Mustafa Erdoğan, Ahmet Kurucan, Lordlar Kamarası ve İki Yaklaşım – 4

MURAT TÜRKER                                                              21.11.2007

$İçtihad meselesine hâtime

**“Muhammed Bakır’a, Ebû Hanife’nin taabbudî hükümler üzerine kıyas yaparak İslâm’ın özüne muhalif bir tavır içinde olduğu anlatılır. Bir gün Muhammed Bakır Medine’de Ebû Hanife ile karşılaşır ve ona, ‘Sen kıyasla amel ederek dedem Hz. Peygamber’in (s.a.v.) sünnetine muhalefet ediyorsun öyle mi?’ diye sorar.

Ebû Hanife; ‘Bu ithamdan Allah’a sığınırım. Sen konuşmana dikkat et ki; ben de sana karşı üslubuma dikkat edeyim. Çünkü Allah Resulü’nün (s.a.v.) ashabına üstünlüğü gibi, senin de diğer insanlara üstünlüğün var…’

Daha sonra Ebû Hanife, Muhammed Bakır’a; ‘Sana üç tane soru soracağım bana cevap ver’ der. ‘Verdiğim cevaplar aklı mı dinin emrine yoksa dini mi aklın tasarrufuna teslim ettiğimi kanıtlayacaktır.’

— Erkek mi yoksa kadın mı daha güçsüzdür?

— Kadın.

— Mirasta erkeğin payı ne kadar kadınınki ne kadardır?

— Kadının payı erkeğinkinin yarısı kadardır.

— Eğer bu konuda kıyasla hüküm verseydim erkeğe kadının payının yarısını verirdim. Çünkü kadın daha güçsüzdür.

— Namaz mı oruç mu daha üstündür?

— Namaz.

— Eğer kıyasla hüküm verseydim, bu konudaki nassa muhalefet eder, hayızlı bir kadına orucu değil namazı kaza etmesini emrederdim.

— İdrar mı yoksa meni mi daha pistir?

— İdrar.

— Eğer kıyasla hükmetseydim, gusül abdestinin, meninin çıkmasından dolayı değil de idrarın çıkmasından dolayı gerektiğini söylerdim.

Karşılıklı bu soru cevap faslından sonra Muhammed Bakır, Ebû Hanife’yi alnından öperek kutlar.”

Hafızu’d-Din b. Muhammed el-Kerderi’nin ‘Menâkib-u Ebi Hanife’sinde geçtiği bildirilen bu diyalog, müçtehid imamların, içtihâdın hakkını ne ölçüde verdiğini tebârüz ettirdiği gibi günümüz içtihâd heveslilerinden de farklarını ortaya koyuyor. Onlar dini akıllarına ve/veya çağa hâkim değer yargılarına uydurma gibi bâtıl bir uğraştan berî idiler. Daha önce de söylemiştik; yine ifade edelim: Mesele kabaca, hayatı dine uyarlayanlarla, dinî olanı çağa uygun hâle getirmeye çalışanların ayrışmasından tezâhür etmektedir.

Bir yanda zihni tahrifata uğramamış Selef-i Sâlihin, diğer tarafta tasavvuru dönüştürülmüş nevzuhur bir mâkule arz-ı endam etmektedir.

$Genel bir değerlendirme

“11 Eylül’den beri ABD, dünyanın her yerinde ılımlı İslâmî demokrasileri istiyor. İşte sadece iki tane var. Türkiye ve Malezya. Türkler çok dramatik seçim yaptı. Barış içinde ve dürüst seçimler oldu. Ilımlı bir müslüman parti, meşruiyetlerini Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran Atatürk’ten alan ünlü milliyetçi partileri mağlup etti. Bu ılımlı müslüman parti, İsrail ile de iyi ilişkiler içinde ve AB’ye üyelik istiyor. Ben de bunu kuvvetle destekliyorum. Ama bazı meseleleri var.”

-R. Holbrooke

Çevresinde bulunan herkesi düşman belleyip, potansiyel tehdit olarak algılayan bir zihnî algının patolojik olduğu izahtan vârestedir. Fakat bu müfrit telakkinin karşı kutbunda hâdisâtı okuyamama türünden bir akıl tutulması mevzi almış bulunuyor. Küresel ölçekte İslâm’ın, mücadele edilmesi gereken bir ‘düşman’ olarak görüldüğünü fark edebilmek için fazla uyanık olmaya da gerek yok. Evet, düşman paranoyasının akl-ı selimle te’lifi mümkün görünmüyor ama ilk fırsatta fiiliyata geçirilmek üzere yedekte bekletilen düşmanca projeleri yok saymak da duruşumuzu tahrif edip, direncimizi aşındırıyor.

