Okuyucuya Cevap ya da Meseleyi Uzatmak!

MURAT TÜRKER                                                              11.10.2006

Anlaşılması için tane tane ifade edelim;

1- TDK’nın Türkçe sözlüğünde ‘dogma’nın târifi şöyle veriliyor: ‘Doğruluğu sınanmadan benimsenen, bir öğretinin veya ideolojinin temeli yapılan sav, nass, inak…’

2- Dogmatik bir bilginin akılla ilişkisini belirleyen zihnin, kavramın klasik/olumsuz çağrışımlarına takılması, meseleyi yanlış yorumlamasına yol açmaktadır. Genel bir yaklaşım olarak, bilimin temel verileriyle doğruluğu net olarak isbatlanamayan, aklın tam anlamıyla kuşatamadığı, her olgu ‘dogma’ kapsamına girer. Yani dogmaları bilimsel argümanlarla sınayamazsınız. Fakat bundan şu iki sonuç çıkmaz:

a) Dogmaların tümü akla aykırıdır; yani gayr-ı aklîdir.

b) Dogmatik her bilgi dayatmacı bir mantığın ürünüdür.

Peki hangi iki sonuç çıkar:

a) Dogmanın akılla ilişkisinin temelinde yatan unsur, dogmaların akla aykırı oldukları değil, akıl tarafından kuşatılamayacaklarıdır. Bir olgunun akla aykırı oluşuyla, aklı aşan bir keyfiyete sahip olduğu için akılla ihata edilemeyişi tamamen farklı hususiyetlerdir.

b) “Her dogmatik olan aynı zamanda dayatmacıdır.” mantığı hatalıdır. Hıristiyan tarihi incelendiğinde tamamen akla zıt ve saçma bazı fikirlerin akîde formunda dogmalaştırıldığı bir vâkıa ise de, bu, genelleme yapmak için yeterli değildir. Akılla ihata edilemeyen, fakat akılla kendisine ‘yol bulunabilen’ nice bilgi, akla ve mantığa zıt olmadığı halde, bilimin kapsamına girmediği ve bilimsel verilerin darlığına sığdırılamadığı için özünde dogmatiktir. Yani aklî olduğu halde akılla tam olarak kavranamadığı için dogmatiktir. Dolayısıyla dogmatik olan her bilgiyi kötü ve yanlış bulmak, meseleyi sığ bir düzlemde ele almaktır.

3- Bakınız dogmatik olmanın illâ akılla çelişmek demek olmadığını söylüyorum. Akla aykırı dogmaların var oluşu, her dogmanın akla aykırı olduğu anlamına gelmez. Dogma, bilimsel anlamda test edilemeyen, reddin veya kabulün matematiksel isbata dayandırılamadığı bilgidir. Bazıları akla zıttır; bazıları aklîdir. Ancak aklî olanlar da aklın kâmetini aşan bir mâhiyettedir.

Meselâ Allah’ın varlığı, meleklerin vücudu ve âhiretin icâdı gibi konular aklî ve mantıkîdir. Akıl, önyargılardan sıyrıldığında bu gerçeklere yol bulur ve iman eder. Ama aklın bunları tam kavrayabilmesi mümkün müdür? Mümkünse imtihanın anlamı nedir? İmanın mahalli akıl mıdır; kalb midir? İman son tahlilde insanın görmediği, idrak edemediği ama zihnen yol bulabildiği olgulara inanması değil midir?

4- Dindeki taabbüdîliğin anlamı nedir? İbadetlerin ifâsında, bazı şeylerin yasaklanmasında aslolan maslahat mıdır; yoksa Allah’ın emretmiş olması mı? İçki vücuda zararlı olduğu için değil, Allah yasakladığı için haramdır. ‘Hikmetinden sual olunmaz.’ sözü hangi durumlar için söylenmiştir? Mesele ikna olmak değil, iman etmektir. Mü’min rasyonalist bir mantıkla, aklı hakem kabul edemez. Tamam aklı devre dışı da bırakmaz; ama yüceltmez de. Ölçüsü mantığı değil; Allah Resulü’nün (s.a.v) tatbikatıdır. (Şimdi birileri bu cümleden Allah Resulü’nün (s.a.v) tatbikatının mantıkla çelişiyor olduğunu söylediğimiz sonucunu çıkarmaz inşaallah!) Efendisi (s.a.v) kurban kestiği için kurban keser; Efendisi (s.a.v) bir taşı öptüğü için o da öper. İllâ mantık aramaz. Bakın bunların mantığı yoktur demiyorum. Mantık aramamaktan bahsediyorum.

