Risale-i Nur Hizmetinde ‘Devir Farklılığı’ Söylemi Üzerine Bir Analiz Denemesi

MURAT TÜRKER                                                              14.05.2008

$Giriş ya da bir savruluşun serencâmı

XXI. yüzyıl insanı, ilk önce kavramların câzibesine meftun oldu. Modern zamanlar, küresel revizyonlara paralel, lügatlerin de yeniden tertip edildiği bir zaman dilimi olarak anılacak. Belki tarihin hiçbir döneminde kitlelerin düşünce dünyası, kavramlar üzerinden yürütülen bir proje ile bu denli manipüle edilmemişti. Karşımızda duran, hayli müessir bir dönüştürücü güç ve maalesef kurt, bünyenin içine girmiş bulunuyor.

Değişim, yeni dünya düzeni, modern çağ, teknolojik devrim, özgür birey, başarıya aç insan, kendi ayakları üzerinde duran kadın gibi kavram ve terkiplere kayıtsız kalmayı başarabilen kaç kişi var aramızda? Madalyonun bir yüzünde, çarpık bir başarı tasavvuru uğruna, çabayı yok sayıp neticeye kilitlenen ebeveynler ve bu hızlı hayat temposunda henüz ne olduğunu anlayamadan ‘yatırım çocuk’ furyasından nasibini almış ‘yarış atı’ misali koşturulan çocuklar var. Başarılı olmak zorundalığı o kadar sorgulanmaksızın benimsetilmiş ki modern insana, ‘başarısızlık ihtimali’ sadece hayatlardan değil, sözlüklerden bile çıkarılmış durumda. Fırsat eşitliğinin olmadığı, yaradılıştan gelen fıtrî farklılıkların dikkate alınmadığı bu çağda, istese ve çalışsa da başarıya ulaşamayan onca gencin umutlarını söndüren bir anafor bu…

Madalyonun bir yüzü dedim, bu musibetin ‘dünyevî’ yönünü kastederek… Bir de bu ibtilânın mânevî veçhesi var çünkü. Madalyonun öbür yüzünde ‘ukbâ’mıza ilişen bir tablo çıkıyor karşımıza. Modern ve popüler kültür, din tasavvurumuzu kemiriyor.

Mesela bugünün müslüman bireyleri arasında “bu çağda da bu olur muymuş canım!” bayağılığı prim yapıyor…

“O eskidenmiş!” pespayeliği terviç ediliyor.

Kimliğini ifade ederken söze dinî aidiyetini vurgulayarak başlayan, fakat dinin ahkâmının kayda değer bir kısmını, bugünün koşullarında ‘kabul edilemez’ bulan o kadar çok ‘müslüman’ var ki aramızda.

Dinin zaman ve mekân üstü değerlerini değil, modern kabulleri temel veri olarak benimsemenin önümüze koyduğu acı fatura bu…

Dinî terminolojiyi rafa kaldırıp, çağın ağzıyla konuşuyor olmanın doğal neticesi…

Bu girdaptan etkilenen sadece avam tabakası da değil üstelik; modern argümantasyon, çağın düşünürleri arasında da bir hayli taraftar bulmuş durumda.

Bu devrin ilâhiyatçıları, Kur’ân’ın ve genel anlamda nassların ‘tarihsel’ olup olmadığını tartışıyorlar.

Yani bazı ahkâmın günümüze hitâb edip etmediği bile ‘kurcalananlar’ arasında bugün…

Üstelik işbu tartışmaların yapılıyor olması, “dile getirilemeyen konular artık konuşulabiliyor; tabular yıkılıyor; İslâm âlemi kabuk değiştiriyor” türünden önermelerin eşliğinde ‘hayra alâmet’ olarak görülüyor.

Bu yozlaşmayı, ‘tekâmül’ olarak değerlendirip alkışlayanlar var.