Mü’minin bir delikten iki kez ısırılmayacağını ifade eden Nebevî beyan da bunu ihtar ediyor zaten.

Bugünün global aktörlerinin nasıl bir İslâm algısını müsaade edilebilir din telakkisi olarak gördükleri mâlûmdur. Bu tesbiti yapanları, Medeniyetler Çatışması tezinin ekmeğine yağ sürenler olarak kodlamak da fazla yersiz kaçıyor. Medeniyetler arası bir çatışmayı kaçınılmaz görüp ona göre tavır belirlemekle, safdilâne pozisyon alış arasında da bir kategori olduğunu kabul etmek lâzım.

Bazı ittifak noktalarında bir araya gelip medâr-ı münakaşa mevzuları muvakkaten dillendirmemekle, izâfîlik temelinde İslâm’ı da dinlerden bir din olarak göstermeye yol açacak faaliyetleri deruhte etmek arasındaki fark, ıskalanmaması gereken düzeydedir.

Büyümeye müteallik faaliyetlerin İslâm dünyasında sekülerleşmenin fitilini ateşlediğini, sicili bozuk ve elleri kanlı egemen güçler nezdinde, dünyevîleşmiş ve itiraz melekeleri tedmîr edilmiş bir İslâm perspektifinin revaç bulduğunu görmezlikten gelemeyiz.

Bu plânlı çalışmalar, siyasî ve sosyal sahaların bütününde işler hâle getirilmiş durumda. Örneğin TUSAM danışmanı Prof. Nadim Macit, “ABD, ılımlı İslâm’la ne amaçlıyor?” adlı makalesinde şu satırlara yer veriyor:

“Şimdi gelelim bu teo-politik oyunun ikinci ayağına: 1980–1988 yılları arasında ABD Başkanı R. Reagan’ın ekibinde yer alan Richard Perle, Türkiye’de yapılan etüt çalışmalarından sonra iktidara geleceği anlaşılan AKP’nin yetkililerini ABD’ye davet etti. Erdoğan önce stratejik araştırma merkezi olan CSIS’te bir konuşma yapacak ve Washington bürokrasinin karşısına çıkacaktı. Daha sonra yönetim üzerinde Türkiye uzmanları olarak söz sahibi olan eski CIA yetkilisi G. Fuller, eski Ankara Büyükelçisi M. Abramovitz ve Henry Barkey gibi uzmanlarla baş başa yemek yenecekti. Bunun yanı sıra CIA’nın düşünce kuruluşu olarak anılan Rand Corporation ve Lehman Brothers Aracılık Kurumu yetkilileri ile de görüşülecekti. Son olarak da Amerikan Jewish Congress yetkilileriyle tanışılacaktı. Bunların hepsi hazırlanan ‘Brunch’ masasının etrafına dizildiler. Perle, ABD’nin dünyaya ve özellikle Ortadoğu’ya bakışını anlattı. Saddam Hüseyin ile Irak’a dikkat çekti. Bush yönteminin Irak rejimine son vereceğinin altını çizdi ve bu konuda Türkiye’yi yanlarında görmek istediklerini söyledi. Bu arada Perle, AKP’nin iktidara gelmesi durumunda Ortadoğu’da Washington’un sorunlu olduğu birçok ülkeye ılımlı İslam modeli ile ‘örnek’ teşkil edeceğini ve Bush yönetiminin bu konuya çok önem verdiğini anlattı.