5- Mesele kavramın ne olduğu meselesi de değildir aslında. Kastedilen anlamı dogma kelimesiyle karşılarken ona hangi mânâyı yüklediğimiz anlaşılmamakta mıdır? İmtihan yeriyse bu dünya, soruların cevapları ötede verilmeyecek midir? İslâm’ın aklî olduğunu savunalım derken, Allah’ın en temel imanî meseleleri dahi ‘düşünmez misiniz?’gibi ifadelerle muhakemeye açtığını dile getirirken –ki bunlara kimsenin itiraz ettiği yok- ‘akılcı’ olup çıkmayalım lütfen. Dengeyi muhafaza konusunda elbette birbirimizi ikaz edelim. Aklı devreden çıkartıp, İslâm’ı Hıristiyanlıktaki şekliyle akıl dışı dogmaların vâr olduğu bir din gibi gösterenleri de uyaralım; çıkış noktası meselenin aklîliğini savunmak olduğu halde rasyonalist bir mevziye savrulup ‘akılcı’laşanları da…

6- Mucizelerin akla kapı aralayan ama ihtiyârı elden almayan boyutunu akıldan çıkarmayalım. ‘Gayb’ kavramının çağrışımlarını dikkate alalım. Muhammed Esed meal-tefsirinde gaybı “Gayb, Kur’an’da, insan kavrayış alanlarının ötesinde bulunan, onu aşan hakikatin tüm safhalarını ifade etmek için kullanılır. Bu nedenle, bilimsel gözlemlerle isbatı veya reddi söz konusu olamaz; hatta genel kabul görmüş spekülatif düşünce kategorileri içinde bile yeterli biçimde kapsanamaz. Ancak asıl hakikatin, gözlemlenebilen çevreden çok daha fazlasını kapsadığına ikna olan bir kişi, Allah’a imana ve böylece hayatın bir anlamı ve gayesi olduğu inancına ulaşabilir. Kendisinin ancak ‘insan idrakini aşan olguların varlığına inananlar için bir rehber’ olduğuna işaret etmek suretiyle Kur’an, aslında, zihinleri bu temel öncülü kabullenemeyenler için kapısının –zorunlu olarak- kapalı olacağını söylemektedir.” şeklinde açıklıyor. Gaybı ‘idraki aşan olgular bütünü’ şeklinde özetliyor. Bu zâviyeden bizim için gayb olduğu halde aklen bir yol bularak iman ettiğimiz bilgilerin dogmatik (bilimsel metodlarla sınanamayan) olduğunu söylemek, ’kavramın dokusuyla oynamak’ mıdır; yoksa bir durum tesbitinin ifadesi midir? Yinelemek gerekirse ‘dogma’ kavramına Hıristiyanlık tarihi perspektifinden bakarak, oradaki olumsuz anlamları yüklediğinizde etimolojik olarak yekpâre kötü/olumsuz olmayan bir kavramı, yanlış değerlendirmiş olursunuz. Dogmatik bilgiye yapılan her atfı, o bilgiyi, dayatılmış, akla mugâyir addetmek şeklinde algılamak bizce yanlıştır.

7- Hatta Hıristiyanlık gibi, öğretileri itibariyle akıl ve mantık sınırlarını zorlayan dogmalara sahip dinlerde bile dengeli yaklaşımlar yok değildir. Hilmi Yavuz’un kısa bir süre önce yayımlanan makalesinden iktibasla söyleyecek olursak; “Hıristiyanlıkta akıl ve iman arasında o kadar büyük karşıtlıklar vardır ki,bu karşıtlıkların bir saçmalık kertesine vardığı bile görülmüştür. Bir Hıristiyan düşünürü olan Tertullian’a atfedilen, ‘saçma olduğu için inanıyorum!’ sözü de bunu gösterir. Fakat Tertullian’la aynı dönemde yaşamış Clemens gibi bazı düşünürler ise akıl ve iman arasında bir zıtlık olmadığını öne sürmüşlerdir. Clemens, ‘inandığım şeyin akıl tarafından tasdik edildiğini görmek için inanırım’ der. Yani ‘dogmayı bir kere imanla kabul ettikten sonra, dogmanın aynı zamanda akla da uygun olduğunu görürüz.’ görüşünü seslendirir.” Bu suretle her dogmanın akla aykırı olmak zorunda olmadığını; bilakis aklî de olabileceğini dillendirir.

