RECEP İHSAN ELİAÇIK’IN “YAŞAYAN KURAN” MEAL/TEFSİR ÇALIŞMASINA DAİR…

2

ERCAN ÇAYLAR                                                                10.10.2013

Açık adı Recep İhsan Eliaçık. Birkaç yıldır antikapitalist Müslüman hareket olarak ekranlarda gördüğümüz bu isim son olarak gezi olaylarına verdiği tam gaz ile gündeme geldi. Bu kişinin sağda solda kendisini meal yazarı ve müfessir olarak tanıttığını da rastlıyoruz. İnanması güç de olsa hakkında böyle bir propagandayı becerdiği anlaşılıyor. Peki bu gerçek mi? İhsan Eliaçık’tan müfessir çıkar mı hakikaten. Bize göre hayır. Çünkü bu zatın yazdım diye ortaya attığı kitap tam manasıyla ibretlik bir Kuran tahrifciliği ürünü.
Bazılarımızın bu meal/tefsirin iyi niyetle yazılmış olduğunu düşünmesi muhtemeldir. Ancak bu çalışmada yapılan hadsiz hudutsuz tahrif, tebdil ve tağyir bizi böyle düşünmekten alıkoymuş bulunmaktadır.
Bize göre Eliaçık bu kitabında modernist ve akılcı saplantılarıyla; karmakarışık düşünceleriyle (1/86); oryantalizm kokan düzmecelerle; batıl ve çirkin yorumlarıyla Allah’ın kitabı hazreti Kuran’ı meal ve tefsir ettiğini söyleyerek bir fecaate daha imza atmıştır.
Kuran’daki birçok gerçeğin aslında öyle olmadığından dem vurarak söze başlayan Eliaçık Kuran’da zikredilen o hakikatlerin hakikat olmadığını söyleyerek sözlerini noktalamaktadır.
Eliaçık’ın yaptığı aslında iddia ettiği gibi bir Kur’an meal/tefsiri değil; bilakis Kuran’ın sadece insan aklına indirgenen bir üslupla okunması ve yorumlanması olmaktadır ki bu Kur’an da olup da akla aykırı her şeyin inkârı anlamına geliyor. Aslında bu durum belli bir modernist Kuran okumacılığının sonucu. Şimdi bu modernist Kuran okuması da ne oluyor derseniz M. Sait Şimşek hocamızın “Günümüz Tefsir Proplemleri” isimli kitabında bu akımı nasıl tanımladığına kulak vermelisiniz. Hocamız işaret ettiğimiz eserinde şunları söylemektedir:
“19. asrın başlarından itibaren Avrupa’ya hakim olan pozitif düşünce laboratuvara girmeyen ve deneyle ispatlanamamış her fikri reddediyordu. Yine bu dönemde hüküm süren determinist düşünce de pozitivizmi destekliyordu.Determinizme göre evrende olup biten her şey önceden belirlenmiş tek düze yasalara bağlanmıştır. Buna göre aynı olay ve sebepler zorunlu olarak aynı sonuçları verirler. Bu felsefi anlayışın maddi alanda ilerlemelere neden olduğu inkar edilemez bir gerçektir. Çünkü bu anlayış bir yandan deneyleri teşvik etmiş diğer yandan evrene hakim olan sebep-sonuç ilişkilerinin keşfi ile ilgili bilimsel araştırmalara büyük bir hız kazandırmıştır. Ancak bu anlayışın laboratuvara sığmayan metafizik izahları hayatın dışına ittiği toplumların ahlaki yapılarını tahrip ettiği insanın düşünce ufkunu daralttığı da bir vakıadır. Madde ve maddenin kanunları içerisine insanı hapseden bu anlayış toplumlarda materyalist felsefenin hakim olmasına neden olmuştur. İşte modernistler felsefeyle uzlaşmayan dini nasları  felsefe doğrultusunda tevil etme yolunu seçmişlerdir. Bunun bir sonucu olarak da mucizelerle kerametler gibi olağanüstülükleri beş duyu ile algılanamayan cin ve melekleri inkar etmişlerdir.Böyle bir tefsir kitabında bütün zorlama  yorumlar determinist anlayışa ters düşmemek içindir ve modernistler Müslümanların bu tür anlayışları önceki milletlerin mitolojilerinden aldıklarını savunurlar.”


