Organize İşler veya Oy Tartışmalarına Derkenar

MURAT TÜRKER                                                              25.07.2007

I) Prof. Mustafa Erdoğan, demokrasi, laiklik, devletçilik gibi kavramlar üzerinde ezber bozucu tahlillerine âşinâ olduğumuz bir anayasa hukukçusu. Mesela 01.02.2007 tarihli makalesinde, modern devlet anlayışını sorguluyor ve varlığını kaçınılmaz gördüğümüz modern ulus devlet telakkisine sarsıcı tenkidler yöneltiyor. Zihinlerimizdeki temel kabulleri tartışmaya açıyor:

“Ne yazık ki, devlete kuşkuyla bakan liberallerin çoğu bile onun ‘zorunlu bir kötülük’ olduğunu söyler. Yani, devlet tabiatı icabı kötü bir şey olsa da, düzenli ve barışçı bir toplumsal varoluş için ona ihtiyacımız vardır denir. Ben bu yargının birinci kısmına gönülden katılıyorum, ama ikinci kısmının ise bir ‘züğürt tesellisi’ olduğundan eminim. Çünkü devlet gibi bir kötüye, barışçı bir toplum hayatı için mahkûm değiliz. Aslında, ahlâkî açıdan, hiçbir kötüye mahkûm değilizdir. Bugün devlete katlanmak zorunda olduğumuzu hissediyor olabiliriz, ama o meşru olduğu için değil. Buradaki zorunluluğu ben fizikî zor anlamında alıyorum. Yani, devlete katlanmak ‘zor’unda oluşumuzun tek nedeni, onun bize başka çare bırakmamış olması veya -daha doğru bir anlatımla- başka bir çareyi seçmenin maliyetinin çoğumuzun katlanmayı göze alamayacağı kadar büyük olmasıdır.”

Bu satırları okuduğumda aklıma, sorgulamadan kabullendiğimiz, derinlemesine bir eleştirel analize mâruz kaldığında ise çabucak berhava olan ‘doğru’larımız geliverdi. Öyle ya, ‘zihin teri’ dökmeden ulaştığımız ne çok doğrumuz vardı. Ya tüm düşünsel problemlerimizi halletmiştik; ya da aklı bir yerlere emanet etmiş olmanın verdiği ‘zihin rehaveti’ nedeniyle, düşünsel bir sorunumuz olmamıştı.

Üstelik son zamanların moda deyimi ile ‘ezber bozan’ çıkışlara son derece tepkili bir toplumsal bünyemiz vardı. Kimse, uzun yıllar sorgulamadan benimsediği kabullere ‘ilişilsin’ istemiyordu. Bu tür rahatsız edici eleştirilerin bir faydası düşünsel foyamızı meydana çıkartmak ise, bir diğer yararı da söylem plânında mangalda kül bırakmamacasına sahiplendiğimiz hoşgörü, tolerans, farklı yaklaşımlara tahammül gibi hasletlerimize dâir samimiyet derecemizi deşifre etmekti.

Teoride, düşünceye, farklılıklara mütehammil olan insanımızın, pratikte sınıfta kaldığı hepimizin mâlûmu olan bir durumdu. Sair zamanlarda dilimizden düşürmediğimiz hoşgörü ve mülâyemet türünden değerler, bir tehlike(!) ânında bizi terkediveriyordu. Eleştiriye muhatap olmadığı dönemde hoşgörü havariliğine soyunanlar, kişisel ve cemaatî kabullerine uzanan dili kesiyor; hakikati göstermek üzere havalanan parmakları kırabiliyorlardı.

Değinmek istemiyordum ama yazmadan geçemeyeceğim. Seçim öncesi gündeme gelen, Nur câmiâsının hangi partiye oy vereceği/vermesi gerektiği ile ilgili tartışma-polemikler buna bir örnek teşkil etmiyor muydu?

Birileri kendisinde ‘tüm câmiânın temsilciliği’ gibi bir makam vehmediyor ve herkes adına konuşmakta beis görmüyorsa bu elbette yanlıştı ve tashih edilmeliydi. Ben mezkûr meselede iki hususa dikkat ettim.

Birincisi, nezdimizde değeri ve yeri belli olan siyaset gibi ‘dünyevî’ bir meselede bile, farklı değerlendirmelere yönelik benimsediğimiz katı tutumun ve mukabil yaklaşımlarımızdaki düzeysizliğin can sıkıcı boyutlara ulaşmış olmasıydı. İmanî meselelerdeki zâfiyetimiz, Üstad’ın, kendimizi kaptırmamamız hususunda tembihte bulunduğu siyasî cereyanlar kadar ‘gündem’imizde yer işgal etmiyordu. Hoşgörünün mümessilleri bile siyasî bir tercihin ifade edilişi karşısında acımasızlaşabiliyor, kardeşini incitmekten imtinâ etmiyordu.

Siyasî konulara hiç temas etmemek değil elbette teşvik ettiğimiz. Fakat görüş açıklamakla, görüşte keskinleşmek arasında ince bir çizgi bulunuyor.

İkinci olarak dikkatimi çeken, meselenin ele alınış tarzının, koskoca bir câmiâyı, siyasî tercih konusunda birilerinin ağzının içine bakan, şahsî inisiyatifini ilgâ etmiş fertlerden müteşekkil göstermeye dönük oluşuydu. Bir iki kişinin iki dudağı arasından çıkacak bir işaretle bireysel tercihini belirleyecek olan, irâdesini nefyetmiş görünen bir kitlenin, muhataplar nezdinde ne tür algılara zemin hazırlayacağı izahtan vâresteydi.

