“Olsa İyi Olurdu!”

MURAT TÜRKER                                                              14.02.2007

“Yeryüzünde yaşayan insanların uluslararası her meselede, kim haklı kim haksız diye bakmadan, takım tutar gibi kendi ülkesinin tarafını tutması, pek mi olumlu bir tablo oluşturdu şimdiye kadar?

“Millî dâvâ denince sadece haklı davalar söz konusuymuş gibi düşünülüyor. Oysa iki ülke arasında bir dâvâ varsa, bu ülkelerden biri için haklı, diğeri için haksız bir dâvâdır en azından.

“Koskoca iki dünya savaşı millî dâvâlar yüzünden çıkmışken, hâlâ millî dâvâlar konusundaki heyecanın sönmekte oluşuna üzülmek garip değil mi? Ve zaten millî devletler çağının kapanmakta olduğunu söylemek de, millî dâvâların heyecanının sönmekte olduğunu söylemenin başka türlüsü değil mi?

“Millî dâvâlara inanmak olumlu bir şeyse, bugün ABD halkının Bush’un Irak politikasının kuyruğuna takılmasını anlayışla karşılamak ve kınamamak gerekirdi mesela. Ortadoğu petrollerinin emin ellerde olması da ABD açısından millî bir dâvâ sayılabilirdi.

“Hatırlarsanız, Irak Savaşı sırasında ABD’nin istekleri doğrultusunda ve Irak halkının karşısında yer almak ve savaşa dâhil olmak da ‘millî çıkarlarımızın gereği’ olarak savunulmuştu Türkiye’de birçok kişi tarafından.

“Zamane insanının meselelere millî hassasiyetlerinin üzerine çıkarak bakması sevinilmesi gereken bir gelişme olabilir ancak. Çünkü bu, millî çıkar bencilliğini aşarak doğrunun, haklının yanında yer alabilmek demektir. Millî çıkarla çelişse bile hukuku savunabilme olgunluğunu kazanabilmek demektir. Uzun vadede dünya barışının en önemli teminâtı da budur. Bence böyle bir düzey, bütün insanlık açısından özlenecek bir düzeydir.” (Gülay Göktürk–19.04.2005)

“ ‘Millî dâvâ hassasiyeti’nin sönmekte olduğu düşüncesini dünya gerçekliği doğrulamıyor. Amerikan halkının ‘millî dâvâ yaklaşımı’nı doğru bulmamamız, oradaki millî dâvâ bağlılığını ortadan kaldırmıyor ve bunca kozmopolit Amerikan toplumunun “millî dâvâ hassasiyeti’ ile hareket ettiği bir dünyada, kendi insanımızı bu duyarlılıktan soyutlama çabası daha anlamsız gözüküyor.

“Millî dâvâların gerçekten millî dâvâ olup olmadığını sorgulamak, beyinlerimizi kiraya vermemek, millî dâvâ adına haksızlık yapmamak, adaletten ayrılmamak… Bunlar elbette önemli. Bir insanlık kriteri, her halükârda dikkate alınmalı… Ama sanıyorum, başkalarının ‘millî dâvâ hassasiyeti’ni görmemek, hep kendimizi bir biçimde suç işlemiş gibi farz etmek ve köşelerimizi ‘millî hassasiyetten kurtulma terapisi’ne dönüştürmek de, sağlıklı bir duruş gibi gözükmüyor.” (Ahmet Taşgetiren–22.04.2005)

Evet, reel politik mevzuu ve millî dâvâlâr meselesi, savaşların, komploların, insanlar arası münasebetlerde belirleyici rol oynadığı çağımızda, güncelliğini hiç yitirmeyen konular.

Bu meseleler elbette İslâm dünyasını da yakından alâkadar ediyor.

Modern çağ, ahlâkî değerlerin başını alıp gittiği bir zaman dilimi…

Bırakınız barış ortamının esenliğini bir tarafa…

Savaşların bile belli ahlâkî sınırlar çerçevesinde icra edildiği modern öncesi zamanlarda yaşamıyoruz artık.

Bugünün insanı, bireylerin ve devletlerin, bir ‘öteki’ üzerinden varlıklarını meşrulaştırdıkları bir dünyaya açtı gözlerini.

İhtilâllere, savaşlara, kıyımlara, ölümlere, bombalara tanık oldu.

Yirminci yüzyılda insan eliyle gerçekleşen ölümler, önceki asırların tümüyle yarışacak bir düzeye varmıştı.

Küreselleştiği söylenen dünyada bir taraftan da, ‘ulus devletler’ çağı yaşanıyordu.

Faşizm ve komünizm, beşeriyetin en talihsiz iki uğrak noktasıydı.

Ulus devlet tasavvuru, unsuriyetperverlik illeti palazlandıkça, insanoğlu çevresindeki ‘düşman’ sayısının arttığına şâhit oluyordu.

Müfrit milliyetçi yönelişler, karşı kutupta aynı türden bir başkasının boy vermesine zemin hazırlıyordu.

Modern zamanların insanları, kazanımında müdahil olmayıp doğuştan getirdikleri özellikleriyle, yani seçme şanslarının bulunmadığı nitelikleri ile sâir hemcinslerine üstünlük kurmaya çalışıyordu.

