Necmettin Erbakan, Ahmet Turan Alkan ve Özeleştiri

MURAT TÜRKER                                                              04.03.2010

Necmettin Erbakan’a hiç oy vermedim.

Hatta temsil ettiği siyasî geleneğe mesafeli olmamı gerektiren fazlaca sebep var.

Ama açık söyleyeyim, her sene meş’um 28 Şubat sürecinin yıldönümünde, genel anlamda müslümanları kastediyor görüntüsü altında, bilhassa Refah Partisi ve Millî Görüş çizgisini özeleştiriye çağıran analizlerden sıdkım sıyrılmış durumda.

Bu kervana bu sene Ahmet Turan Alkan da katıldı.

Zaman’daki 01.03.2010 tarihli yazısında bahsini yaptığımız türden bir tahlil için kollarını sıvayan Alkan, “28 Şubat sadece askerlerin eseri değil, tırnak içindeki “Siviller”in, freni tutmayan erbâb-ı siyâsetin ve onların yüreklendirdiği çevrelerin katkısı ihmâl edilmez.” –Herhalde ‘edilemez’ demek istiyor. MT- türünden ‘tarihî’ bir tesbitle başlamış yazısına.

Ve şöyle devam etmiş:

“28 Şubat döneminde Refah Partisi, DYP ile iktidar ortağı idi; Necmettin Erbakan ise Başbakan. Bugünden düne doğru baktığımızda Erbakan’ın süreci doğru okuyamadığını daha net şekilde görünce içim sızlıyor; nitekim dün katıldığı, “28 Şubat ve Ticari Hayata Etkileri” toplantısında yaptığı açıklamada, “RP’nin ekonomi ve dış politikadaki başarılarından rahatsız olunduğu için böyle bir yola girildiğini” savunuyor…”

Geliniz önce, bu özeleştiriye meraklı zihnî pozisyonun mümessillerinin o karanlık günlerdeki genel tutumlarına atf-ı nazar edelim.

Ahmet Turan Alkan özelinde konuşmuyorum. Genel bir değerlendirme yapmaktan söz ediyorum.

Acaba özeleştiriyi evvelâ kimler yapmalı!?

Önemli yanlışları olduğu inkâr edilemese de, kendilerinden ancak ‘sürecin kurbanları’ olarak bahsedebileceğimiz siyasî geleneğin mensupları mı?

Yoksa 28 Şubat sürecinde idâre-i maslahatçılığa soyunan, “Hırsızın hiç mi suçu yok!?” sorusunu sordurturcasına faturanın tümünü siyasi iktidara kesen ve ‘tehlike’ geçtikten sonra demokrasi havârisi kesilen mâlûm çevreler mi?

Hangisi?

Milletin gözünün içine baka baka değerlerinin aşağılandığı, siyasete balans ayarlarının çekildiği uğursuz bir vetirede hepimize düşen, siyasî duruşunu, hizmet üslûbunu beğenmesek de, “Milletin seçtiği siyasî irâdeye yapılan bu müdahale anti demokratiktir ve şiddetle reddedilmelidir” demek değil miydi?

Hele ki demokrasiyi bayraklaştıran muhafazakâr-liberal müslümanların, demokrasiden söz edildiğinde asgari standart olacak nitelikteki bu tutumu bile es geçmiş olmalarının izah edilebilir tarafı var mıdır?

Bugün birileri konuşabilir; hatta akl-ı selim çerçevesinde dönemin siyasî irâdesinin ve genel anlamda müslümanların hatalarını bir özeleştiri formatında ve muâlece kastıyla ortaya da koyabilir.

Ama bu ‘birileri’, kendini kurtarma telâşıyla o dönem tüm mesâisini Refah geleneğiyle ayrıştıklarının altını çizmeye hasredenler olmamalıdır.

Bu tür durumlarda, söz, ilkesel değil pozisyonel mevzi tutanlara düşmez.

Refah Partisi’nin çizgisini benimsemiyor olmak ve bunu dillendirmek elbette gayet doğaldır.

Ama en az bunun kadar doğal ve gerekli olan bir başka şey de, gerekçesi her ne olursa olsun, yaşanılan türden bir vesâyet tablosunun bu ülkeye yakışmadığını, yanlış olduğunu ifade etmektir.

Yani hakikati söylemektir…

Yani zor zamanda konuşmaktır.

Ve tüm bunlar işin ahlâkî yanıyla ilgilidir.

Meselenin bir de aklî ve reel boyutu vardır.

