Şahıslara Takılma Meselesi

MURAT TÜRKER                                                              24.01.2007

Karakalem yazarları genellikle güncel konular üzerinde kalem oynatan kişiler değiller. Bu sitede, günlük siyasî olaylara dâir spekülatif yorumlar da okumuyorsunuz. Burası, hâdiselere daha geniş bir perspektiften ve imanî bir nokta-i nazarla bakışın öne çıkarılmaya çalışıldığı bir ortam.

Fakat bazen güncel olanın da öğretici yanları olabiliyor. Dikkatli bir nazar, aktüalitenin o boğucu ve esas vazifeyi ihmal ettirici boyutlarının verâsına uzanarak, hakikate hizmet edecek hususları aradan çekip çıkartmamızı sağlayabiliyor.

Hrant Dink suikasti ile ilgili birçok yorum ve değerlendirme yapıldığına hepimiz tanık olduk. Hâdisenin provokatif yönüne atıf yapan ve bu tarz şiddet olaylarını kınayan beyanatlara katılmamak elbette mümkün değil.

Oyuna gelinmemesi yönünde yapılan sağduyu çağrılarının önemi ise izahtan vârestedir.

Ancak ben, olayın zihnime misafir ettiği iki husustan söz etmek istiyorum. Özellikle ikinci nokta, yazının omurgasını oluşturacaktır.

Dikkatimi çeken birinci nokta, katil zanlısının şahsı ile ilgili haberlerin yaygınlığı oldu.

Daha düne kadar aile ve arkadaş çevresi dışında kimsenin tanımadığı sıradan bir genç, bir anda kamuoyunun gündemine oturuvermişti. Öyle ki, özel hayatında ilgi duyduğu şeylerden karakter yapısına, tahsilinden futbol yaşamına kadar birçok ayrıntı, basınımız tarafından magazinel bir iştahla gündeme getiriliyordu.

Bu durumun, sosyal statü açısından gerilerde olan, başarısızlığı nedeniyle itibar görmeyen ve kendini bir şekilde ifade ve isbat etmek isteyen, bunun yanında ruhsal denge açısından da gelgitler yaşayan tipleri, bu tür menfur eylemlere teşvik edebileceği, belki hiç düşünülmüyordu.

Hiçbir sosyal kazanımı olmayan ve yaşadığı sürece horlanıp ezilen bir tipin, hele bu tür psikolojik problemleri de varsa, bir anda herkesin konuştuğu insan hâline gelmek istemesi ve yanlışa meyletmesi muhtemel bir durumdu; bu tarz yayınların böyle sakıncaları vardı.

İkinci bir nokta ise –o beylik ifadeyle söyleyelim- ‘toplumsal hafızanın zayıflığı’ olgusudur. Birinin yaptığı yanlışı, onunla irtibatlandırdığımız herkese fatura eden genelleştirmeci mantık, bu tür her eylem vesilesiyle maalesef bize ârız olmaktadır.

Zanlının hangi gruba mensup olduğu ile ilgili değerlendirmeleri, bir adım ötede, mezkûr grubu da töhmet altında bırakacak açıklamalar takip etmektedir.

Bu yaklaşımın yersizliği ortadadır.

Ve maalesef şahsın hatasını dâhil olduğu yapıya mâl eden tutumların yaygınlığı bir vâkıadır.

Pekâlâ, bu yanlış yaklaşımı körükleyen faktörler nelerdir?

Veya bu yaklaşım üzerinde bir miktar tefekkür ettiğimizde, zihnimiz ne tür açılımlarla yüz yüze gelecektir?

Bir kere her toplumsal yapıda görülen bu hâdise, sosyal anlamda örgütlenmiş oluşumlarda daha bir gün yüzüne çıkmaktadır.

Yani bir vakfı, bir derneği, bir cemaati, bir partiyi temsil eden şahsın hataları, birileri tarafından söz konusu vakfa, derneğe, cemaate veya partiye mâl edilmektedir.

Ve burada eleştirilen, daima, mezkûr genellemeyi yapan kişi olmaktadır.

Fakat mesele böyle tek boyutuyla ele alındığında, sağlıklı bir değerlendirme yapmak imkânsız hâle gelmektedir.

Bir defa, şahısları, şahs-ı manevî rağmına öne çıkaran yaklaşımların da bu hatada payı vardır. İçinde bulunduğu oluşumda hasbelkader belli bir mevkie gelmiş, üzerinde tasarrufta bulunduğu bir ‘raiyyet’e sahip fertlerin şahıslarını merkeze alan tutumları, bizce, bu tür yanlışları beslemektedir.

‘Bir buz parçası hükmünde olan enaniyet’lerin eritilmediği, şahıslara boyundan büyük misyonların yüklendiği bir vasata göz yumduğumuz sürece, birilerinin, hatalarımıza bireyi aşan ve grubumuza ilişen anlamlar tahmil etmesine de kızmamalıyız.