Belki de en acı nokta, bu sapmaların izdüşümlerine İslâm dünyasında da rastlanabiliyor oluşuydu.

Reel politik bir anlayış, bizim de yakamıza yapışmıştı.

Örneğin güçlünün zulmüne sessiz kalışımızı stratejik oluşumuza hamlediyorduk.

‘Millî menfaatlerimiz’ adına bir kayıp olarak telakki ettiğimiz için, zalimlerin içtimâ ettiği masaya oturamayışımıza hayıflanır hâle gelmiştik.

Kirli bir oyun oynanıyordu; biz de figüranlığı tek çıkar yol olarak algılıyorduk.

‘Ne yapalım yani; eloğlu her türlü silahla mücehhezken biz elimiz kolumuz bağlı oturalım mı?’ türünden sorulara, masumların hayatlarına da kast eden ‘İslâmî(!)’ eylemler eşlik ediyordu.

Allah Resulü’nün (a.s.m) bir ‘savaş ahlâkı’ vaz ettiği unutulmuştu.

Huzeyfe b. Yeman’ın, O’ndan (a.s.m), ‘ne pahasına olursa olsun sözünde durma’ adına aldığı nebevî ders ıskalanıyordu.

Gayr-ı İslâmî bir kazanç, İslâmî bir kayba tercih ediliyordu.

Mesele bununla da kalmıyordu.

Adalet eksenli bir duruşu benimseyen mü’minler, konjonktürü okuyamamakla suçlanıyorlardı.

Bu tarz yaklaşımlar teoride iyiydi ama bunların pratikte bir karşılığı yoktu!

Aslında duruşuna modernitenin yön verdiği bir zihin başka nasıl düşünebilirdi?

Tüm hesabını düşmanca bir paranoya ekseninde kurgulamış, tek değeri kazanmak/üstün gelmek olan bir kafa yapısından başka ne beklenebilirdi?

Bir kere bu düşüncenin mümessilleri, hakkaniyet ölçülerine sadakati önceleyen bir bakış açısı ile bu devirde yol alınamayacağına inanmışlardı.

Mutlak anlamda meşruiyetin peşinde olmanın çıkar yol olmadığını savunuyorlardı; bu kadar şartlanmış bir algıya, esas muvaffakiyetin istikamet üzere olmakla kazanılabileceğini kabul ettirmek mümkün olmuyordu.

Bunu akılları almıyordu.

Onlara göre bu çağda ayakta kalmanın yolu, ‘oyunu kurallarına göre oynamak’ idi.

Oyunun meşru olup olmadığı ise sorgulanmıyordu.

Halbuki ‘İslâm’ın imajı’ gibi bir kaygı bile mü’minleri daha müstakim bir yola tevcih etmeli değil miydi?

‘Bile’ diyorum, çünkü İslâm’ın onaylamadığı bir eylemi, sırf İslâm’ın imajına halel getirmemek için yapmamayı, duyarlılığın en alt mertebelerinden biri olarak görüyorum.

Duyarlılığın üst mertebesinde ise imaj kaygısından ziyade, istikametten ayrılma endişesinin belirleyici olduğuna inanıyorum.

Demem o ki, Gülay Hanım ile Ahmet Bey arasında cereyan eden fikrî ihtilaf yaşadığımız çağa mahsus değildir.

Adaletin pratiği daha uzun zaman tartışılacağa benziyor.

Mü’minler ise meseleyi imanî temelde ele almak zorundalar.

Konunun kazanma-kaybetme dilemmasına indirgenemeyecek ölçüde hayatî olduğunu, olayın en önemli yanının meşruiyet meselesine baktığını görmeliler.

Bugün ‘ulusalcılık’ denen akımın sözcülüğünü bu ülkede kimlerin yaptığına dikkat etmeliler ama projektörlerini esas İslâmî kimlikle bu nevzuhur söyleme sahip çıkanlara çevirmeliler.

Bu zümrenin bırakınız İslâmî kriterleri, insaf ölçüleri ile dahi bağdaşmayacak şekilde müslümanları karalıyor oluşuna bir de söylemleri açısından bakmalılar.

Bu tıynette, hasedleri ile mütemâyiz birilerinin, aynı zamanda İslâmi kesimin ‘ulusalcıları’ olduğunu gözden kaçırmamalılar.

Onların iftiralarla dolu cd’lerine de, patolojik söylemlerine de itibar etmemeliler.

Hem kendilerini hem de gelecek nesilleri asabiyetle malül virüslerden korumaya özen göstermeliler.

Yazıyı ünlü pasifist Hindu lider Mahatma Gandhi’ye atfedilen şu sözler ile noktalayalım:

“Haksızlığa sapıp bütün insanlar seni takip edeceğine, adaletle hareket edip tek başına kal daha iyi.”

“Adaletsiz rejimi, adaletle yıkınız. Alkışlar önüne kansız elle çıkınız.”

“Bizi yok edecekler şunlardır: İlkesiz siyaset, vicdanı sollayan eğlence, çalışmadan zenginlik, bilgili ama karaktersiz insanlar, ahlaktan yoksun bir iş dünyası, insan sevgisini alt plana itmiş bilim, özveriden yoksun bir din anlayışı.”

“Olsa iyi olurdu!” (‘Batı uygarlığı hakkında ne düşünüyorsunuz?’ sorusuna verdiği cevap.)