Said Nursî’nin Erkân-ı Devlet ile Diyaloğu Hakkında Bir Deneme

MURAT TÜRKER                                                              16.05.2007

Emirdağ Lâhikası’nın sayfaları arasında dolaşanlar, Bediüzzaman’ın Adliye Vekâleti, mahkeme hâkimleri, Heyet-i Vekile, Emniyet-i Umumî Müdürlüğü, Afyon Emniyet Müdürlüğü, Dâhiliye Vekâleti gibi resmî makamlara müteveccih, hasbihal keyfiyetinde kaleme aldı(rdı)ğı istidâlara rastlarlar.

Söz konusu beyanların, Bediüzzaman’ın mezkûr zevâta yaklaşımı konusunda önemli ipuçları verdiğini söylemek mümkündür.

Efkârı, ahvâli ve akvâli ile gelecek nesillere ışık tutan bir şahsın bu mevzudaki genel duruşunun bugüne yansıtılacak yönler barındırdığı da, yadsınamaz bir hakikattir.

“Evet, adliyeler, hukukları muhafaza etmek ve haksızları tecavüzden durdurmak, vazifeleri olmak cihetiyle, Risale-i Nur’un yüz risalesi, yirmi senede yüz bin adamın saadetlerine hizmet ettiği sabit olmakla beraber; on seneden beri, iki mahkeme ve merkez-i hükûmet ve birkaç vilâyetin zâbıtaları ve Denizli Mahkemesi münâsebetiyle dokuz ay bütün mahrem ve gayr-ı mahrem evraklarımızda ve risalelerde millete ve vatana bir zararlı maddeyi ve mucib-i cezâ bir yanlış görmediğinden, elbette Risale-i Nur’un bu vatanda gayet küllî ve büyük hukuku var. Bu küllî ve çok ehemmiyetli hukuku nazara almayıp, adi evraklar gibi müsadere ederek, millete ve takviye-i imana muhtaç bîçârelere pek büyük bir haksızlığı nazara almamak ve adi bir adamın cüz’î ve küçük bir hakkını ehemmiyetle nazara almak, adliyenin mâhiyetine ve adâletin hakikatine hiçbir cihetle yakışmaz diye size hatırlatıyoruz. Doktor Duzi’nin ve sâir zındıkların eserlerine ilişmemek, Risale-i Nur’a ilişmek, gazâb-ı İlahî’nin celbine bir vesile olabilir diye korkuyoruz. Cenâb-ı Hak size insaf ve merhamet ve bize de sabır ve tahammül ihsan eylesin. Âmin.” (sf. 239)

Bu satırlar, hakkaniyete atıf yapması ve bilhassa hukuk adamlarını hukukîlik konusunda dikkate dâvet etmesi noktasında hayli mânidardır. Muhatab makamın saygınlığına dikkat ile hakikati yüksünmeden ifade eden üslûb celâdeti üzerine kurulan denge, okuyucunun dikkatinden kaçmaması gereken mü’minâne bir ferâsetin dışavurumudur.

“Evet, eğer eski hayatım gibi, izzet-i ilmîyeyi muhafaza etmek için hiçbir hakareti kabul etmemek olsaydı ve vazife-i hakikiyesi, sırf âhiret ve ölümün idâm-ı ebedîsinden müslümanları kurtarmak vazifesi olmasaydı ve bana ilişenler gibi sırf dünyaya ve menfî siyasete çalışmak olsaydı, on Menemen, on Şeyh Said hâdisesi gibi bir hâdiseye, o anarşilik hesabına çalışanlar sebebiyet vereceklerdi…

“Fakat Cenâb-ı Hakka hadsiz şükür olsun ki, benim gibi kabir kapısında, alâkasız, dünyadan usanmış, hürmetten, teveccüh-ü âmmeden kaçmış ve şan ve şeref ve hodfuruşluk gibi riyakârlıklara hiçbir meyli kalmamış bir vaziyette iken, bunların bana karşı kanunsuz ihânetlerinin hiçbir ehemmiyeti kalmadı; Cenâb-ı Hakka havale ediyorum. Bana lüzumsuz evham yüzünden eziyet edenlerin yakında ölümle idâm-ı ebedîyeye giriftar olacaklarını düşünüp, hakikaten acıyorum. Ya Rabbi, onların imanını Risale-i Nur’la kurtar! İdâm-ı ebedîden, sırr-ı Kur’ân’la terhis tezkeresine çevir! Ben de onlara hakkımı helal ediyorum.” (sf. 243)

