Said Nursî Bizi Gerçekten Mekke’ye mi Çağırıyor?

MURAT TÜRKER                                                              12.03.2008

İngiliz mühtedî M.Colin Turner, Yeni Asya Gazetesi’nde ve Karakalem’in internet sitesinde yayımlanan röportajda, “Bir konuşmanızda, ‘Said Nursî bizi Mekke’ye çağırıyor’ demiştiniz. Bu sözün anlamı nedir?” sorusuna şöyle cevap veriyor:

“Bizi Mekke’ye çağırmanın anlamı özetle şudur: Bugün müslüman grup ve topluluklarının çoğunun ana fikri şeriatı yeniden ihya etmek, tesis etmektir. Bu hareketlerin temel amacı İslâmî bir devlet yapısıdır. Bu ise İslâm’ın pratik ve uygulamaya dönük kurallarına bir odaklanma ve konsantrasyon anlamına gelmektedir. Bunun altında da, hepimizin imanlı olduğu fikrinden yola çıkarak, bu imanımızı pratiğe dökmemiz gerektiği fikri yatmaktadır. Fakat Bediüzzaman’ın duruma yaklaşımı burada farklılaşıyor. Çünkü o tam anlamıyla çağın insanının iman ve inanç konusunda sağlam bir yapıda olduğunu düşünmüyor. Bu sebeple, müslümanların çoğunluğunun inanç ve iman üzerinde yeniden düşünüp, bu konuda çalışması gerektiğine işaret ediyor. İşte Hz. Muhammed’in (asm) nübüvvetinin Mekke periyodunda inanç ve iman üzerine odaklandığı ve bu uğurda çalıştığı görülüyor. Zaten Mekkî âyetlere (yani Mekke’de inen âyetlere) baktığımızda burada Allah’ın varlığı, sıfatları, tevhid, iman gibi bireysel inancı yapılandıracak meselelere ağırlık verilmektedir. Tek tek bireylerin imanlarını tesis etmek ve böylece onların imanlı bireyler haline gelmesini sağlayarak organik bir şekilde imanlı bir toplum oluşturmak düşüncesi vardır Mekke döneminde. Peygamberimiz Mekke döneminde herhangi bir şeriat oluşturma ve düzenleme yoluna gitmemiştir. Medine’ye hicret ettiğinde ise, silâhsız, savunmasız ve bir mültecî olarak gitti. Oraya bildiğimiz anlamda bir İslâmî devlet kurmaya gitmedi. İslâmî devletten bahsettiğimiz zaman, aslında zihinlerde oluşturulacak bir İslâmî devletten bahsetmeliyiz. Bugün müslüman gruplara baktığımız zaman ise, çoğunluğun Medine üzerine odaklandığını görüyoruz. Biz Mekke’yi hayâl etmeliyiz öncelikle.”

Turner ile yapılan mükâleme bu minvalde devam ediyor. Aslında serdettiği düşünceler, Bediüzzaman’a referansla kendini tanımlayan kitleler arasında da azımsanmayacak kertede kabul görüyor.

Bediüzzaman’ın ‘müsbet hareket’e dâir vurgusu, dâhilde güç kullanımına dönük muhkem itirazları ve yönetimde halkın katılımını esas alan cumhurî idâreyi olumlayan beyanlarının, bu tür bir algının teessüs etmiş olmasında payı olduğunu düşünüyorum.

Ama ben kendi hesabıma, Bediüzzaman’a izâfe edilen mezkûr tavır alışların yer yer yanlış anlaşıldığı/yorumlandığı düşüncesini taşıyorum.

En genel anlamda Bediüzzaman’ın, zihninde dini bu şekilde kompartımanlara ayıran bir telakki yaşatıyor olduğu savunusu bana temelsiz görünüyor.

Ve Mekke dönemi ile Medine dönemi ayrımı, kendi içlerinde öne çıkan yanların farklılığı bağlamında itiraza medâr görünmese de, birbirinden kopuk iki zaman dilimi ve din algısını ifade meyânında kullanıldığında, bana göre, ‘salt hakikat’e tekabül etmiyor.

Yani Medine’siz bir Mekke tasavvuru da, elbette bunun tersi de, müslümanın zihninde oturaklaşması gereken dinî bütünlüğe zarar veriyor.