Şimdi Eliaçık’ın meal/ tefsir olarak yazdığını söylediği kitabına dönelim ve hatalı bulduğumuz yönlerini açıklayalım.
Kanaatimizce ilgili meal/tefsir’de şu hatalar bulunmaktadır.

1- Eliaçık Kur’andaki en açık yani tevili en imkânsız mucizeleri bile inkar etmekten kaçınmamıştır.
2- Hz. İbrahim’in ateşe atılmadığını bunun mecaz olduğunu;
3- Salih(as)’ın devesinden maksadın yeryüzü olduğunu;
4- Süleyman(as)’ın karıncalarla konuşmasının, karınca flamalı milletlerle olan diyaloğu olduğunu;
5- Musa(as) zamanındaki deniz yarılması olayının gel-git hadisesinden ibaret olduğunu iddia etmektedir.
6- İsa (as)’ın doğumu olayında yapmaya çalıştığı yorum ise çirkinliğin de çok ötesine geçmiş ve Hz. Meryem’e zina iftirası edecek kadar ileri gidebilmiştir.
7- Allah(cc) Kur’an’da İsa(as) hakkında açıkça: “ Onu katledemediler, onu asamadılar; fakat karıştırdılar” dediği halde yazar; “İsa(as) çarmıha gerilerek öldürüldü ancak Kur’an bunu şehitler ölmez, o ölmedi yaşıyor, tarzında ifade etmektedir” demektedir. (1/238)
8- Eliaçık Yunus(as)’ın balığın karnında kalmasını “hapse girmesi” olarak izah ettiği halde ayette açık bir şekilde “onu balık yuttu” deniyor.(37/142)
9- Eliaçık yecüc mecüc diye muşahhas kavimlerin olmadığını, olmayacağını; bunların hercümerc anlamında kötülüklerin artması olduğunu, deccalın de kargaşa zamanlarındaki despotlar, başı çekenler olduğunu söyleyerek bir başka Kuran hakikatini inkar etmektedir.
10- Yine o bazı Kur’an kavramlarını kendi akılcı saplantılarına kurban etmekten çekinmemektedir.
11- Eliaçık ayrıca melekleri, cinleri, şeytanları ve iblisi insan muhayyilesinin ürünleri olarak göstermektedir.
12- Yazarın din/İslam anlayışı da sorunludur. Çünkü o  “Allah katında din islamdır” ilkesini, “ Bütün dinler islamdır” şekline büründürmüştür.

13- Yazara göre “siyasal islam” ya da “din, devleti öngörür” iddiaları tamamen yanlıştır. Kuran bir siyasallık vurgusu yapsa da bu din adamlığına karşı yapılan bir vurgudur. Eliaçık burada da hızını alamıyor olsa gerek şöyle devam ediyor: “Siyasal islam denecekse bu bir ülke yönetimini din adamları sınıfına teslim etmenin değil, tam tersi yönetimi din adamları sınıfının elinden kurtarmanın adı olabilir(1/86)

HZ.MERYEM VE MUCİZEVİ DOĞUM OLAYI

Mucizelere ve görünmeyen varlıklara asla geçit vermeyen yazar bu tutumunu Hz. İsa’nın doğumunun anlatıldığı Meryem Suresi’nde de sürdürmekte ve “Bakire Doğumu” başlığı altında incelediği konuyu şöyle izah etmektedir:
“Hz.Meryem’in meşru bir yoldan bir erkekle ilişkisi olmamışsa bunu iki şekilde yorumlamanın mümkün olduğunu bunlardan birincisinin nişanlısı Yusuf’tan hamile kalmış olabileceği ikincisi ise genç erkeklerin rüyalarında ihtilam olmaları gibi Hz. Meryem’in de rüyasında bir erkekle ilişkiye girdiğini görüp rahmindeki yumurtacığı harekete geçirmiş olabileceğidir. Kuran ise bu olayı üslubu çerçevesinde nezih bir dille anlatmaktadır.” diyebilmektedir.(2/143)

