Rahatsızlık Vermesi Muhtemel Bir Yazı…

MURAT TÜRKER                                                              13.02.2008

Olanca hızıyla güncelliğini muhafaza eden başörtüsü tartışmalarında, laikçi cenahın en zayıf argümanı, başı açık olanların mâruz kalacağı mevhum ve muhayyel baskı iddiası olsa gerek.

Bu tez fazlasıyla zayıf görünüyor; çünkü ilerde vücut bulacağı söylenen ve varlığı sadece varsayıma dayandırılan bir baskı söylemi üzerinden, hâlihazırda işlevsel olan dayatmaya meşruiyet üretiliyor.

Bir başka deyişle, meydana gelmesinden endişe edilen toplumsal bir tahakkümün önlenmesi adına, şu an cârî olan kopyasına selâm duruluyor.

Sözü edilen bu baskıyı seslendirenler, jakoben eğilimleriyle mâruf sözüm ona aydınlar değil sadece.

Liberal tandanslı entelektüeller arasından da, başı kapalı kesimden başı açık olanlara yönelebilecek bir baskı bağlamında duyulan kaygıyı tümüyle yersiz bulmayanlar var.

Yaklaşımlarını daha çok “ateş olmayan yerden duman çıkmaz” atasözünde ifadesini bulan mantığa dayandırıyorlar.

“Böyle bir kaygı varsa, bunu yok sayamazsınız. Başörtüsü serbestisi adına ortaya konulan girişimlere, bu güruhun kaygılarını izâle etme çabası da eşlik etmeli.” şeklindeki değerlendirmeler, yaygın bir anlayışın tercümanı kanaatler olarak arz-ı endam ediyor.

Örneğin bir akademisyen, “Türkiye, İran gibi olacak” türünden korkuların anlamsızlığından dem vurduğu konuşmasına “ancak” diye devam ediyordu: “Toplumda seyri hız kazanmış olan muhafazakârlaşma temâyülünün içimizden bazılarını kaygılandırıyor olmasını da garip karşılamamak gerekir. Bu endişe sosyolojik bir realitedir ve en azından saygıyı hak etmektedir.”

Lafı daha fazla uzatmaya gerek yok…

Tüm bu yaklaşımlara misliyle mukabele edip, sözcülerini açığa düşürmek mümkün…

Mesela toplumda gerçekten bir muhafazakâr yönelişin zemin kazandığı görüşünü bir an için doğru bir sosyolojik tesbit olarak kabul edelim. Bu durumda birilerinin bundan rahatsızlık duymaya başlaması da gayet doğal bir durum olarak karşımıza çıkar.

Yalnız burada vurgulanması gereken daha önemli nokta ise şudur:

Toplumda herhangi bir görüşün kökleşmesi –o görüş bir tahakküm vesilesi olarak istimal edilmediği sürece- ‘sakıncalı’ bir durum değildir. Kaldı ki, baş örtme tavrının belli kısıtlamalara tâbi tutulduğu bir vasatta, mütedeyyin kesimin de tersi bir eğilimden, mesela sekülerleşme sürecinden kaygı duymaya hakkı yok mudur?

Velhasıl, herhangi bir toplum kesiminin duyacağı kaygıyı mâzur gösteren şey, muhalefet ettiği görüşün yaygınlık kazanması değil, mütehakkim bir tavır alışa demir atmasıdır.

Bugün başörtüsü serbestisine direnen kesimin, ‘mevhum baskı’ söylemi de dâhil elle tutulur hiçbir argümanı kalmamıştır.

Zaten bu yazının konusu, çifte standartta kariyer yapan bu ilkesiz makule değil.

Ben, bugün bir otokritik çağrısı yapmayı düşünüyorum.

Bu muhasebe davetinin, laikçi jakoben kesimle yolun bir yerinde ortaklaşıyor gibi görünmesi ise hiç umurumda değil.

Ve buraya dercettiğim hiçbir değerlendirme, modernlikten dem vuran bu ‘kendine aydın’ zümreyle aramdaki zihinsel mesafeyi daraltmaya hizmet etmeyecektir.

Onları haklı bulmuyorum…

Samimiyetlerine de inanmıyorum…

Ama onlardan tamamen bağımsız bir şekilde, bu süreci vesile kılarak bir muhasebe zemini teşkil edebiliriz diye düşünüyorum.