Bediüzzaman’ın bu mevzudaki yaklaşımını akıldan çıkartmamalıyız. “Elbette, semâ-yı Kur’ân’ın yıldızlarıyla bağlanan risaleler, benim gibi çok itirazâta ve tenkidâta medar olabilen ve sukut edebilen çürük bir direkle bağlanmamalı. Hem madem örf-ü nâsta, bir eserdeki mezâyâ, o eserin masdarı ve menbaı zannettikleri müellifinin etvârında aranılıyor. Ve bu örfe göre, o hakaik-i âliyeyi ve o cevâhir-i galiyeyi kendim gibi bir müflise ve onların binde birini kendinde gösteremeyen şahsiyetime mal etmek, hakikate karşı büyük bir haksızlık olduğu için, risaleler kendi malım değil, Kur’ân’ın malı olarak, Kur’ân’ın reşehât-ı meziyâtına mazhar olduklarını izhar etmeye mecburum. Evet, lezzetli üzüm salkımlarının hâsiyetleri, kuru çubuğunda aranılmaz. İşte ben de öyle bir kuru çubuk hükmündeyim.” ihtarını kulak ardı etmemeliyiz.

Ama durum bu merkezde mi ele alınmaktadır?

Ne yazık ki, bu sorunun cevabı ‘evet’ değildir.

Mü’minlerin gündeminde bugün ‘lider sultası’ vardır.

Kimilerimizin yaklaşımları, ‘şeyh uçmaz; mürid uçurur’ müstehzî yargısını doğrular mâhiyettedir.

Üç beş kişiyi yönetecek konumda olan bazıları, kerâmeti kendinden menkul tavırlarla caka satmakta, kendisinde boyunu aşan yetenekler vehmetmektedir.

Garip bir ‘itaat’ anlayışı terviç edilmektedir.

İşte şahsın hatasıyla topluluğu mahkûm etme yanlışı, bu tür bir iklimde boy vermektedir.

Alabildiğine öne çıkartılan ve âdeta beşer üstü nitelikler yakıştırılarak tahşidatı yapılan fertler, bir anlamda tüm yapıyı temsil ediyor görünmekte ve dolayısıyla da yaptıkları yanlışlar oluşumun tamamına fatura edilmektedir.

Oysa fertlerin, bir şahs-ı manevînin âzâları gibi görüldüğü yapılarda, hiç kimseye tek başına tüm yapıyı temsil yetkisi ve ayrıcalığı tanınmamakta; böylelikle, her an hata yapması mukadder fertlere, olması gerekenden fazla anlam yükleme handikabı da ortadan kalkmaktadır.

Demem o ki, yapıyı tek başına temsil edecek kadar kendisini öne çıkaran veya birileri tarafından çıkarılan kişilerin, hata yaptıkları zaman da o yapıyı temsil ediyor görünmeleri kaçınılmaz hâle gelmektedir.

Hem bu temsil makamının avantajlarından yararlanacaksın; hem de bu tür bir temsilin muhtemel olumsuzluklarını üstlenmeyeceksin!

Ayrıca belli bir sorumluluğu üstlenmiş kişilerin, karar verme mekanizmasında yer edinmiş olanların, özellikle birey haklarına müteallik mevzularda, hata yapma lükslerinin olmadığı bilinciyle hareket etmeleri çok önemlidir.

Bugün dinî yapılanmalarla yolu kesişmiş ama bazı uygulamalardan dolayı daire dışına çıkmış insanlara hem ‘ayrılan adam’ nazarıyla bakılmakta, hem de ayrılış gerekçesini izah sadedinde, bu kişinin ‘şahıslara takıldığı’ dillendirilerek ikinci bir yanlış yapılmaktadır.

‘Şahıslara takılma’ ithamı birkaç hatayı içinde barındırmaktadır.

Evvela, bu iddianın sık seslendirilmesi, sorumluluğu tamamen ‘ayrılan’ kişiye yıkmakta ve belki de çoğu zaman mağduru cezalandırmaktadır.

İkinci olarak, bu tür bir söylemin kolaycılığına sığınan ‘idarecilerin’ özeleştiri güdüleri zayıflamakta; mesele, hatayı normalleştiren bir hüviyet kazanmakta; temsil gücü yüksek kimselerin hata yapmaya daha az hakları olduğu gerçeği çoğu zaman ıskalanmaktadır.

Üçüncü bir husus da, bünyeden her kopuşu bu problemle –şahıslara takılma problemi- açıklama alışkanlığının, daha nitelikli ve anlamlı itirazların gözden kaçırılmasına zemin hazırladığı gerçeğidir. Yapıdan ayrılmalarda şahıs hatalarının başat faktör oluşu, daha derin ve kurguya dönük mâkul eleştirilerin de aynı sebebe hamledilerek fark edilmemesine yol açabilmekte ve muhasebe hasleti kan kaybetmektedir.

O halde iki şeyi birlikte yapmaya çalışalım: Hem hatayı genele teşmil etmeyelim; hem de bu yanlışı tetikleyen tutumlardan berî olalım. Vesselam…