Evet akılcılığı putlaştırıp önüne geçip ibadete dalan yazar Kur’an’ın mucize olarak sunduğu “erkeksiz doğum” olayını, meleğin gelişini ve üflemesini böylelikle tamamen reddetmekte ve aklıyla uydurduğu yukarıdaki ihtimallere inanmamızı beklemektedir. Dikkat ediniz ihtimal olarak zikrettiklerinden birincisi Hz. Meryem’in zina etmesidir. Bunu “Hz.Meryem’in meşru bir yoldan bir erkekle ilişkisi olmamışsa diyerek evlenmemiş iken Meryem’in “nişanlısı Yusuf’tan hamile kalmış olabileceği olduğunu söylemektedir. Halbuki  bu düpedüz  “Meryem zina etmiştir” demektir. Eliaçık burada aynı iddiayı savunan Yahudilerle beraber olmaktadır. Daha çirkin olanı Kuran’da Meryem annemiz tertemiz bir şekilde anılırken kendisini Müslüman gösteren birinin böyle bir iddiayı ortaya atarak Müslümanlardan da buna inanmalarını beklemesidir.

İkinci ihtimal olarak zikrettiğine gelince gülünüp geçilmekten öte bir anlam taşımayan bir durumdur. Allah’ın bir mucizesini reddetmek için Eliaçık’ın attığı taklalardan birine daha böylece şahit olacağız. O  ihtimal de Meryem’in; “ genç erkeklerin rüyalarında ihtilam olmaları gibi Hz. Meryem’in de rüyasında bir erkekle ilişkiye girdiğini görüp rahmindeki yumurtacığı harekete geçirmiş olabileceğidir.” Eliaçık’ın bu açıklaması da çok çirkindir. Çünkü  İsa (as) babasız doğmuş biridir ve bu olaya Allah’ın bir mucizesi olarak bakmak yerine ille de bu tür açıklamalara dalmak; “şöyle olmuştur”, “böyle olmuştur” demek inanmış biri için doğru bir şey midir? Allah bizden buna inanmamızı beklemektedir. Böyle değilse ve Eliaçık’ın dediği gibi yumurtaların bu denli rüyayla hareket edip kendi kendisine döllenmesi mümkünse neden şimdiye kadar Adem kızlarından hiçbirinin başına gelmemiştir. Anlaşılmaktadır ki Eliaçık kendini fiziki dünyaya aynı bir komünist gibi iyice kaptırmış ve düşünce dünyalarını onlardan aldığı fikirlerle şekillendirmiş bulunmaktadır. Kapitalizme düşmanlığı da İslam’ı sevdiğinden değil komünizme yakınlığındandır. Kapitalizmi eleştirirken İslami içerikli söylemler kullanmasındaki sebep ise bellidir: İstismar ve İslam’ı içinden yıkma gayretidir.

MEAL-TERCÜME ÜSLUBU MU?

 ORTADA USLUP GÖRÜNMÜYOR; MALESEF TAM BİR FACİA!

Eliaçık’ın Kur’an’ı tercüme ve meal üslubu da tam bir faciadır. Hatalı gördüklerimizin tamamını burada zikretmemiz mümkün değildir elbette. Bir iki örnekle yetineceğim:

– Bakara 102’de; “Karşılığında kendilerini sattıkları şey ne kötüdür.” mealindeki ayet kıymetli(!) yazarımızın edebiyat zevki ile:

”Kendilerini üfürükçü bezirganlar haline getiren büyücülük ne kötüdür.” şekline dönüşmüş. Bu ancak olsa olsa bir açıklama olabilecek iken Kur’an hakkında bu ne laubaliliktir?

– Bakara 93’te; “Hani bir zaman sizden söz almıştık ve dağı üzerinize yükseltmiştik” ifadesi yazarımızın zevkine ve aklına uymamış olacak ki şöyle meal edilmiş:

“Hani bir zamanlar dağı şahit tutarak sizden söz almıştık.”

– Neml suresi 82. ayet-i kerime; “…onlara yerden bir dabbe (mahluk) çıkarırız da; o onlara, insanların ayetlerimize kesin olarak iman etmemiş olduklarını, söyler.” iken, yazar bu ayeti de şu hale sokmuş:

“onlara yeryüzünü canlandırıp dile getireceğiz.”

– Saffat 141’de; “gemide olanlarla karşılıklı kura çektiler” ayetini;

“Aralarında çekişmişler(yani yunus as ile kavga ettiler)” şeklinde tercüme ediyor.