Ve birileri, üzerinden 13 yıl geçmesine ve hakkında bu kadar çok konuşulmuş olmasına rağmen, yaşananları hâlâ devrin siyasî iktidarının üslûp hataları ve sembolik yanlışlarıyla izah etmeye kalkışıyorlarsa, işin bu reel ve aklî yanından fevkalâde habersizler demektir.

Alkan’ın yaptığı da budur.

Bugün artık 28 Şubat müdahalesinin, palazlanan irticâı yok etmek ve tehlikeye giren rejimi müdafaa etmek için kotarıldığı yalanına çocuklar bile inanmazken, olayı hâlâ sığ bir Erbakan düşmanlığına sıkıştırmanın neresi analiz acaba?

Evet, Erbakan’ın ve çevresindekilerin, sürecin ateşine odun taşıyan birçok yanlışı oldu.

Ama tekrar dillendirmeye gerek görmediğimiz işbu yanlışları alt alta yazıp toplasanız, elde edeceğiniz en abartılı neticenin ‘bahane’ olduğunu göreceksiniz.

Sürecin mimarlarının bir bahaneye ihtiyaçları vardı. İrtica gibi hayli kullanışlı bir argümanları zaten mevcuttu ama bir de karşılarına iktidar cenahından sâdır olan bazı densiz ve yersiz beyanlarla tutumlar çıkıverdi. Elbette bunları da kullanmaktan imtinâ etmediler.

Özetle, dönemin iktidarının müşahhas yanlışları, adı üstünde bir bahane teşkil ediyordu ve işbu hatalar olmasa da başka bir bahane devreye sokularak yine hedeflenen neticeye ulaşılacaktı.

Asıl niyeti ise, dönemi bizzat içeriden yaşayanlar ve ayağı yere basan tahliller ortaya koyanlar haber veriyorlar.

Mesela dönemin Emniyet İstihbarat Daire Başkanı Bülent Orakoğlu, mâhut sürecin, Erbakan’ın D8 girişiminin egemen güçleri bir hayli rahatsız ettiği tesbiti üzerinden okunması gerektiğine vurgu yapıyor.

Değerlendirmesini desteklemek için de, o dönem müslüman dünyayı örgütleme adına hayata geçirilmek istenen bu projenin içinde olan müslüman ülke liderlerinin, zamanla ya iktidardan alaşağı edilerek uzaklaştırıldığını ya da bizzat çeşitli suikastlara kurban gittiklerini hatırlatıyor.

Meselenin ülke içi ve dışı ekonomik âmilleri de var.

Ve daha bir sürü perde arkasını ifşâ edici bilgi, not, istihbarat…

Tüm bunların yanında devrin iktidarının yanlışları acaba devede kulak mesâbesine ulaşır mı?

ABD Dışişleri Bakanlığı mahreçli kriptolar…

Savunma Danışmanı Alan Makovsky’nin, devrin hükümetinden ABD’nin duyduğu rahatsızlığı açık eden rapor ve yazıları…

Ülke içinde rantına ilişilen kapitalist odakların tekerine çomak sokulması…

Daha neler neler…

Bir de her şey bir yana, şu soruyu niye sormuyoruz kendimize acaba:

28 Şubat sürecinde ordunun arkasında duran ve post modern denilen darbenin önünü açan uluslar arası irâde/ABD, neden içinden geçtiğimiz günlerde sivil siyasetin elini askere karşı bir hayli güçlendiren tam tersi bir tezgâhın teşekkülüne vize veriyor?

Hem de 2003’te 1 Mart tezkeresi gibi bir hâdise bu topraklarda yaşanmışken!

Ne değişti?

Neyin değiştiğini bilemem ama değişmeyen bir şey varsa o da, dünyanın jandarmalığına soyunmuş ve gidişata yön veren odakların her dâim çıkarlarının peşinde olduğu realitesidir.

O zamanki iktidar, ülke içi ve ülke dışı güç unsurlarının menfaatlerinin rağmına hareket ediyordu/edecekti ve bir şekilde tasfiye edilmeliydi, edildi.

Şimdi ise kurulu düzene itiraz vurgusu azalmış muhataplar var; neden onlarla iş tutulmasın!

Yazıyı Akif Emre’nin orijinal yaklaşımıyla noktalayalım:

“Sisteme entegre olduğunuz sürece, haksızlıklara kızıp paltonuzu alıp çıkmanıza bakarak kimse sizi iktidardan düşürmek istemez.”

* 28 Şubat süreci ile ilgili istifâdeye medâr bir tahlil için:

http://www.nasname.com/Yazarlar/cakbay/6323.html