Örneğin gazeteci-yazar Taha Akyol, 24.09.2004 tarihinde, Neşe Düzel’in kendisi ile yapmış olduğu röportajda şu değerlendirmelere yer veriyor:

“Türkiye değişimi başarıyor. Türkiye’nin İslâm dünyasından farkı, devletin eli sopalı laikliğinin yarattığı değişim değildir. Türkiye’nin farkı, şehirleşmeden, eğitimden, piyasa ekonomisinden kaynaklanan değişimdir. Bireysel özgürlüklerden ve liberalleşmeden, Türkiye’deki din duyguları da etkileniyor. Yirmi yıl önce ilahiyatçıların Kur’ân’ın tarihselliğini tartışacağını düşünemezdiniz. Bugün İslâmiyat Mecmuası’nın son sayısında bunu tartışıyorlar. Kur’ân’ın tarihselliği, Kur’ân’ın falanca ayeti o gün için geldi, bugün için gelmedi demektir. O günün ayetini bugüne uygulayamazsınız demektir bu, değil mi? Bunu ilâhiyat hocaları diyor. Bu değişimi görmek lazım.”

Eskiyi kaba bir tasnifle bu şekilde ‘karalayan’, miâdını doldurmuş olarak nitelendiren, sahih birikimi gayr-ı mütedâvil ilân eden yaklaşımlar bir hayli moda şimdilerde.

Ama şu da çok net olarak görülüyor: Gelenekle bağını bu ölçüde koparmış, bir anlamda geçmişinden utanan, egemen güçlere hesap verme güdüsü ile özür dileyici bir tavır takınan, kabul ettirmekte zorlanacağı mülâhazasıyla dinin muhtelif ahkâmını sırtında bir kambur, kurtulunması gereken bir yük olarak gören bu din telakkisi nevzuhurdur; özle ilgisi kalmamıştır; sahih din algısı ile adı dışında ortak bir noktası bulunmamaktadır.

$Nur hizmetinde tarihsellik düşüncesi

Elbette bu ‘tarihsellik’ söyleminin ve ‘devir farklılığı’ vurgusunun dolaşımda olduğu tek saha, din tasavvuruna ilişkin saha değildir. Son söyleyeceğimizi başta söyleyelim: Maalesef Risale-i Nur hizmetlerine müteallik alanda da, hâl-i hazırdaki uygulamaların sahih Risale-i Nur tasavvurundan ayrıldığı yönler, kabaca ‘devrin farklı olduğu’ kabulü üzerinden izah edilmektedir.

Başka bir deyişle, teorik anlamda kendisini Risale-i Nur ve muhterem müellifi ile refere eden belli grup ve yapılanmalar, pratik açıdan Risale-i Nur çizgisi ile bağdaştırılması zor bazı icraatlarına, zamanın başkalaşması söylemi üzerinden meşruiyet üretmekte, sahih Risale-i Nur perspektifinden bir kopuşu simgelediklerine dâir iddiaları bu vurguyu öne çıkararak reddetmektedirler.

Yalnız ivedilikle seslendirilmesi gereken husus şudur: Nasıl ki, çağın dayatmalarını baz alarak dinin içini boşaltacak yaklaşımların temsilciliğine soyunanlar, sahih çizgiden sapmanın bir tezâhürüdürler; aynen bunun gibi, Risale-i Nur’un öncelik verip önem atfettiği temel düsturlarla te’lif edilemeyecek uygulamaların altına imza atanlar da, Risale-i Nur’un tarihî seyrinde bir ‘kırılma’yı temsil etmektedirler.

Bu anlamda, “Üstad’ın devri öyle davranmayı gerektiriyor olabilir ama yaşadığımız bu zaman dilimi de bunları yapmayı gerektiriyor.” türünden tekellüflü te’villerin hiçbir kıymet-i harbiyesi yoktur.

Elbette bu yaklaşımımız, devrin gerçeklerini hepten ‘ıskalayan’ bir telakkiye vize vermek olarak okunmamalıdır. Müslümanın, yaşadığı dönemi tahlil etmesi ve bu çerçevede tavır alması gayet doğaldır. Fakat bir harekete anlam kazandıran, o hareketi sâir meşreplerden farklı kılan temel bazı kaideler vardır. Bu ana unsurlar, eskilerin ifadesiyle söz konusu hareketin, çizginin ‘lâzım-ı gayr-ı mufârıkı’ yani ayrılmaz bir parçasıdırlar. O hareketin, duruşun, doktrinin, ‘köşe taşı’ hükmünde olan bu değerlerle kâim olduğu su götürmez bir gerçektir.