– Müddessir 52’de; “onlardan her biri kendisine açılmış sahifeler verilmesini istiyor” buyrulurken, yazar;

“Her biri kendisine özel, isme yazılı davetiye istiyor.” demektedir…

Bunlar, sadece birkaç örnek. Eliaçık bu usulsüz çevirisini tüm kitap boyu sürdürmektedir. Ben acizane Eliaçık’ın aslında Kuranı Kerim’i önünde bulundurarak bir tercüme ve meal işine giriştiğini bile sanmıyorum. Bence O önüne birkaç meali koymuş ve hangisi hoşuna gittiyse, nasıl anlamak istediyse meal mealciliği yapmaya çalışmıştır. Kitabındaki bunca büyük hatalar bizi böyle düşündürmektedir. Yoksa bunlar Arapça bilen, azıcık da olsa bir ilim ve bilgiye sahip, belki de en önemlisi dürüst birinin cüret edebileceği şeyler değildir.

YAZARIN “İSLAM” ANLAYIŞI

Yazarın din/İslam anlayışı pek geniş gözüküyor. Öyle ki “Allah katında din İslam’dır” ilkesini O; “ Bütün dinler İslam’dır” şekline getirmiştir.

“Sen at oltanı, yeme atlayan sazan çok olur” derler.Eliaçık atmış oltasını atmasına da, “bu sazanları kim için tutuyor?” asıl önemli olan bu aslında. Bu hangi projenin hayata geçirilmesi oluyor?

Eliaçık kimin adına çalışıyor?

– Allah ve Rasulunun mü? – Asla! Kesinlikle değil! Ne Allah ne de O’nun Rasulu, batıl dinleri temize çıkarmadılar ve onlara “İslam” adını vermediler. O şöyle diyor:

“Demek ki insanlığın tümü içinden her kim Allah’a ve ahiret gününe inanıyor rasuller arasında ayrım yapmıyor, kendini arındırıyor ilahi hakkı teslim ediyor ve erdemli ve dürüst yaşıyor ve böylece “Allah ile yürüyorsa” bu yolun yolcusudur. İster nüfus cüzdanında Hristiyan ister Yahudi ister Budist ister Hindu ister Müslüman yazsın farketmez.”

Eliaçık burada sözü açık söylememekte ve konu sanki nüfus cüzdanından ibaretmiş gibi göstermektedir. Eskiden nüfus cüzdanı yoktu; o zaman bu kaçak üslubu nasıl sergileyecekti ve ne söyleyecekti?

Yazıklar olsun bunların yıllar yılı çalışmalarına! Veyl olsun böylelerine!!

Rasulullah(sas) ne için mücadele verdi?

Hrıstıyanlar doğru dinde yani İsa’nın dini üzere idiler de Rasulullah(sav) mi onları rahatsız etti?

Yahudiler Musa’nın dini üzere idiler de Rasulullah mı onları yerlerinden yurtlarından etti?

Sonra Budistler putperest ve müşrik değil midir; yazar neden kaçak güreşiyor? Açıkça “nüfus cüzdanlarında isterse müşrik yazsın” demiyor da “Budist yazsın” diyor?

Allah’a inanmaktan dem vuruyor; tevhidsiz Allah’a iman nasıl olur, anlatabilir mi. Bu manada bütün müşrikler zaten Allah’a inanmıyorlar mı???

“Ahirete iman”dan bahsediyor; Yahudilerin ahireti dünya olarak tasavvur ettiklerini bilmiyor mu? Yoksa hatırlamak işine mi gelmiyor? Ya da Budizm’de ahiret inancının olmadığını da mı bilmiyor?

“Rasuller arasında bir ayrım yapmayacak” diyor; o zaman adam Hz. Muhammed’e inanacak mı inanmayacak mı? İnanacaksa bu adam inandığı yani “son peygamber olduğu” kesin; “alemlere rahmet olduğu” kesin bu peygambere inanacak ve ona inen Allah’tan gelen vahye de dolayısıyla inanmış olacak; Yani Allah’ın şeriatını bilip kabullenecek; haliyle ona göre yaşaması da gerekecek öyle değil mi? O zaman bu kişi zaten Müslüman olmuş olmuyor mu?

