Ömer Nasuhi Bilmen Hoca’dan İki Hatıra

MURAT TÜRKER                                                              31.03.2010

Rıhle Dergisi 8. sayısında muhterem Emin Saraç Hocaefendi ile yapılan röportajı yayımladı.*

Dergiyi okuyanlar muttalidir ama ben, ulaşamayan ve okuyamayanlar için kaydadeğer bulduğum iki hatırayı nakletmek istiyorum.

Emin Saraç Hocaefendi, kayınpederi Yekta Efendi’nin, Ömer Nasuhi Bilmen merhumun sırdaşı olduğunu ifade ediyor öncelikle.

Bu vesileyle, kendisi de merhumla görüşme imkânına sahip olmuş.

Ankara dönüşü Bilmen Hoca’yı, kayınpederi ile birlikte karşıladıklarını anlatıyor.

Yer vereceğim iki önemli hatırayı Emin Saraç Hocaefendi’nin ağzından aktaralım:

  1. {O zaman İstanbul’da bir patrik vardı. Amerika’dan buraya reis-i cumhurun uçağıyla gelmişti. İstanbul’da Fatih’in türbesi açıldığı zaman o da buradaydı. Türbenin kapısı açılırken Rumca bir konuşma yaptı. Nureddin Topçu da Türkçe bir konuşma yaptı. Fazla kalabalık bir merasim değildi. 40 ya da 50 kişi ancak vardı. Bu Patrik geldiğinde İstanbul müftülüğünü ziyaret etmiş. Aradan bir müddet geçtikten sonra o zamanki İstanbul valisi Fahrettin Kerim Gökay: “Efendi hazretleri, bir nezaket ziyareti arz etmez misiniz?” diyor. Ömer Nasuhi Efendi, “O bizim kapımıza gelmekle mükelleftir. Ben onun kapısına gidemem. O bizim kapımızın zimmîsidir” diyor. Aradan bir süre geçtikten sonra vali Gökay tekrar arıyor. Bu arada, Fahreddin Kerim Gökay namazını kılardı. Ben bunu biliyorum. Abisi sabah namazı için Fatih Camii’ne cemaate gelirdi. Mütedeyyin bir kimseydi. Bunlar Tatardır. Vali Gökay telefonda diyor ki: “Patrik bizi ziyarete gelecek. Siz de teşrif etseniz de bir mülakat hâsıl olsa.” Ömer Nasuhi Efendi, “İstanbul valisi olarak zat-ı âlînizi ziyarete gelirim. Lakin resmî müftü kıyafetimle gelmemde bir mahzur var mıdır?” diyor. Bakınız o mütevazı hocaefendi neyi düşünüyor… Vali, “Hayhay efendim, tabii ki gelebilirsiniz” diyor. Ömer Nasuhi Efendi, kayınpederime, “Senin cübben güzel, iyi bir cübbe. Sen onu bana ver, sarığımı sararım. O şekilde giderim” diyor. Nihayet görüşme zamanı geldiğinde Fikri Efendi’yi (Aksoy) de yanına alarak valiliğe gidiyor. Valilikteki görevlilere “Patrik geldi mi?” diyor. “Hayır, gelmedi” diyorlar. “Öyleyse beni şu kenardaki odalardan birine alın. Patrik geldikten sonra bana haber edersiniz” diyor. Patrik gelince kendisine haber veriliyor. Patrik içeri girip oturduktan sonra Ömer Nasuhi Efendi kemal-i azamet ve heybetiyle içeri giriyor. Patrik ayağa kalkmak mecburiyetinde kalıyor. Patrikten önce girmesi durumunda bir Müslüman müftü olarak patriğin önünde ayağa kalkma durumuna düşmemek için böyle yapıyor. İşte bizim hocalarımız böyle insanlardı. Bir de şimdiye bakın. Bizim ağalar onların kapısına kadar gidiyorlar ve Ramazan iftarı veriyorlar. Allah aşkına bu nereden çıktı?! Kime ne iftarı veriyorsunuz? İftarla istihza mı ediyoruz? İftar sofrası Allah’ın has kullarının ziyafet-i ilahiye sofrasıdır.}
  2. {O zaman Dünya ismiyle bir akşam gazetesi çıkardı. Bir günkü manşeti hiç aklımdan çıkmaz. Büyük puntolarla yazmışlar: “Cemal Gürsel dedi ki: ‘Milletimiz isterse Kur’ân’ını da Türkçe okur.’” Meğer o günlerde askerî yönetim Diyanet reisinden Kur’ân’ın Türkçe okunması üzerine bir yazı istemiş. Ömer Nasuhi Efendi bu hadiseden bahsetti. “Bunlar her şeye el uzatmaya başladılar. Bildiklerini de bilmediklerini de söylüyorlar. Benden böyle bir yazı istediler. Ben de onlara, lazım olan cevabı muhtevi bir yazı yazdım. Söylediklerim hoşlarına gitmedi. Böylece Diyanet riyasetinden ayrılma zamanımızın geldiğini anladım ve ayrıldım” dedi. Ben de, “Aman efendim, lütfetseniz de o yazınızı istinsah etsem” dedim. (Cevaben) “‘500 Hadis’ adlı kitabımda القرآن هو الذكر الحكيم والصراط المستقيم hadis-i şerifiyle ilgili izaha bakarsan orada bulursun. Birkaç satır takdim yazısı dışında oradaki izahı gönderdim” dedi.}

