Seçim Tartışmalarına Derkenar

MURAT TÜRKER                                                              04.06.2011

Bu yazı, seçim sürecinin yaşandığı vasatta, herhangi bir siyasî tercihi öne çıkartmak için kaleme alınmadı.

Daha genel bir çerçeve çizmek adına, ehl-i dinin sürece bakışı ve yüklediği anlam bağlamını masaya yatırmakta fayda var.

Şöyle basında yazılıp çizilenlere kabaca bakıldığında, seçime dâir analizlerin belli başlı eksenlere paralel olarak ilerlediği müşâhede ediliyor.

Muhafazakâr ya da mütedeyyin olarak adlandırılan kesimlerin yaklaşımlarında da üç aşağı beş yukarı benzeri eğilimler belirleyici oluyor.

En genel şekliyle, seçimi darbeci zihniyetin tasfiyesi ve ülkenin demokratikleşmesi önündeki engellerin bertaraf edilmesi adına tarihî bir fırsat olarak gören, son derece yaygın bir bakış açısı var.

Liberal eğilimleriyle temâyüz etmiş yazar mâkulesine ilâveten, muhafazakâr etiketiyle arz-ı endâm etmiş ve kimliğini dinî aidiyetleri üzerinden ifadelendiren kalemler de bu yaygın anlayış paralelinde okuyorlar süreci…

Aralarında bu seçime “Yüz yıllık tarihî fırsat” muamelesi yapanlar bile var.

İttihad Terakki kurmaylarından başlattıkları tahlillerini, bu ülkede cârî olmuş tüm darbeleri de içine alacak şekilde genişleten işbu teorisyenler, tüm bu anti demokratik vetirelerle hesaplaşma adına bu seçimin göz ardı edilemeyecek kertede ehemmiyetli olduğu tezini öne çıkarıyorlar.

Tanık olduğumuz bu zihnî çerçeve, demokratikleşme denilen olguyu ehl-i dinin ne ölçüde içselleştirdiğinin –yoksa bayraklaştırdığının mı demeliydim!- tezâhürü olarak karşımızda duruyor.

Daha önce de altını çizdik: Aklı başında ve insânî melekelerini yitirmemiş hiç kimsenin, yıllardır ülkenin altını oyan bu ‘komitacı’ zihniyetin tasfiye edilmesine bir itirazı olamaz.

Kamuoyunda el’an mütedâvil olan liberal tezlere râm olmakta beis görmeyen ‘dindar’ kalemler de, kendi eğilimlerine paralel şekillenmeyen bir seçmen tercihinin, dolaylı yoldan ve istemeden de olsa işbu darbeci mantalitenin önünü açacağı iddiası üzerinden mantıklarını tahkim ediyorlar.

Ve bu tehâlükle kaleme aldıkları yazılarında, seçmenlerin önünde, farklı partilerin yer aldığı bir siyasî çeşitlilikten ziyâde, darbeci zihniyete evet mi, hayır mı dendiği ayrışmasını belirleyen bir tercih ikilemi olduğunu savunuyorlar.

Yüzeysel bir bakışla atf-ı nazar edildiğinde, iç enerjimizi hebâ eden ve ülke insanının kanını emen bu çarpık ve tehlikeli zihniyetle mücadele söylemini merkeze alan bu nokta-i nazarın fevkalâde câzip olduğu iddia edilebilir.

Fakat daha derin ve kuşatıcı bir analizle meseleye yaklaşıldığında, hâdisenin daha farklı ve dikkate alınası boyutları da olduğu anlaşılacaktır.

Bir defa, onca bâdireden sonra ülke müslümanlarının üst hedef çıtası olarak demokratik bir vasata ‘tav olmalarında’ ifadesini bulan zihnî gerileme, her şeyden daha çok üzerinde durulmayı hak ediyor.

Ehl-i dinin merkeze aldığı mücadele dili ve hedef ittihaz ettiği toplum modeli, ehlileştirilmiş ve temel iddialarından yüz geri etmiş bir tasavvurun ipuçlarını sunuyor.

İfade özgürlüğünün tam mânâsıyla tesis edildiği ve demokratik teâmüllerin işler kılındığı bir toplum tahayyülü, bugünün müslümanlarının zihinlerinde yaşattıkları ‘nihâî sonuç’ ile fevkalâde uyum arz ediyor.

‘Hukukullah’ diye bir gündemin, fiiliyatı bırakalım, zihinlerde bile ciddi kan kaybettiği günleri idrak ediyoruz.

İslâm’ı bir bütün olarak hayata hayat kılma gibi bir bakış açısına, pragmatik ve politik gerekçelerle bile olsa, yer vermek ve atıf yapmaktan imtinâ eden siyaset müessesesine bu ölçüde kritik bir anlam yüklemekte ifadesini bulan naif tutum, fikrî savruluşumuzun hangi raddelere uzandığını âşikâr kılıyor.

Kaldı ki, yakınıp durduğumuz gayr-ı İslâmî uygulamaların ve darbeci zihniyetin önünün açılması, bu topraklardaki İslâmsızlaştırma politikasıyla doğrudan alâkalıdır.

Problemin kaynağında İslâmî bilincin aşınmasının yattığı gün gibi ortadayken, ehl-i din, himmetini bu alana teksif edip İslâm dışı tüm düşünce yordamlarını hasım kabul edeceğine, ithâl ve transfer bakış açılarından medet umuyorsa, hangi ıslahtan söz edebilir, hangi muvaffakiyetten dem vurabiliriz?

Demokratik kriterleri yücelten bir siyaset diline bu ölçüde kurtarıcı bir misyon atfedilmesi, zihinlerimizin ne ölçüde bulanıklaştı(rıldı)ğının göstergesi olarak okunmalıdır.

Bu komitacı kalıntılarından tümüyle arındırılmış olsa da, ahkâmı yok sayan bir yordamla müslümanca bir toplum inşâ edilemez.

Ha, amacımız, Ortadoğu’ya model olabilecek liberal-demokrat bir sistem vaz etmekse, o zaman doğru yoldayız demektir.