Yoksa Eliaçık ve benzerleri yeryüzünde tıpkı selefleri “Ekber şah” gibi yeni bir din mi icat etmeye çalışıyorlar? Bütün çabaları buna mı?

Kur’an “iman” diyor, ama tevhidsiz değil!

Evet Kur’an “iman” diyor ancak amelsiz değil!

Bunları görmek istemeyen gözlerse kendi tabiriyle“Allah ile birlikte yürüyenin” gözleri değildir!

Kur’an “iman” dediği gibi “Amel” diyor; “namaz” diyor; “zekat” diyor; “hac” diyor; “oruç” diyor; “cihad” diyor. Bunlar hangi dinde bozulmadan kalabilmiş bir gösterse de bilsek? O ise bu kavramlarla da problemli ve bunların tamamı hakkında hakikatte olmadıkları yollu yorumalar yapıyor.

KURANİ KAVRAMLAR

Eliaçık’ın Kuran kavramlarına yönelik getirdiği açıklamalar tıpkı yukarıdakiler gibi enterasandır. Mesela yazar, “Ma’ruf” kavramının;

“İnsanların öteden beri bildiği tanıdığı ortak ve evrensel iyilikler” anlamına geldiğini söylemektedir. (1/156)

Peki bu maruf kavramının içinde “Tevhid, ibadat-ü taat” gibi, İslam’ın vazgeçilmezleri nerde? Yoksa Eliaçık tevhid ve ibadette insanların öteden beri ittifak/anlaşma içinde olduklarını mı sanmaktadır?

“Ameli salih” kavramı da benzer bir evrime uğramış gözükmektedir. Yazar, bu kavramı incelediği Asr suresinde;

“Şu halde ameli salih; iyi güzel doğru ve faydalı olanı yapmak bunlar için çalışmak..”

olarak tarif etmiştir. Bu iyilik güzellik vs. vurguları tamam da, bu tarifte neden taat ve ibadetler yok anlamak mümkün değil. Ve bu açıklama şekli meal/tefsir’ in tamamında böyle. Ki bu da bilinçli bir şekilde ameli salihin manasının ibadet ve itaatten uzaklaştırılmakta olduğunu gösteriyor.

Ameli salihi açıklarken kullandığı “iyilik ve güzellik” tabirleri kime göre olmalı? Mesela şimdiki insanların çoğuna göre sınırsız özgürlük en büyük iyilik ve güzellik değil mi? Eliaçığın ameli salihi böyle açıklarken iyilik ve güzellliğin kime göre olduğunu da söylemesi gerekmez miydi.
mesela  iyi ve güzel olarak kabul gören bir şey, bir haram ise ya da dine sokulan bir bid’at ise, bu da ameli salihe girer mi? Ya da niyeti Allah için olmayan herhangi iyi güzel ve faydalı bir iş, ameli salih sayılır mı? Eliaçık bu konuda ne buyurur acaba? Öyle evrensel bir takım değerler üretmek adına Kuran’ın ana kavramlarını eğip bükmek doğru mu?

  “ŞEYTAN” ASILSIZ BİR MASAL MI?                                                               

Eliaçık, görünmeyen herşeyi cüretle inkara devam ediyor ve bakın şeytan diye bir şey olmadığını bu kominist hayranı nasıl anlatıyor:

“Bir cins isim olan şeytan, ontolojik karşılığı bulunmayan, hali hazırda görünmeyen ve fakat etkisi hissedilen tabiattaki kötülük durumlarına isim olmuştur.” (1/36(326))

Yani aslında ontolojik bir varlık olarak söz konusu değil. Tabiatta ise kötülük denen inkar edilemez bir gerçek var ki işte şeytan olsa olsa onun adıdır diyor İblise yaptığı yorum da böyle bir şey;

“İblis; insan oğlundaki kötülük temayülü ve dürtüsünü temsilen birinci bölümde iblis….. ikinci bölümde şeytan olarak geçtiğini görüyoruz” (1/324)

“Aslında şeytan ve iblis diye bir şey yok” diyor yazarımız. “Peki ne var?” sorusuna da: “Bunların tabiattaki kötülük durumları olduğunu ve kötülük temayül ve dürtüsünü temsilen insan zihninde var edildiğini” savunuyor.