Efendimiz’in (s.a.v) hayatı ve tebliğ süreci, bu iki vetîre ardı ardına doğru okunup idrak edildiğinde anlamlı bir bütünlüğe ulaşıyor.

Bugün, Sayın Turner’in ifade ettiği şekliyle, iman hizmetini ıskalayarak, tepeden inmeci metodlarla ve devletçi bir yordamla dinin ilâsını başaracaklarına inanan müslümanlar elbette vardır.

Dini bütünüyle ideolojileştiren ve Bediüzzaman’ın ifadesiyle ‘yüzde biri siyasete müteallik’ şeriatı, siyasetten mürekkep bir olgu olarak telakki eden bu kesimlerin zihinlerinde yaşattıkları Mekke’siz Medine özlemi ne derece eksiklikle mâlûl ise, sosyal taleplerinden soyutlanmış; sınırları, bireylerin iç dünyalarını çerçeveleyecek oranda daraltılmış bir dinî hayat algısı da, yani Medine’siz Mekke tasavvuru da, o derece dinî temelden yoksundur.

Bugün hâlihazırdaki ‘modern realite’nin etkisinde hâdisatı yorumlayanların en sık müracaat ettikleri argüman, ‘müslümanların Mekke döneminin izdüşümünü yaşıyor oldukları’, dolayısıyla bu çerçevede bir hareket tarzı geliştirmeleri gerektiği iddiasıdır. Bu tür bir ‘parçalı’ okumanın yol açtığı pratik sorunlar bir yana; bu tezin, dini vicdanlara hapsetmeye ve toplumsal yanları törpülenmiş bir ‘bireysel din’ telakkisini tahkim etmeye çalışanların ekmeğine yağ sürüyor olduğu da gözden kaçırılmamalıdır.

İşin tuhaf ve üzücü yanları da var…

‘Tuhaf’ yanı; Mekke vurgusunu sıklıkla dillendirenlerin çabasını, bir stratejik zamanlanma ayarı veya devri iyi okumanın tezâhürü bir tutum olarak değerlendirmemizin de mümkün olamaması…

Çünkü Mekke devrini ısrarla terennüm edenlerin zihinlerinde –ileriye dönük de olsa- bir Medine dönemi yok.

Bu çağın dayatmalarını değiştirilemez veriler olarak kabullenip, Medine dönemini, bir kereye mahsus yaşanmış bir ‘parantez ve tarihsel zaman dilimi’ olarak lânse ediyorlar.

Yolları bir yerlerde, egemenlerin izin verdiği bir din tasavvurundan fazlasını zorlamayan ‘modern müslümanlar’ ile buluşuveriyor.

Gelelim işin ‘üzücü’ yanına…

‘Modern savrulma’nın ağlarına takılan kimi Nur talebeleri de, devrin dayatmaları neticesinde, en iyimser yaklaşımla ‘ehvenüşşer’ olarak değerlendirilebilecek bazı parametreleri ‘varılacak son durak’ olarak savunuyorlar.

Aza kanaat etmeye şartlandırılmış, kendisine bahşedildiği ölçüde bir dinî yaşantıyı kabullenmiş, iddialarından yüz geri etmiş bir müslüman profili, ‘çağın icapları’ izahının yedeğinde bugünün Nur talebeleri nezdinde bile taraftar toplayabiliyor.

Risale-i Nur’un muhterem müellifinin bir ‘İslâmcı’ yordamı ile hareket etmediği âşikâr…

Ancak eserlerini ve sergüzeşt-i hayatını mercek altına alanlar, pasifize edilmiş ve mağlûbiyeti baştan kabullenmiş bir din algısının, bu Zât ile refere edilemeyeceğinin de farkına varmış olmalılar.

Belki de işe, ‘demokrasi’ gibi, ‘laiklik’ gibi, ‘insan hakları’ gibi, ‘hürriyet’ gibi kavramlara Said Nursî’nin yüklediği anlamla, içimizden çoklarının da itirazını celbetmeyen çağımız egemenlerinin bu olguları istimal şekli arasındaki farkı fark etmekle başlamalı…

İşbu nokta, bir yazının sınırlarını aşıyor. Kısmet olursa ve gerekirse haftaya inşaallah…