Geçenlerde aklıma şu soru takılıverdi:

Bizler, inancı, kültürü, değer yargıları kendilerinden tamamen farklı insanlarla asırlar boyunca bir barış iklimi tesis ederek idâme-i hayat eden nesillerin torunlarıydık. Fakat neden haklı ya da haksız, bugün insanlar bizden kaygı duyuyorlardı acaba?

Çağdaşlarından gayr-ı müslim olanlar bile, cedlerimizin sarıklarını, papazlarının külahlarına tercih etmişlerken, bizler bugün bir kaygının öznesi hâline nasıl gelebilmiştik?

Neden daha güçlü ve etkin bir konuma gelmemiz durumunda, güç ve iktidarla imtihanı alnımızın akıyla atlatabileceğimize dair bir algı oluşmamıştı muhataplarımızda?

Elbette onlar bu kaygıyı samimi bir tasavvurun yedeğinde dillendirmiyorlardı…

Elbette amaçları ‘bağcıyı dövmek’ti.

Zaten ben, “onlar kaygı duyuyorlarsa vardır bir sebebi” diyenlerle aynı jargonu kullanmıyorum.

Ben, aynı zamanı paylaştığım mü’min kardeşlerime, en başta da kendime serzenişte bulunuyorum.

Bugünün müslümanı ‘elinden ve dilinden emin olunan’ bir figür olma özelliğini hızla kaybediyor.

Bırakınız dine mesafeli duranları, kendisini İslâmî hassasiyetlere bağlılık üzerinden ifade eden çokları bile bugün, iç bünyede farklılığa tahammülün iyice azaldığı bir vasattan endişe ediyor.

Çok iş yapıyor olmanın bahşettiğini vehmettiğimiz yetkilerle, en dar dairede bile tahakkümü câri kıldık.

Üç kişinin idaresini üstlenir üstlenmez diktatörlüğe soyunanlarımız var…

Merkezî olarak belirlediğimiz görüşe muhalefet edilmesine tahammül edemiyoruz.

Enerjisini, İslâmî emirlerin toplumdaki etki sahasını genişletmeye çalışmak yerine, elinin altındaki insanların hareket sahasını kısıtlamak için kullananlarımız azınlıkta değiller artık.

Dışa karşı tedricilik prensibi gereğince mülâyemeti şiâr edinenler, ‘içerideki’nin özeline müdahaleyi bile doğal karşılıyorlar.

Bireysel özgürlük standardı yükselir yükselmez, bunu bir başkasının hürriyetine kastederek ‘kutlayanlar’ bizim içimizden çıkmıyor mu?

Güçlenişini yekdiğerinin zayıflamasına binâ edenler, sesinin daha gür çıkmasını yanı başındakinin sesinin içine kaçmasına borçlu olanlar, hareket alanını kardeşinin rağmına genişletenler, bir sancının alârm verdiğini belgelemiyorlar mı?

Önümüze çıkan fırsatları değerlendirirken çoğu zaman kötü bir sınav veriyor oluşumuz ne ile izah edilmeli?

Yapmamız gereken, müslümanları bir kaygının odağı olmaktan çıkaracak mânâda insan kalitemizi yükseltmeye çalışmak olmalıdır.

Kemiyet-keyfiyet meselesine girip can sıkmaya niyetim yok ama sayımızla kalitemizin mâkûsen mütenâsip (ters orantılı) seyretmesi dikkatimizden kaçıyor mu acaba?

Dostlar, düşünsenize, dışarıdan birileri, hatta ‘içimizdeki kimileri’ bizden kaygı duyuyor!

Yersiz bile olsa bu kanı bizi teyakkuza sevketmeli değil midir?

Medya manipülasyonunun ve hasım cephenin gayr-ı ahlâkî tutumunun bu kaygıyı tetikliyor oluşunu ıskalamıyorum tüm bunları söylerken…

Tarihî birikimimiz, geleneğimize damgasını vuran emanette emin olma realitesi bile bir dalgakıran gibi durduramıyorsa bu şâyiâyı; bir muhasebe yapsak fena mı olur acaba diyorum!

Fena mı olur?

“İnsanlar kritik bir haklarının iâde edilmesinin heyecanını yaşarken bunları söylemenin sırası mı?” diyecekler varsa, onları, “ülkenin bunca sorunu varken başörtüsü meselesini konuşmanın sırası mı?” diyen ‘aydın’ (!) zümreyle baş başa bırakıyorum!

‘Sırası gelince’ konuşuruz!