İBLİS !

Yazar Kur’an’daki, Allah ile iblis arasındaki konuşmayı, Allah’ın kendi kendisiyle konuşması olarak görmektedir:

“İblis kıssası bir semavi prolog (gökteki ilk konuşma) iken Adem kıssası yaşanmış hayat hikayesidir. İblis kıssasında teolojik, Adem kıssasında antropoljik vurgu baskındır. Kuran önce iblis kıssasını vermekte; “Bir tür Allah’ın kendi kendine konuşması” olarak insanlıkta bir ”Yaratılış muhayyilesi” oluşturmak istemektedir. Bu nedenle İblis kıssasında olaylar ve kişiler duyulur ve akledilir nesneler şeklinde tasvir edilmekte; iyilik, kötülük, insan, insanın gücü ve kabiliyeti, varlık âlemindeki yeri, neden yaratıldığı vs. görünür akledilir, algılanabilir suretlere sokularak şahıslaştırılmaktadır. Canlı yürüyen konuşan, yer kaplayan, dokunabilen, yanımızdan geçen vb. kişiler zatlar gibi algılanması sağlanarak adeta insanlığın dimağına kazınmaktadır. Birbirini tamamlayan kıssanın bu ilk bölümünde (Allah-İblis diyaloğu) aslında Allah dışında varlık yoktur.” (1/326)

Fazla söze hacet yok sanırım…

MELEKLER

Yazar her konuda olmasa da bu konuda tutarlılığını kitap bitinceye kadar korumaya çalışmış. Melekler de yazarın bu üslubundan nasiplerini almışlar.

Cebrail’in, Allah’ın gücü, karşı konulmaz kuvveti; Mikail’in Allah’ın rahmeti, bereketi, yetiştirmesi, bitirmesi, bolluğu ve bereketi olduğunu (1/67) söyleyen yazar, bunların aslında Allah’ın sıfatlarının (meleke) sami düşüncesinde (muhayyile) Cebrail ve Mikail (vs) olarak şekillendiğini ve Kuran’ın bu anlayışa –Yani bu anlayışın yanlış olduğunu bile bile- dokunmadığını söylüyor. Kuran, yazara göre sadece bunların tanrılar, eşler, oğullar, kızlar, ortaklar vs. olduğunun sanılmasına izin vermiyor. Anlaşılan yazar kitabının kaynaklarında itiraf ettiği gibi epey oryantalist kitabı okumuş; işin kötüsü ise onlara Kuran’dan daha çok inanmış olması.

Artık fıkıh ilmini alakadar eden bir çok konudaki havai yaklaşımlarını; kestiği, hatta doğradığı ahkamları geçiyoruz. İtikadi konularda bile, güya Kuran’ı anlama adına (!) pervasızca bir yaklaşım sergilendiğini görmekteyiz.

Melek ve iblisi birer temsil gören yazar, Kuran’daki cinleri de inkâr etmekten geri kalmıyor. Malumunuz, Kuran’da Cin suresi vardır ve bu surede resmen ve açıkca cinlerin Kuran’ı dinleyip müslüman olmaları anlatılır. Bakalım yazar bu konuda neler söylemiş:

“Her ne şekilde olursa olsun eski dünya dinlerinde özellikle Mezopotamya dinlerinde cin, peri, şeytan, melek inançları son derecede yaygındı… Kuran, İran, Yunan, Mısır, Babil havzalarında yaygın olan bu inançları, hitap çevresi olan Arap yarımadasında yerleşik buldu. Diğer birçok konuda olduğu gibi bu konuda da düzeltme yoluna gitti…Demek ki Kuran bu tür bir zamanlar kendi kavramları olan kelimeleri eski dünya dinlerinin deforme ettiği halden çıkarmak için kullandı; fakat içeriğinde esaslı reformlar yaptı. Bunun tipik örneklerinden biri de işte bu cin suresidir. Burada eski Mezopotamya dinlerinin etkisinde olan ve Fırat’ın üst tarafındaki Nusaybin’den gelen (Taberi) bir gurubun Kuranı dinlemesi sonucu geçirdikleri dönüşüm anlatılıyor. Veya bunlar böylesi inançların etkisi altında olan Mekke ve civarında yaşayan bir gurupta olabilir. Bu durumda ayette geçen “cinlerden bir gurup ” ifadesi “cinlere inanan bir gurup” manasına gelir…
Yani Eliaçık “Cin” adındaki surenin aslında “Yabancı” bir takım insanları konu edindiğini; onların cinler periler hakkındaki eski inançların yanlışlığı konusunda itiraflarda bulunmaları diyaloglaştırıldığı için bu adı aldığını söylemektedir. Ki ayetlerin anlamıyla ne yakından ne uzaktan ilgisi bulunmamaktadır. Ayetleri aklıyla yorumlamakta ısrarlı olan yazar, cin suresinde epey sıkıntı yaşamış gözüküyor. Ancak ezberini bozmak da istememiş ve maalesef, inkâr ve teville başladığı tefsirine, yine bunlarla devam etmiştir.