8- Bir kardeşim, Hıristiyanlık için temel bir sorun olan din ve bilimin kategorik tasnifinin İslâmiyet için mâkul olmadığını dile getirmiş ki, biz de aynı kanaatteyiz. Zaten yorum yazmış olduğu yazımızda bu tür mukayese ve tasniflerin yanlış olduğunu dile getirmiştik. İslâm söz konusu olduğunda din ve ilimler aynı Yaratıcı’nın eseri olduğundan bir ayrım yapmak doğru değildir; bunlar bir vâhidin iki yüzü gibidir. Ancak mezkûr yazıda dile getirilen –ve muhtemelen yanlış anlaşılan- nokta, aralarında mâhiyet farkı olan bu iki olguyu (fark, bilimin aklın kavrayış alanında; diğerinin yani dinin, aklî ama akılla tam ihata edilemez bir konumda oluşu) bu bağlamda mukayese etmenin yanlışlığıydı.

9- “İslâm’daki akıl nakil meselesinde aklı bilim, nakli de dinin hükümleri olarak tevil etmek çok yanlış bence. Her şeyden önce bu tasnif sosyal, ilmî bir tasnif değil, usulî bir mesele olarak ortaya çıkmış. Akıl dinden ayrı müstakil araç değildir. Aslında bu ,İslâm’ın aklîliğe dair bir özgüvenidir. Evet aklîlik kutsanamaz ama zaten aklîlikte illâ her teferruata aklen bir izah getirebilmek değil ahkâmın en azından akla muhalif olmaması demek. Bu ikisi çok farklı şeyler.” şeklinde ifade edilmiş paragrafın ise yazılma sebebini tam anlayamadığımı itiraf etmeliyim. Bunu şunun için söylüyorum ki; önceki yazımızda akıl-nakil ikilemesinde aklı bilim, nakli dinin hükümleri olarak ele aldığımız bir pasaj zaten bulunmamaktadır. Yazıda bu ikiliye yapılan atıf, dini akla aykırı tabulardan müteşekkil gören zevâta böyle olmadığını anlatmak içindir. Yani söylediğimiz şudur: Din statik bir yapı değildir. Her ne kadar muhataplarından iman etmelerini beklese de, telkin ettiği meselelere akla kapı aralayacak izahlar da getirir. Hatta yoruma açık yanları vardır; ehli tarafından bu boyutları tefsir edilerek çağın idrâkine sunulabilir. Bir takım bilgileri nass olarak tanımlanır; bunlarda ‘içtihada mesağ yoktur’. Ama ilkesel anlamda temellendirilmiş, uygulamada esneklik payı bırakılmış bazı alanlar vardır ki (yazıda devlet yönetimi bahsiyle örneklendirmiştik); bunlar akl-ı selimin yorumuyla hayata geçirilebilir. İşte bu tür alanlarda eğer sıhhatinden şüphe edilen, akılla çelişen, nass kapsamına da girmeyen rivâyetler varsa, burada mezkûr nakil tevil olunur. Yoksa ’bilimsel verilerle çelişen her dinî bilgi tevil olunur’ gibi bir mantık, söz konusu yazıdan çıkarılamayacak kadar sadet haricidir.

10- Yazımızdan kaynağını ifade etmeksizin ön yargılı olduğumuz sonucunu çıkaran okuyucunun, ‘biraz daha saygılı ve ayağı yere basan yorum’ yapması için daha açık olması gerektiğini düşünüyorum. Önyargılı olmak, dikte edici bir üslûba sahip olmak gibi spekülatif ithamlar içi doldurulmadığı takdirde ‘topu taca atmak’tan başka bir işe yaramıyor.

11- Amacımızın polemik olmadığı dikkatli okuyucuların gözünden kaçmayacaktır. Hedefimiz fertlerin birbirlerini değil, fikirlerini eleştirebildiği bir vasatın teminidir.

12- Yazımızı Ahmet Turan Alkan’ın Zaman gazetesindeki makalesinden bir alıntıyla bitirelim: “Bütün dinler otomatik olarak ‘dogma’ kapsamına girerler; herhangi bir dinin mâhiyetini sorgulayabilir, benimser veya reddedersiniz ama reddedenler olduğu gibi reddederler, benimseyenler de ‘öyle olduğuna inandıkları’ için kabullenirler. Dogmaların içini açıp bakamayız; dogmalar bizden şüphe veya eleştirel akıl değil inanç talep ederler. Dinlerin inşâ ettiği bütün, bilimin bilinen metodlarıyla anlaşılıp incelenemeyeceği için dinleri dogma kapsamına alabiliriz.”