Mağdur olmasına ve hukuk adına hukuksuzluğa mâruz bırakılmasına rağmen bu âhiret adamının asla mâsumların haklarını zâyî edebilecek tavır ve davranışlara tevessül etmediğini açık eden bu satırlardan hissemize düşen çok şey olduğu ehlinin mâlûmudur. Bugün hak adına haksızlığa onay veren yaklaşımların, meşruiyet zeminini mağduriyet ve mazlumiyet üzerine kurgulamaya çalıştığı düşünülürse, haksızlığa uğrama pahasına da olsa yeni hukuksuzluklara yol açmamak gerektiğinin ehemmiyeti tebârüz edecektir.

Kendisine her türlü düşmanlığı reva görenlere, tân’u teşniden ârî bir tavırla, hatta ıslah temennili bir dua ile karşılık veriyor olmanın âlicenaplığı ise dile getirilmesi zâid olacak ölçüde âşikârdır.

Müşârünileyhin mukabele-i bil misil gibi zâlimâne tasarruflardan berî oluşu ise son derece önemli ve örnek teşkil eden bir tutumdur. Dikkatli bir zihnin, bu mülâyemet yörüngeli tavrın arka plânında, yüzüne tüküren düşmana el sürmeyen bir Hz. Ali hakikatperestliği yakalaması işten değildir.

‘Ankara’da bulunan Emniyet-i Umumîye Müdürü Bey’e’ hitab eden şu satırlar ise muhatab kim olursa olsun üslûbunca hakikati söylemeyi salık veren bir mâhiyet arz ediyor:

“Hem Emniyet-i Umumiye Reisi olduğunuz cihetle, benim hizmetime taraftar olmanız lâzım. Çünkü mahkemelerce sabit olduğu gibi, Risale-i Nur’un dersleri, dünyaya baktığı vakit bütün kuvvetleriyle asayişin temellerini muhafaza etmek, korumak ve fesat ve ihtilâllerin önünü kesmek olmasından, kudsî ve manevî inzibat komiserleri hükmünde olduğuna delil, üç vilâyet zabıtaları anlamışlar…

“Bu hakikat noktasını sizin gibi vatanperver, milliyetperverler bizi teşviklerle alkışlaması lazım gelirken, evhamlarla itham altına alıp tarassutlarla tâciz etmek, ne kadar insaftan ve hamiyetten uzak olduğunu insafınıza havale ediyorum.” (sf. 245)

Ömrünü imana hizmete adamış bir dâvâ adamının Afyon Emniyet Müdürlüğü’ne hitaben dile getirdiği şu hususlar ise hem dik duruşun remzi, hem de bu topraklarda yaşanan trajik hâdiselerin numunesi olarak okunmalıdır:

“Müdür Bey, dünyada eski zamandan beri görülmemiş bu derece kanunsuz ve mânâsız ve maslahatsız tecâvüzler bana geldiği halde neden aldırmıyorsunuz?…

“Bir iki işçi çocuktan başka benimle temas ettirmemek hangi kanunladır? O işçi çocuklar her vakit bulunmadığı için, kendim işimi göremiyorum. Bu dehşetli vaziyeti, elbette bu memlekette inzibat ve hükûmet ve idare adamları nazar-ı ehemmiyete almak borçlarıdır. Cidden alâkadar eder diye size beyan ediyorum.” (sf. 248)

Yine Said Nursî, Emirdağ Lâhikası’nın ilerleyen sayfalarında, ordunun şeref ve zaferinin, bir şahsa değil tüm orduya verilmesi gereken bir pâye olduğunu belirtme sadedinde, bu konu ile ilgili kanaatlerini de sarahatle belirtmekten imtina etmez.

Tüm bu değerlendirmelerden bizim çıkardığımız sonuç, devleti belli noktalarda temsil eden eşhasla ilişkiler açısından Bediüzzaman’ın genel olarak belli kriterler çerçevesinde hareket ettiğidir.