Her dâvâ ve mücadele çizgisi bir bina ise, bu türden, çerçevesi çizilmiş belirleyici umdeler, o binanın temelidirler. Zamanın geçmesi ve devrin değişmesi nedeniyle binanın camları değiştirilebilir; boyası yenilenebilir ama temeli ile oynanamaz. Oynanırsa ve bina yıkılır yeni bir temel atılırsa, ortaya çıkan yapı artık o eski bina değildir; eski bina ile hiçbir ortak noktası kalmamıştır.

Kendilerini Risale-i Nur’a atıfla tanımlayanlar, Risale-i Nur çizgisinin temsilcisi oldukları iddiası ile arz-ı endâm edenler, tarz-ı telakkilerini şekillendirirken, işbu temelin, zamanla, mekânla vs. değişmemesi gerektiğini kabullenmelidirler. Şayet “biz temeli de değiştiririz; çünkü zaman böyle olmasını gerektiriyor” diyorlarsa, bunda elbette özgürdürler ama bu durumda artık kendilerini Risale-i Nur’la refere edemeyeceklerini bilmelidirler.

Kısaca devrin tahrikiyle binanın temelini değiştirmişseniz, yeni inşâ ettiğiniz yapı artık o ‘eski bina’ değildir; ona yeni bir ad bulmalısınız.

$Risale-i Nur’da temel nirengi noktaları

Şimdi Bediüzzaman’ın yöntemine rengini veren bazı hususları gündeme getirmeliyiz. Örneğin Bediüzzaman’ın şahsında Risale-i Nur çizgisi, istiğnayı merkeze alan bir duruş sergiler. Said Nursî’nin müstağniliği, genel anlamda dâvâsının maddî ihtiyaçları ile ilgili sahayı da kapsamaktadır. Sadece şahsına değil, hizmetine dönük mâlî veya bedenî katkılara karşı da Bediüzzaman’ın minnetsiz bir duruşu vardır.

Hatta kaleme aldığı eserler için bile bu genel tavrından pek taviz vermez. Kabaca ifade etmek gerekirse umumî duruşu, ‘Nur Risalelerinin muhatabı bulması’ şeklinden ziyâde, ‘muhatabın bu muazzam eserlere talip olması’ biçiminde tezâhür eder. Bu, elbette Bediüzzaman’ın, kitapların hakikatlere muhtaç insanlara ulaşması hususuna bîgâne kaldığını göstermez. Fakat eserin izzetini muhafaza ile kitlelerle buluşmasını temin etme arasındaki ince çizginin ihlâl edilmemesi konusunda fevkalâde hassas olduğu da izahtan vârestedir. Şu satırlar bu hükmü doğrular mâhiyettedir: “Fakat şimdiki gazeteciler ve baştakiler, hakikatleri tam takdir edemiyorlar. Hem Risale-i Nur yalvarmaz; onlar yalvarmalı ve aramalı. Ve kıymetini takdir edip müşteri olduktan sonra onların yardımını kabul eder.”

Yani istiğna, Risale-i Nur hareketinin mümeyyiz bir vasfıdır.

Tıpkı bunun gibi eser/metin merkezli olup şahıs odaklı olmama da Risale-i Nur’un temel öncüllerindendir. Muhterem müellif, muhtelif pasajlarda kendisinden, ‘üzüm salkımının kuru çubuğu’ olarak söz etmektedir: “Evet, lezzetli üzüm salkımlarının hâsiyetleri, kuru çubuğunda aranılmaz. İşte ben de öyle bir kuru çubuk hükmündeyim.” Bu ifadeleri salt bir tevâzu erdeminin tezâhürü olarak okumak, anlamı daraltmak olur. Şahısların üzerine bina edilen dâvâların, fertlerle kâim olması ve önde görünen kişinin devreden çık(artıl)ması durumunda ciddi bocalamalara tanıklık edilmesi, müellif-i muhteremin mezkûr hassasiyetinin teessüsünde etkin âmillerden biridir.

Kezâ hiyerarşinin sıkı tutulup itina ile işletildiği piramit modelli yapılarda, kanaat önderini yönlendiren kişi veya düşünceler üzerinden, tâbi konumundaki insanların hemen hemen tamamına hükmetmenin mümkün oluşu da, Risale-i Nur müellifinin bu tür teşkilatlanmacı tutumlardan uzak durmasını beraberinde getirmiştir. Hatasında bile hikmet aranan, her eylemi ‘hayr’a hamledilen, yaptıkları sorgulama yapılmaksızın taklid edilen bir önderin istikametten ayrılmasının, mâiyetindeki fertlerde de ciddi bir eksen kaymasını tetiklediği, az rastlanılır olmaktan uzaktır.

