Müteferrik Mesâil

MURAT TÜRKER                                                              12.09.2007

A) Cemaatler üstü olma meselesi

Bir cemaate mensup olmak ya da olmamak, son tahlilde bir tercih meselesidir. Ve ne şekilde tezâhür ederse etsin söz konusu tercihe saygı duymak, hepimize terettüb eden bir vazifedir. Zaten bahsetmek istediğim nokta da bu değil. Ben, ‘cemaatler üstü’ kavramının istimal şeklinden duyduğum rahatsızlığı gündeme getirme niyetindeyim. Bazı kardeşlerimiz herhangi bir cemaate mensup olmayan ve bir takım tavır alışlara ilkesel anlamda eleştirel yaklaşan kimselerden söz ederken, sürekli bu terkibe müracaat ediyorlar. Yanılıyor muyum bilmiyorum ama mezkûr kavramın zımnî bir itham içerdiğini düşünüyorum. Birilerinden ‘cemaatler üstü arkadaşlar’ nitelemesi ile söz edenler, konuşmalarının akışından anlaşılıyor ki, bu kişileri, ‘kendilerini cemaatlerin üzerinde gören arkadaşlar’ olarak itham ediyorlar. ‘Cemaatler üstü’ söyleminin böyle bir yansıması var. Muhataplar tanımlanırken, cemaatleri beğenmeyen ve tasnife tâbi tutmaksızın tüm uygulamalarını tenkid eden, ayrıca kendilerini daha yukarı bir pozisyonda, cemaatler üstü bir noktada konumlandıran birilerinden söz ediliyormuş gibi konuşulabiliyor çoğu kez. Ben bu tür bir yaklaşımı fazlasıyla toptancı buluyorum. Evet herhangi bir cemaate aktif anlamda dehâleti olmayan bir sürü mü’min vardır ve bunların ciddiye alınabilecek kemiyette bir bölümü, kendilerini iddia edildiği şekliyle ‘cemaatler üstü’ görmemektedir. Zaten üstte oluşun ya da aşağıda bulunmanın tesbiti, ‘bura’nın değil, ötelerin konusudur.

Kaldı ki bir insanın tavırları, yöntemi üzerinde îmâl-i fikr edilirken, onun bir cemaate mensup olup olmadığından çok, tarz-ı telakkisinin Hakk’a muvafakati, nokta-i nazarının hakikate mukârebeti mercek altına alınmalıdır. Bu anlamda bir şahsın muhtemel eleştirilere karşı, âit olduğu cemaatin şemsiyesi altına saklanması da, herhangi bir cemaate bağlı olmayan fertlerin bir cemaatler üstülük vehmiyle tekebbüre sapması da kabul edilemez. Cemaate mensubiyet de, bunun aksi de kişinin eyleminin salâhına tek başına delil teşkil etmez.

Kendi adıma hayata bir cemaatin penceresinden bakmayalı çok oldu. Bu benim için ne bir nakısa, ne de bir tefâhür vesilesidir. Çünkü ‘iman edip sâlih amel işlemenin’ bir cemaate dâhil olup olmamakla ciddi bir alâkası olduğunu düşünmüyorum. Cemaate mensubiyetin bu durumu kolaylaştırdığı söylenebilir; buna saygı duyarım. Kendimi ‘cemaatler üstü’ görmekten de Allah’a sığınırım.

İtirazım ‘bağlı’ olmaya değil, ‘bağımlı’ olmayadır.

B) Gıybet meselesi

Eleştiri ile gıybeti birbirinden ayırmakta zorlandığımızı düşünüyorum. Pervâsızca tenkid edip gıybete kaymak da, fikren karşı çıkmaya muktedir olamadığımız her eleştiriyi gıybet olarak etiketleyip işin kolayına kaçmak da mümkün. Hadd-i vasatı tesbit ve temsil, bir hayli dikkat göstermeyi gerektiriyor. Bunlar yeni meseleler de değil zaten. Hadis rivayet eden âlimler bile tartışmış bu mevzuları. “Rivayet zincirini nazara verirken ‘falanca râvî yalancıdır; falancaya itimat edilmez’ diyoruz. Bu gıybet olmuyor mu acaba?” diyerek meseleyi müzâkere ettikleri vâkidir. Ama şu neticeye varır muhaddisler: Bu mantıkla gidilirse elde din diye bir şey kalmayacak. Bir tercih yapmaları gerekmiştir ve onlar Hakk’ın hatırını âlî tutup râvîler hakkında söylenmesi gereken her şeyi söylemişlerdir. Ki, gelecek nesiller doğru ile eğriyi birbirinden ayırabilsinler. Buradan anlaşılır ki, dinî alana müteallik kamuya açık tasarruflar rahatlıkla tenkid sahasına dâhil edilebilir. Zemmedilen, bireysel günahların ifşâsıdır; toplumdaki din algısının özüne zarar verebilecek kamusal hataların değil. Gıybet olan, bir kişinin şahsiyetini gıyâbında tenkid konusu yapmaktır; dinî algıyı olumsuz etkileyecek göz önündeki eylemlerini değil.

