Nâmerdi Gördüm!

MURAT TÜRKER                                                              20.09.2006

Modern zamanların insana kaybettirdiklerinden biri de fikir namusu… İnandığını korkusuzca dile getirmek âhir zamanda her ferdin kârı değil. Düşünceler haddinden fazla hesabî bir tavırla seslendiriliyor. Çokları doğrularını -doğuracağı sonuçlardan endişe ettiğinden- bin bir türlü kamuflajın yedeğinde dillendiriyor. Yine çok kimseler haklı eleştirileri ifnâ edebilmek için demogojik yöntemler kullanıyor; meseleyi işine geldiği gibi ilgisiz noktalara kaydırıyor ve farkında olarak ya da olmayarak hakikati rencide ediyor.

Âlemlere rahmet İslâm, münafığı kâfirden aşağı olarak niteliyor. Hakikatin yalana ve hileye tahammülü olmadığını salık veriyor.

Düşmanlığı âşikâr mert bir kâfirin, dostluğu şâibeli nâmert bir münafıktan evlâ olduğunu nazara veriyor.

Cesurca ve açık yüreklilikle ifade edilen yanlış bir düşünce, tashihe açık olması hasebiyle olumlu yanlar barındırırken; iç ve dış farklılığıyla mâlul bir ağızdan dökülen sözcükler sinsiliği sebebiyle tehlike arz ediyor.

Nitekim Hz. Ömer gibi bir fıtrat, riya ve içten pazarlığa kapalı karakteriyle çok geçmeden hakikatle kucaklaşırken, İbni Selul tıynetindeki onlarcası, hidayetten nasipsiz olarak yaşıyor ve ölüyor.

Hak ve hakikat, kendisine tekellüfsüz yaklaşanlara, samimi olarak benliğini sunanlara cevâb-ı sevab veriyor. İç dış bütünlüğünü kuramamış, menfaatleri ya da takıntıları uğruna doğrularını da, yanlış bulduklarını da eğip büken, kısacası gerçeğe alabildiğine hesaplı yaklaşan tipler maalesef hep hüsran yaşıyor ve hicran solukluyor.

Örnekler tarihin derinliklerinde; örnekler yaşadığımız çağda ve yanı başımızda…

Geçmişe gitmek beyhude..

Bugün birileri, aslında İslâm’a olan kinini kusuyor ama hedef tahtasına söylem plânında başka bir şeyi oturtarak göz boyuyor. “Bizim samimi dindarlarla bir sorunumuz yok” diyor; “benim ninemin de başı örtülüydü” diyor; ardından dinî her ritüele pervâsızca taarruzda bulunuyor.

Din düşmanlığını yaşam tarzı hâline getiriyor ama ne yazık ki küfrünü bile mertçe ortaya koyamıyor. Her hamlesini el çabukluğuyla icad ettiği bir kamuflajın yedeğinde dışa vuruyor.

Kimileri de işi gücü bırakmış ‘bilgi çağı’nı yaşayan modern(!) dünyada insanların kılık kıyafetiyle uğraşıyor.

Ama ‘benim müslümana, benim tesettüre tahammülüm yok” demiyor. Kerâmeti kendinden menkul sözde gerekçeler ihdas ediyor. “Kamu çalışanları mestûre olursa tarafsızlığını yitirir” diyor (sanki açık bir kamu görevlisi de aynı mantıkla bir ‘taraf’ olarak nitelendirilemezmiş gibi!); “genç kızlar başlarını baskıdan dolayı örtüyor” diyor ve durumdan vazife çıkartıp birilerinin adına hak savunuculuğu yapıyor. Hem de hiç üstüne vazife olmadığı halde…

Küresel ölçekte, mezhebî ve emperyalist menşeli hareket ve işgal politikasını, falanca ülkeye demokrasi götürdüğü yalanıyla paketleyen zorbalar, insanlığa utanç armağan ediyor.