İşte şahıs merkezli yapılarda yaşanması melhuz bu tür vartalar, Bediüzzaman’ın hiyerarşik bir cemaat tasavvuruna iltifat etmeyiş sebebini fazlasıyla izah eder.

Tıpkı bunun gibi Bediüzzaman’ın genel tutumunda ve kaleme aldığı metinlerde, ferdi cemaate feda etmeyen bir yaklaşımdan izler vardır. Said Nursî, cemaat, cemiyet ve devlet gibi mücerred aygıtların ferde tahakkümünü onaylayan eğilimlere prim vermez. Risale-i Nur çizgisi bu yönüyle, potansiyel hedefi için insanı araçsallaştıran ‘projeci’ hareketlerden ayrılır. İnsanı araç değil amaç olarak konumlandırır.

Bediüzzaman’ın siyasetle arasına koyduğu açık mesafeyi, el altından, farklı kanallarla kapatmaya çalıştığına da tanık olan olmamıştır. Siyasetten imtina söylemi, imaj kaygısı ile istimâl edilen popülist bir yaklaşım olmayıp, Said Nursî’nin hakiki yöneliminin bir tezâhürüdür. Dolayısıyla siyasî mekanizmaya göz önünde olmayan yöntem ve hamlelerle nüfuz etmeye çalışma çabası –dine hizmet gayesiyle de olsa- Bediüzzaman’ın iltifat ettiği bir girişim olmaktan uzaktır.

Ayrıca genel anlamda büyüme kaygısının bünyede meydana getireceği yozlaşmanın farkında olan Bediüzzaman, taraftar çokluğu üzerinden gövde gösterisi yapma gibi provokasyona açık nümâyişlere de asla tevessül etmemiştir.

Tarz-ı telakkisini, kurumlarla takviye etme yolunu muhtemel handikaplarından ötürü ‘bilinçli olarak’ ihtiyâr etmemiş; beraberindekilere, kurumsallaşan günümüz İslâmî yapılanmalarının yaşadığı tıkanmayı yaşatmamıştır.

$Asla sadakat mi, mehazdan kopuş mu?

Bu ve buna benzer birçok temel umde, Risale-i Nur çizgisinin omurgasını oluşturur. Bu kilit öneme sahip düsturlardan, maslahata binâen de olsa ödün verenler, referans noktası olarak Risale-i Nur’u seçtiklerini iddia ediyorlarsa, ya hâl-i hazırdaki duruşlarını ya da iddialarını gözden geçirmelidirler.

Bu yazının kaleme alınış gerekçesi de olan en önemli nokta ise mezkûr temel umdelerden kopuşu, devrin değişmiş olması ile izah etmenin, ciddi bir mesnedden yoksun olduğu hususudur. Elbette bu tesbitimizle, zamanın başkalaşmasının hiçbir ehemmiyeti olmadığını söylüyor değiliz. Zamana bağlı olarak tâdil edilecek noktaların oluşması doğal karşılanabilir ancak bu alan, meselenin özüne müteallik değildir. Anlatmak istediğimiz, bir hareketin alâmet-i fârikası olan kaideleri ilga etmenin ana akımdan kopuşu simgelediğidir.

Müşahhas bir örnek vermek gerekirse, matbuat imkânlarının sınırlı olduğu bir devirde elle yazılıp çoğaltılan metinlerin, devir değişip olanaklar arttığında makineler ile de basılmaya başlanmasının Risale-i Nur çizgisinden kopmaya tekabül etmediği çoğunluğun kanaatidir. (Huruf-u Arabîyeyi muhafaza adına elle yazma meselesinin ehemmiyetli olduğu gerçeği müstesnadır.) Fakat istiğna, cemaatte dikey değil yatay ilişki, ihlas, maddî-mânevî beklentisizlik, ferdi cemaate kurban etmeme, siyasetten gerçek anlamda imtina, konjonktürün esiri olmama, popülizmden içtinab gibi Risale-i Nur çizgisinin hâkim temalarının devre dışı bırakılıyor oluşunun zaman farklılığı ile savunulur bir tarafı yoktur.