Elbette bir topluluğun fertleri, fikirlerine değer atfettikleri bir şahsın siyasî tercihinden de etkilenebilirler, hatta şahsî dünyalarında, imâsını bile emir telakki edebilirlerdi. Buna kimsenin karışmaya hakkı yoktu. Fakat toplumun gözü önünde bulunan bir grubu, ‘falancalara filanca partiyi desteklemeleri yönünde üstten talimat geldi’ türünden haberlerle gözden düşürmenin ne âlemi vardı? Bir gruba, bu denli otoriter eğilimlerle idâre ediliyor görünmek kadar ne zarar verebilirdi? Hele ki, tektipçiliğe, fikrî istibdada karşı mücadelenin bayraktarlığını yapan bir Üstad’ın takipçilerine, bu tür tepeden inmeci bir tercih dayatması hangi ölçüde uygun düşüyordu? Bakınız burada tenkid ettiğimiz, birinin siyasî eğilimini, ona duyulan güvenden dolayı taklid etmek değildir. Hatta meselelerin içyüzüne vâkıf olmayan bireyler için ‘bir bilen’in siyasî görüşüne itibar etmek, tercihe şâyan bir hususiyettir. Ancak sorun, büyük hizmet gruplarını, bu tür monarşik yöntemlerle idâre ediliyor göstermektedir. Bu tavır, hem söz konusu yapının –dolaylı olarak da temsil ettiği değerlerin- yanlış tanıtılmasına yol açmakta, hem de o bünyenin her bir ferdine yönelik tahkir edici bir yaklaşım vücuda getirmektedir.

Bu analiz sadece belli bir grubu kapsamamaktadır; mesele herhangi bir yapının inhisarında olmaktan uzaktır.

II) Bu yazının temel amacı, İslâmî hizmetlerde organize oluşun, sanıldığı kadar ‘sonuca götürücü’ olup olmadığının bir tahlilini yapmaktı. Yazıya Prof. Erdoğan’ın devlet algımıza dâir ‘ezber bozucu’ değerlendirmeleri ile giriş yapmamızın sebebi de budur.

Aynı sorgulamadan kabullenişin, İslâmî hizmetlerin organizasyona ihtiyaç duyduğu değerlendirmesi için de geçerli olduğunu düşünüyorum. Organizasyonun, tebliğ adına ‘mahza hayır’ bir duruma tekabül ettiğinden o kadar da emin değilim. Organize ve sistematik hareketlerin tebliğimize zarar veren yanlar da barındırdığı gerçeğinin, yeteri kadar dikkat etmediğimiz bir husus olduğuna inanıyorum.

En başında organize bir yapı ile tebliğe yönelmenin, tebliğ faaliyetlerini zamanla bir iş, bir meslek gibi algılamaya götürdüğünü müşahede ediyor, bunun da meseleyi yapay birtakım ritüellere indirgediğine tanık oluyorum.

Ayrıca tebliğin, temsilin mütemmim cüzü olduğunu hatırlıyor; tebliğde organize olmaya olduğundan fazla değer atfedenlerin, temsilin ağırlığını es geçebildiklerine şâhit oluyorum. Başka gönüllere girmenin, fıtrîliğin merkezde olduğu amatör bir anlayışla mümkün olduğunu savunuyorum. Biri ile ilgilenmenin bir iş, bir mesâi gibi algılanmaya başlandığı vasatta, meselenin sun’ilikten kurtulamayacağını ve muhatap üzerinde mâkes bulamayacağını düşünüyorum. Bediüzzaman, “Nasıl ki amellerin hayatı niyetledir. Onun gibi, niyet bir cihetle fıtrî ahvâlin ölümüdür. Mesela, tevazua niyet onu ifsad eder.” der. Yani bir insan, mütevazı olma düşüncesi ile yola çıkarsa riyâkâr olur ve amaç ters teper. Aynı şekilde ilgilenmeye bu mantık çerçevesinde niyet edilmesinin, bizi, ilgilenmenin beklenen sonuçlarından mahrum edebileceğini söylüyorum. Bu işin programlama ile değil, dertlenme ile olacağına inanıyorum. Ve dertlenmekten söz ediyorum; dertlendirilmekten değil. Âmiyâne tabirle, ‘benim şu şahsı kafalamam lâzım’ türünden bir yaklaşımın ve bu minvalde meseleyi ele alarak organize olmanın, muhatabı olayın nesnesi hâline getirip değersizleştirdiğini görüyor; bu yöntemden içtinab etmeyi öneriyorum.

Tebliğ, muhatabın nesneleştirilmediği, bilakis olayın öznesi konumunda olduğu bir süreçte neticelenir. Nesne aslında mübelliğdir. O, aslında çok bir şey yapmaz. Yaşar. Zaten çok bir şey yapmadığı için nesnedir. Muhatap ise öznedir. O, etkilenendir. Mübelliğin yaşantısındaki duruluğa tanık olmuş ve onun mevzilendiği hakikate doğru bir adım da kendisi atmıştır. İşte bu yüzden öznedir. Ve her tebliğ başarısı, muhatabı ‘kafalamaya’ değil, ona değer vermeye dönük bir çabanın ürünüdür.

Zaten onca güç ve organizasyona rağmen bugünün ehl-i dininin kemiyeti ile keyfiyetinin mâkûsen mütenâsip ilerlemesi bu nedenledir.

Çünkü organize işler yapanlar, bir gönlü ne kadar ihyâ ettiklerine değil, arkalarına toplayacakları adam sayısına kilitlenirler.

Organize işler yapanlarla yolları kesişen bazı fertler, şahıslarına değil, muhtemel katkılarına değer verildiği bilincinin ezikliğini duyarlar.

Bu durum, bilcümle arada kalmışların hikâyesini özetler.