle, nurcular böyle…” diyerek ahkâm kesmek ve nefsimi tebrie ederek başkalarını mahkûm etmek değil derdim…

Ama “Şeriatın bir hakikatine bin rûhum olsa fedâ etmeye hazırım” diyen bir Üstad’ın talebeleri olarak yer yer öz eleştiri yapmalı değil miyiz?

Bunu biraz da şunun için söylüyorum: Bugün bünyemizi saran bu seküler buhrana meydan okumaya en ehil fertler, yaşadığı devrin hâkim cereyanlarına en mânidar direnişi sergilemiş bir ‘Ehl-i Sünnet âlimi’nin talebeleri olabilir diye düşünüyorum.

Halâ da bu şans ve imkânımız var…

Ama ağzımızı açtığımızda Avrupa Birliği’nden söze başlıyorsak, demokrasi hâvâriliğini abartmaya başlamışsak, kendimizi neo-liberal terminolojiye mahkûm etmişsek işimiz biraz zor görünüyor…

Ahkâmdan hiç söz etmiyorsak…

Cihadı kaleme indirgemişsek…

Kayda değer bir itirazımız yoksa…

Tek dünyalılar bizden rahatsız değilse…

“Dünyanız başınızı yesin” diyemiyorsak…

İşimiz zor demektir…

Ben basit bir bilgisayar taraması yaptım: Risale-i Nur’un arama motoruna ‘şeriat’ yazınca karşınıza tam 460 –yazıyla dört yüz altmış- sonuç çıkıyor.

Sizce de biraz fazla değil mi!?