Elbette birileri çıkıp bu ‘yeni’ yöntemle hizmet edeceğini de söyleyebilir. Beğenilebilir veya eleştirilebilir ama son tahlilde bu bir tercih meselesidir. Hatta mezkûr yeni yöntem, yerine göre çok işlevsel/sonuç alıcı da olabilir. Ancak bu birileri kendilerini Risale-i Nur’la refere ediyorlarsa, bu, sâir Risale-i Nur bağlılarını da ilgilendiren bir mesele olmaya başlar. Bu alanda meydana gelebilecek bir temsil sorunu, tüm Risale-i Nur câmiasını etkileyeceğinden, bu meselede herkesin tutumunu gözden geçirmesi, muhterem müellifin mirasına gösterilen saygının ifadesi olacaktır.

Son olarak şunu belirtmekte de fayda mülâhaza ediyorum: Risale-i Nur’un temel umdeleri, bir iman hizmetinin, maksadını aşmadan ve yozlaşma yaşamadan berdevam oluşunun teminâtı hükmündedir. Dolayısıyla bu ana kaideleri es geçen yapıların, teşekkülüne vücut verdikleri olumsuzluklarda mâzur olmadıkları söylenebilir.

Kendi sû-î ihtiyârı ile düştüğü olumsuz durumu zaruret sayan adamın yanlış tutumunu İçtihad Risalesi’nde ele alan Said Nursî, bu hususu şu şekilde nazara veriyor:

“Meselâ, bir adam sû-i ihtiyârıyla, haram bir tarzda kendini sarhoş etse, tasarrufâtı ulemâ-i şeriatça aleyhinde câridir, mâzur sayılmaz. Tatlîk etse, talâkı vâki olur. Bir cinâyet etse, ceza görür. Fakat sû-i ihtiyârıyla olmazsa, talâk vâki olmaz, ceza da görmez. Hem meselâ, bir içki mübtelâsı, zarûret derecesinde mübtelâ olsa da diyemez ki, ‘zarurettir, bana helâldir.’ İşte, şu zamanda zarûret derecesine geçen ve insanları mübtelâ eden bir beliyye-i âmme sûretine giren çok umûrlar vardır ki, sû-i ihtiyârdan, gayr-i meşrû meyillerden ve haram muâmelelerden tevellüd ettiklerinden, ruhsatlı ahkâmlara medâr olup, haramı helâl etmeye medâr olamazlar.”

Bu bölümün konumuzla direk bir ilişkisi olmadığının farkındayım. Ancak şu anlamda bir mantık paralelliği olduğu da söylenebilir: Dâvâyı temsil eden yapının ölçüsüz büyümesi bir öncüldür; ölçüsüz büyümenin meydana getirdiği yozlaşma ise sonuçtur. Bu öncülü ıskalayıp “Bu kadar büyüyen bir yapıyı kontrol etmek zaten zordur” mazeretinin arkasına sığınılması, ‘özrü kabahatinden büyük’ bir tavra delâlet eder.

Esas sorgulanması gereken bu büyümenin seyrinin, ihlas merkezli ve daha reel olması mümkünken, neden bu tür dejenere edici bir yönteme tevessül edildiğidir.

$‘İçeriden’ sorular

‘Netice hükmündeki’ sorunlar üzerinde yeterince sarf-ı kelâm ettik…

Biraz da bahsini yaptığım öncülleri alalım gündemimize…

Şu anki tablodan sorumlu olduğumuzu görebilmek için soralım hepimiz kendimize…

‘Dâvânın rantla imtihan olacağı’nı neden öngöremedik acaba?

Neden insana ulaşmak için organize olan yapıları, insan kaybeden bir hüviyete büründürdük?

İnsanı eğitmek üzere yola çıktığımız halde insan öğütmeye başladığımızı, hangi ‘büyüme’ projelerinin gündemimizi işgal etmesi nedeniyle fark edemedik?

Ve belki de en önemli soru şudur:

Bugün Risale-i Nur hizmetini, keyfiyet anlamında, neden mimarının bıraktığı noktadan daha ileriye taşıyamadık?

Yoksa bunun cevabı da, ‘devrin değişmiş olduğu’ illüzyonunda mı gizli?

Ne dersiniz?