$Bir önceki yazım ile ilgili not

“Bir kapak dosyası üzerine mülâhazalar” başlıklı önceki yazıma gelen bazı tepkilerle ilgili kısa bir değerlendirme yapmam gerektiğini düşünüyorum:

Benim ‘herkesi sevme’, ‘herkesi kabullenme’ türünden terkiplere getirdiğim eleştirilerin ve bunları seleflerimizin tavrına göre bir ‘sapma’ olarak niteleyişimin ‘temelsiz’, ‘mesnedsiz’ olduğu yönünde bir yaklaşım söz konusu…

Madem daha önceki anlatımlarla maksat hâsıl olmamış; meseleyi biraz daha ayrıntılı ele almakta fayda var. Bu ayrıntılı ele alış, müstakil bir yazıyı gerektirir ama şimdilik şu kadarını söyleyelim:

İnsanların inançları sebebiyle onları tahkir etmeme, insan onuruna yakışır bir muamele ile muhataplarına yaklaşma, temel insanî haklarını teminat altına alacak düzenlemeler getirme, insan olması hasebiyle saygı gösterme gibi hasletlerle ilgili herhangi bir farklı yaklaşımımız zaten söz konusu değil.

Bir önceki yazımızda da bunu “Elbette kimseye haksızlık edilmiyordu; herkese insanlık onurunun lâyığınca muamele ediliyordu” şeklinde ifade etmiştik.

Ancak, ‘herkesi kabullenme’, ‘herkesi sevme’ türü terkiplerin içinin bugün nasıl doldurulduğuna bakmaksızın yorum yapılmasının da aldatıcı olduğunu düşünüyoruz.

Bu tür nitelemelerden övgüyle söz edeli beri müslümanlığın sâir inanç pozisyonlarından üstün olduğu hakikatinin aşındığının farkında değil miyiz?

Herkesin eşit olduğu, insanların inançlarına göre tasnif edilmemesi gerektiği türünden nevzuhur kabulleri İslâm fıkhı ile refere edebilir misiniz?

“Bize göre hak din İslâm ama onlara göre de Hıristiyanlık!” yüzeyselliği her daim tepesinden aşağı boca edilen; sürekli olarak, sosyal ve toplumsal hayatta inancın bir imtiyaz/ayrıcalık teşkil edemeyeceği tahşidâtına mâruz kalan bir zihne siz –mesela- zımmîlere dâir ahkâmı anlatabileceğinize inanıyor musunuz?

Fazla uzağa gitmenize hâcet yok; çevrenizdeki, yakınınızdaki insanlara bir bakınız; küfre ve tüm tezâhürlerine buğz etme duyarlılığı ne ölçüde diridir acaba sinelerde?

Sokağınıza bir bakınız; müslümanla gayr-ı müslimi ayırabileceğiniz sembollerin varlığından söz edebilecek misiniz?

Her geçen gün bir gayr-ı müslim yordamıyla idâme ettirilmeye doğru yol alan hayatları yaşıyor olmamız sizce de bir ‘mesele’ değil midir?

Müslümanla gayr-ı müslim yaşantıların özdeşleştiği, bunun problem edilmediği bir vasatı idrak ediyor oluşumuzda, küfrü ‘yılan ve çıyan gibi kaçılması gereken’ bir bozukluk olarak görmeyişimizin etkisi yok mu acaba?

“Herkesi sevme, kabul etme farklı bir şey!” diyeceklere de şunu hatırlatmakta fayda var: Zikrettiğimiz bu çerçevenin teşekkülünde, bu ‘mâsum’ yaklaşımların payı olduğunu inkâr edebilir misiniz?

Muhatabının küfrü senin için sorun teşkil etmiyor; bunun neresi normal!?

Herkesi sevmek, herkesi kabul etmek, herkes tarafından sevilmeyi beklemek; bunlar mergub metâ şimdi ama işbu tutum bizleri itirazsız, üstünlüğünü idrakten âciz, itikadî sapmaları sorun etmeyen omurgasız bir pozisyona sürükledi; bunun neresi doğal!?

Biz şunu iddia ediyoruz: Bu tür ‘liberal’, ‘popüler’ ve ‘popülist’ yorumları içselleştirdiğimizden bu yana, İslâmî bir sosyal nizam arzusu, sadece yaşamlarımızdan değil zihinlerimizden de uzaklaşıyor. Biz buna râzı değiliz.

Şartlar gereği hayata hayat kılınamayan Hak Din’in, zihinlerde olsun, yaşanmasını, arzulanmasını önemsiyoruz.

Aksi takdirde, seyrine daldığımız yozlaşmanın katlanarak büyüyeceğinden endişe ediyor, gücümüz yettiğince, kendimizi ve tüm müslümanları bu yeni, ‘janjanlı’, cezbedici ve ‘türedi’ terminolojiden uzak tutmaya gayret ediyoruz.

Üstelik bana bu mevzuda söz düşmez: İnanmayanlar işbu meseleyi bir de “Bin Yılın Müceddidi”nden, İmam-ı Rabbânî’den dinlesinler.

Gerekirse sonra yine konuşuruz!

* Rıhle Dergisi’ne ulaşmak için: http://www.rihledergisi.com.tr/