CENNET CENNET DEDİKLERİ

Yazara göre Adem babamızla Havva annemizin yaratılıp yaşadıkları ilk yer dünyada bir yermiş; cennet yemyeşil bir diyar demekmiş:

“Öyle anlaşılıyor ki burada cennet yemyeşil bir diyar yeşillik ve ağalık bir bölge anlamına gelmektedir. Burası yeryüzünde bir bölgedir (Ebu Müslim) Bu durumda ilk insan veya insanlar “yeryüzünde” yaratılmış olurlar, öbür dünyadaki cennette yaratılıp bu dünyaya dönmüş değil. Yani insanlar basbayağı yeryüzünün bağlık bahçelik yeşilliklerle dolu bir bölgesinde ortaya çıkmışlardır.” (1/ 326)

Yukarıda alıntılanan yazıların sahibi bir bakıma Allah’ı zan altında bırakmış olmuyor mu?

Evet yalın olarak Kuran’ı okuduğunuzda İblis’in varlığının mecaz olduğunu; Allah-İblis diyoloğunun temsil olduğunu, Allah’ın cennet dediği yerin yeryüzünde olduğunu; yasak ağacın temsil olduğunu anlayabilir misiniz? Kesinlikle hayır. Peki Kuran’da, türedi filozofların anlayamadığı her şeyi mecaza mı yormalıyız? Bunun sınırını kim koyacak?
Birisi çıkıp da: “Allah da mecazdır, ölümden sonraki cennet de, cehennem de, mecazdır” derse bu anlayışın önüne nasıl geçilebilir? Sonra bunların mecaz olduğundan ne Rasul(sas), ne ashabı asla söz etmemiştir. Demek bunların mecaz olduğunu keşfetmek, oryantalizm hayranı günümüzdeki eliaçıklara kalmıştır. Eliaçık’ın meal tefsirini bir kenara koyarken ister istemez Eliaçık’ın bunca hezeyanları ülkemizdeki bu kadar alim,  ilim adamı ve Müslümanın gözünün içine baka baka yapabilmiş olmasını aslında ilim ve din  takva alanındaki büyük bir boşluğa bağlamadan edemiyorum.tıpkı Buhari’nin ilim bahsinde geçen şu hadisin bize söylediği gibi: “Allah hakikat ilmini kullarında bir anda çekip almaz. Fakat alimler ölürler ve yerlerine yenilerinin gelmemesi suretiyle ilim sizden çıkıp gider. Taki ortalıkta ilim adamı gözükmez olunca insanlar cahil başkanlar edinip dinlerini onlara sorarlar. Onlarda bilgisizce cevap verir hem sapar hem saptırırlar.”