Mecbur kalmadıkça bu tür makamlara müracaattan içtinab eden; müracaatı söz konusu olduğunda ise hakikati eğip bükmeyen ama üslûbunca ifade eden bir söylem benimseyen; ilgili makamın saygınlığını göz ardı etmeyen dengeli bir tarzı ihtiyâr eden genel bir yaklaşımdan bahsetmek mümkün görünüyor.

Taleplerin çerçevesinin de çok önemli olduğunu düşünüyorum. Yapılan itirazın temel eksenini hukuksuz uygulamalara dönük eleştiriler oluşturuyor. Talibi minnet altına sokacak, söz konusu muhataba boyun eğmeyi gerektirecek ekstra isteklerin gündeme getirilmesinin önüne geçen dikkatli söylem, Risale-i Nur müellifinin celâdetini muhafazada önemli bir işlev görüyor.

‘Dik duran ama dikleşmeyen’ bir pozisyon bu…

Diyaloğa açık ama çerçevesi ve sınırları iyi belirlenmemiş muhaverelere kapalı bir duruş…

Görüşmeye açık, eklemlenmeye kapalı…

Eleştirmeye açık, nefrete kapalı bir söylem.

Ve tüm bunların ötesinde heyet-i ilmiyeye yaklaşım ile erkân-ı devlete yaklaşım arasındaki farkı ifşâ eden şu iki pasaj, Bediüzzaman’ın neye hangi ölçüde değer verdiğini, pragmatist tutumlardan ne denli uzak olduğunu çok iyi ifade ediyor:

“Kâzım Karabekir ile eskiden münasebetim vardı. Acaba şimdi de o münasebetin sebebi olan merdâne mesleğini muhafaza ediyor mu? Eğer eski gibi ise ve Nurlara zararı yoksa ve Nura faydası muhtemel ise ve dost ise, benim selâmımı ona tebliğ edebilirsiniz. Fakat madem ehl-i siyaset, hayat-ı bâkiyesi için Risale-i Nur’a müracaata tenezzül etmiyor, o hayata nisbeten beş paralık olan bu hayat-ı fâniye için onlara müracaata ben de tenezzül etmem ve istirahatım için şekva ve rica etmem.” (sf. 128)

“Camiü’l-Ezher ulemâsına gönderilen iki nüsha benim tashihimden geçmemiş olduğundan, bazı harekeler ve Arabî kelimelerde sehivler elbette vardır. Hususan âhirdeki Arabî Hülasatü’l-Hülasa harekelerinde ilm-i nahivce, başka nüshalarda müteaddid sehivler gördüm. Onun için, tam Arabî hocalarının tetkikinden geçmiş birer nüsha Asa-yı Musa ve Zülfikâr’dan, münasip gördüğünüz zaman Camiü’l-Ezher’e göndermekle beraber, onlara yazınız ki: Nur Risalelerinin Medresetü’z-Zehra’sı, Camiü’l-Ezher’in şefkatine çok muhtaç bir mahdumudur, bir talebesidir, şiddetli düşmanların hücumuna hedef olmuş bir şakirdidir ve bütün medreselerin başı ve âlem-i İslâm’ı dâima tenvir eden o büyük Camiü’l-Ezher’in küçük bir dâire ve şubesidir. Onun için, o âlikadr üstad ve müşfik peder ve hamiyetkâr mürşid-i âzam, bîçâre evladına ve şakirtlerine tam yardım etmesini onların ulüvv-ü himmetinden bekliyoruz. O pek büyük üstadımıza takdim edilen iki kitap ise, bir talebe, dersini ne derece anlamış diye akşamda babasına ve üstadına yazıp vermesi gibi, o iki dersimiz, o şefkatli allâmelerin nazar-ı müsamahalarına arz edilmiş diye bu mektubu yazarsınız.” (sf. 132)

O, göz önünde olma hevesi taşımayan, muvakkat dünyevî makamlara hak ettiğinden fazla değer vermeyi abesle iştigal addeden, kamusal bir figür olmaktan fersah fersah uzak duran, normal zamanda haşır neşir olmadığı yetkili eşhasa hukuksuz uygulamalar konusunda hukukun gereklerini hatırlatan, doğrularını konjonktürel kaygılardan âzâde dillendiren bir hakikat adamıydı.

Bir büyüğümüzün yer yer kullandığı deyişle söylemek gerekirse, bizlere yaşanmaz bir hayat bırakıp gitti.

Mirasına sarılma zamanındayız!