Devlet içinde kümelenmiş bir takım karanlık odaklar, fâili oldukları gayr-ı insanî ve anti demokratik uygulamalara itiraz edenlere yüklenirken devleti kolladıkları yalanına sarılıyor; çıkar odaklı eylemlerini ‘devletin bekasını muhafaza’ gibi illüzyonlarla kamufle ediyor.

Irkçılığı faşizm boyutunda temsil eden birileri ise aslında ‘seçilmiş ırk’ olduğuna inanıyor. Zürriyetinde bir üstünlük ve imtiyaz vehmediyor; ancak hiçbir zaman kabullerini bu denli açık ve net ifade etme cesaretini gösteremiyor. Irkçı zihniyetini milliyetçi ambalajlara sarıp sarmalıyor ve tıkandığı her noktada meseleyi, ‘vatanını sevme’ düzleminde ele alıp doğallaştırmaya gayret ediyor.

Keza bazıları din-bilim karşılaştırmasında, dini statik, bilimi dinamik bir doktrin gibi lânse edip, bilimi gelişmeye açık, dini ise dayatmacı ilan ediyor ve küfre saplanıyor. Gel gör ki o da düşüncesini çoğu zaman, ‘aslında benim dinle sorunum yok” gibi ön cümlelerin gölgesine sığınmadan ifade etmeye yanaşmıyor.

Velhâsıl beşer, uzun yolculuğunun modernite uğrağında, fikrî cesaret ve mertliği rafa kaldırmış gibi görünmektedir; böyle bir yozlaşmanın faturasının çok ağır olacağı açıktır. Nitekim yaşadığımız kavram kargaşaları ve kafa karışıklıkları, ilmî namusa halel geldiğinin emâresidir.

Ehl-i dünya açısından böyle olan durumdan, ne yazık ki ehl-i din de hissedardır.

Açık yüreklilik ve açık sözlülüğün rağmına işleyen bir kamufle etme hastalığı, mü’minlerin de gerçeğidir.

“Aklınızı ne kadar az kullanıyorsunuz!” türünden ikazlara muhatap olan mü’minler, aklı kullanmanın neticesinde husule gelmesi muhtemel aykırı düşünceleri, konfor ve ezber bozan çıkışları boğarken, her nedense ‘fitneye sebebiyet verme’ gibi ithamları devreye sokmaktadır. Bu tür bir kamuflaj ve göz bağcılık, ‘can sıkan’ ve ‘gereksiz görülen’ tenkidleri püskürtmenin en kurnaz metodudur.

Yine rahat ve lüks yaşama zaafını aşamamış birileri, kapitalist döngünün tam merkezinde yer almakta ama mevzu açıldığında ‘hizmet için para şart!’ sözleriyle aşırılıklarını meşrûlaştırmaya çalışmaktadır.

Çıkıp, ‘arkadaş, ben nefsime söz geçiremiyorum’ deme mertliğini göstermek, her baba yiğidin harcı değildir.

Ya dini tebliğ ederken gündemden hiç düşmeyen ‘paralı/güçlü muhatap-parasız/güçsüz muhatap’ ayrımına ne demeli! Bu ayrımın gerekçesi sadedinde dile getirilen, “İslâm’ın kuvvetli omuzlara ihtiyacı var; hem imkânlar herkesle ilgilenmeye müsait değil” avuntusu ne ölçüde ikna edicidir? Yoksa çıkış noktası, “Devir parasız işin dönmediği devir; bize bir şekilde câmiâmıza maddî destek sağlayacak adam lâzım” inancı mıdır?

Örnekleri her yönüyle çoğaltmak mümkündür.

Sonuç değişmeyecektir.

Yaşanan fikrî karmaşanın arka planı ehline âyandır. Düşünce tezgâhında doğru ile yanlış birlikte satılmaktadır. Mertçe ifade edilme vasfından yoksun her fikir, kaybedebileceği en büyük özelliğini, nâmusunu kaybetmiş demektir.

Böyle bir ortamın sonucu düşünsel patinajdır.

Mertliğin sinsilikle arkadaşlık yaptığı görülmemiştir ve hâkikat kendisini en çok nâmertlerin boy verdiği zamanlarda gizler.