Bundan başka dini gayretimizin azalmış olması ve buna bağlı olarak içine düştüğümüz vurdumduymazlık da sebeplerden biri. Alimlerimiz Allah yolunda hakkı söylediği için eleştirilmekten çekindikçe ve Eliaçık gibi en başta sünnet inkarcılığı arkasından Kuran tahrifciliği bunlarla birlikte alim ulema düşmanlığı ve ehli sünnet hasımlığı yapanlarla sorunsuz oldukça bunlar elbette olacaktır. Gereği olmadığı halde olmadık konularda envai çeşit kitaplar yazan, tercümeler yapan, konuşan ve yazan hocalarımız halkımızın inanç ve itikadına direk tealluk eden bir takım hususlar da eğer tek kelime edemiyorlarsa ve ortalığı bu tür cahillere bırakıyorlarsa bunu hoş görmek mümkün değildir. Halkı uyaracak olan başta alim ve ulemadır. Hadisi şerifte “Bu ilmi her nesilden en düzgün kişiler taşır; onlar aşırı gidenlerin aşırılıklarını, bozucuların bozmalarını ve teville hakiki manayı kaldıranların çalışmalarını boşa çıkarırlar.” buyurulmuştur. Bu hususta ulemaya düşen görev gerçekten çok büyüktür. Hele ilmi gizlemek/ketmetmek en büyük günahlardan değil midir? Hadisi şerifte “İlmi olduğu halde gizleyenin ağzına kıyamet günü ateşten gem vurulur” buyuruluyor. Yine Bakara ve Ali İmran’da “ilmi olup da gizleyen ve açıklamayanlara defalarca lanet edildiğini görüyoruz. Hakkın söylenmesi gereken yerde söylenmemesini şeytanlık olarak gören bir kültürün mensupları olarak bu duruma daha fazla ehemmiyet vermek gerektiğini düşünüyorum.

Ya  bir de işe sünnet inkarcılığıyla başlayan ve en sonunda işi Kuran tahrifciliğine kadar vardıran Eliaçık gibi kimselerle dağarcık doldurmaya çalışan zavallı Müslüman kardeşlerimize ne demeli… Halbuki İslam’ı öğrenmek için gazeteci, edebiyatçı, şair romancı ya da falancı ve filancıların kapılarını çalmaktan daha yanlış ne olabilir ki? Bu insanlar alanlarında ne kadar üstün olurlarsa olsunlar eğer dini bir alanla ilgili konuşmaları ve insanları yönlendirmeleri gerekiyorsa son derece dikkatli, terbiyeliolmalı ve açıklamak istedikleri konuyu titizlikle din alimlerinin gösterdikleri gibi araştırmalı ve en son vardıkları kanaatlerini dahi tekrar sağlamaya tabi tutmalıdırlar.

Söyleyeceklerim daha bitmedi; İslami  kurumlar, vakıflar, dernekler, belediyeler gibi böylelerini yıllar yılı İslamcı yazar sanarak konuşturmuş ve meşhur etmiş olanlar da şapkayı önlerine koymalı değil mi. Yaptıklarıyla ne büyük bir ferasetsizlik örneği ortaya koymuşlar aslında. Çünkü “Bir kere adam ulemaya sövmeye başladı mı hükmünü vermeleri gerekirdi. Ama tabiri caizse onlar ulemaya söver sayarken laik ve seküler yetiştirilme kültür altyapımız ile biz de bu tür kimselerin doğru olup olmadıklarına dair ciddi bir sorgulamayı yapamadık. Hatta bizim zamanında bu şahsın duruşuna karşı insanları uyarırken yaptığımız eleştirileri sözüm ona kardeşlik hukukuna aykırı bulanlar bile oluyordu. Fakat Mevlam bizi utandırmadı hamdolsun, yıllar önce gördüğümüz gidişat “gezi”de demirleyince uyandı bazıları..  Aslında gezi olayları sadece Eliaçık için değil geziyi destekleyen hatta mal bulmuş mağribi gibi üstüne atlayan tüm başka oluşumların gerçek yüzlerini görmek için bir milat olmasını temenni ediyorum. Yine Suriye savaşı vb. gibi Müslümanları ilgilendiren tüm meselelerin uyanışa ve gerçek yüzleri tanımaya vesile olmasını diliyorum.
Son söz olarak şunu derim; Aslında filozofluk ya da çok bilmişlik yapmak isteyenler için Allah’ın kitapları ve rasullerin öğretilerinin dışında kalan epey geniş bir alan zaten vardır. Böyleyken Eliaçık gibi filozofluğa hevesli kişilerin saha olarak Allah’ın kitabını görmesi ya had bilmemezlikten ya da kötü niyet taşımaktan başka ne olabilir? Biz ise bu yazıyı onun ve takipçilerinin iyi niyetli fakat yolunu şaşırmış oldukları hüsnü zannımıza matuf olarak kaleme almış bulunuyoruz. Saygılarımla.

Ercan Çaylar

43.661 kere okundu