Bunun aksine “her eleştiri ‘kuvve-i mânevîye kırılır’ kaygısı ile ademe mahkûm edilebilir” deniyorsa, dinin en önemli rükünlerinden olan emr-i bil mâruf, nehy-i anil münkerin pratize edilmesi nasıl mümkün olacaktır?

Eleştirinin ayarı kaçtığında gıybete dönüşebilme ihtimali içerdiği de doğrudur; her eleştiriyi gıybet saymanın ümmete patinaj yaptırdığı da…

C) Gücün ahlâkı mı, ahlâkın gücü mü?

Dinî grupların, piyasada ekonomik anlamda etkin konuma gelmesinin, iki uçlu bir sorunu tetiklediği müşahede ediliyor. Bir tarafta güçlü olanların güdümünde tekelci bir mantığın tahakkümüne rastlıyoruz. Mesela yayımcılık sahasında, koca koca yayınevlerinin belli grupların onayına sunmadan kitap basmamaya özen gösterdiği ifade ediliyor. Birilerinin tasvibine mazhar olamadığınızda kitaplarınız satılmıyor; çünkü pazarın büyük kısmında etkin olanlar, içinde hoşlarına gitmeyecek bölümler olan eserlere bir nevi sansür uyguluyor. İlmiyle mütemâyiz nice bilim adamının kitapları, ezber bozan içerikleri sebebiyle yok sayılıyor bugün. Bu anlamda üzerine çizgi çekilen kalemler var. Tekelci, müdâhil, sansürcü mantık, ahlâkın gücünün değil, gücün ahlâkının sözcülüğüne soyunmuş vaziyette. Elde etmiş oldukları güçle birilerini hizaya getiriyorlar; muhatapları dişli çıktığında ise imkânlarını kullanarak piyasadaki hareket alanını daraltıyorlar.

Nice fikir namusuna sahip yazarlar var ki, seslerini duyuramamanın yanında, aynı kulvarda yürüdükleri ama fikirleriyle ‘rahatsız ettikleri’ insanlar tarafından da dışlanmanın ızdırabını yaşıyorlar. Bunlar arasında benim yakînen tanıdığım isimler de var.

Olayın problem teşkil eden ikinci yanı ise, hasbîlikle değil de ticarî kaygılarla hareket eden kimi talihsizlerin, belli cemaatlerin şemsiyesi altında olmayı bir yatırım olarak algılamaya başlamasıdır. Bugün öyle dinî yapılanmalar vardır ki, ‘onlardan’ olmanın müthiş bir ekonomik getiriye tekabül ettiğinden söz edilebilir. Kaşıkla alıp kepçeyle veren bu tür bir cemaat tahayyülü, kimileri için bu yapıları câzibe merkezi hâline getirebilmektedir. Gerçekten hasbî insanların yanında, çıkar eksenli hareket eden bu tiplerin varlığı ise bir temsil sorununa yol açmaktadır.

Ulusal medyada baş gösteren tekelleşme eğilimi haklı olarak hepimizi tedirgin ediyor ama kendi dünyamızda da benzer sorunları yaşadığımız çoğu kez dikkatimizden kaçıyor. Sözgelimi, güçleriyle yayımcılık alanında pastadan ciddi pay alan birilerinin varlığını hesaba katmadan ve onlarla bir şekilde iyi geçinmeden tutunamayacaklarının bilincinde olan ve ne yazık ki bu realiteye göre biçimlenen insanlar var madalyonun bir yüzünde. Diğer tarafta ise hâl-i hazırdaki bu ranttan istifade yolunu seçen menfaatçi tipler.

Gücün tek elde temerküzünün beraberinde getirdiği sorunlar bunlar.

“Güçlü olursak ne yapacağız?” diye sormuştuk ya bir zamanlar…

“Evet güçlü olacağız ve çok şey yapacağız; tıpkı Hz. Ömer gibi” demişti bazı kardeşlerimiz…

Aradaki bâriz farkı atlıyorlardı maalesef…

Hz. Ömer, ahlâkın gücünü gösteriyordu hepimize…

Biz, gücün dejenere edici ahlâkını tahkim ediyorduk.

Hz. Ömer, gücü dönüştürüyordu…

Biz, güçle dönüşüyorduk.

Ben, arada ciddi farklar olduğunu düşünüyorum!