“ABD’nin bu talebine Başbakan Erdoğan’ın verdiği cevap şudur: ‘Bizi yanlış anlıyorsunuz. Biz her hangi bir partinin devamı değiliz. Biz insan eksenliyiz. Partimizin seçmen tabanı, ortalama Türk vatandaşının değer yargılarını yansıtan muhafazakâr kesimden oluşmaktadır. Ortalama bir Türk ılımlı müslümandır. Bu nedenle partimiz ılımlı müslümanların ortak değerlerini temsil etmektedir. Biz kendi tabanımızı yabancılaştırmadan Türk toplumunun laik ve demokratik niteliğini güçlendirmek istiyoruz.’ Zaten taleple kabul arasındaki felsefî ve politik çatlak, uzun süre Türkiye’de kalan CIA ajanı G. Fuller tarafından doldurulmuştu. Bakın Fuller ne diyor: ‘Türkiye’de örneğin ordu ve güvenlik güçleri, aşağıdan yukarıya yaklaşımın uzun dönemde katı seküler düzene karşı, ezilebilecek İslâmcı bir siyasal parti ve şiddet yanlısı grubun dışa açık yaklaşımına kıyasla, daha sinsi bir tehdit oluşturduğu korkusuyla apolitik ılımlı İslâm’ın dinî yandaş kazanma ve tebliğ faaliyetlerini bile kökünden kazımak çabası içindedir.’

“Açıktır ki ılımlı İslâm denilen yorum; dinin anlam haritasını çok sinsice bulandıran, bozan ve çarpıtan bir yaklaşımdır. Ne yazık ki bu okuma, bir değer algısından ve üretiminden daha çok, var olmanın hesaplarını yapmakta; millî siyaseti yönlendirmenin ve küresel stratejik hedeflere eklemlenmenin bütün malzemelerini sunmaktadır. Şu veya bu biçimde siyasi iktidarların sacayaklarından birisi olan bu hareketler, ikili bir dille devletin kurumlarına sızarak devletin güç perspektifini kendi lehlerine kullanmanın yollarını aradılar ve açıkça belirtelim ki bu çabalarında da başarılı oldular. Batı kaynaklı her tehdidi, ürettikleri sahte İslâm anlayışıyla meşrulaştırma girişimi, kendi varlıklarını sürdürmek için egemen güce yaslanmanın geçerli olduğu savına ve cumhuriyetten kopuşun ürettiği dinî-politik mantığın esaslarına bağlılıkla doğrudan ilişkilidir.

“ABD’nin bu proje ile sunduğu ‘özgürleştirme modeli’ emperyalizm karşısında direnme gücü veren dinî ve millî değerlerden vazgeçmeyi sağlamak için üretilmiş politik projedir. Bu yönüyle diyebiliriz ki, peygambersiz İslâm anlayışı üretme, millî bilinci ve kültürü küresel kültür potasında eritme faaliyeti, kelimenin tam anlamıyla kültürel intihardır. Öyledir, çünkü kapitalist kültürel mantığın ürettiği bütün dengesizliklere karşı olan İslâm’ı, bu mantığa uydurmak İslâm’ın içinden değil, kapitalist kültürün içinden konuşmaktır.”

$Bir kitap tavsiyesi

“Ya Tahammül Ya Sefer”, Mustafa Kutlu’nun kaleminden okuyabileceğiniz en güzel hikâyelerden biri. Gençliğin heyecanlı ve ‘deli’ çağında bir dâvânın büyüsüne kapılmış ve bu çerçevede dünyayı istihkâr etmiş bireylerin, hayatın gâileleri ile yüzleştikleri, evlâd-u îyâle karıştıkları ilerleyen dönemlerde yaşadıkları savrulmanın fotoğrafını çekiyor Sayın Kutlu. Müfrit bir idealizmin, her hakikati boşlayan tenperver bir duruşa evrilişinin hazin serüveni. Kitabın satırları arasında ilerlerken, anlatılanlarda ya kendinizden ya da çok yakınınızda bulunmuş birilerinden izlere rastlıyorsunuz.*

Önce bir hayat algısını öne çıkaran şu satırlar:

“Sabahı beklemeyiniz dostum, geceden yola çıkınız. Olur ki uyuyakalırsınız. Sırtınızdaki çıkında ebedî gâyenin dürülmüş azıkları varsa ne mutlu size. Gece serindir; yapraklardan süzülen yel, gözlerinizdeki yaşları kuruturken, ruhunuzda kâinatın derin sessizliğini taşıyarak sabaha doğru yürüyüp fecri başlatınız.

“Cemiyetin vahşî, zehirli bitkilerle dolu, her dalında uğursuz baykuşların mânâsız telkinler yaptığı sık ağaçlı ormanlarında çetin yolculukların başlangıcı için sabahı beklemeyiniz. Sabahı beklemek öğleni, öğleni beklemek akşamı beklemek gibi bir ruh gevşekliğini doğurur.

“Beynimizi tırmalayan zaruretleri mi hatırlatıyorsunuz? Evet, hayatın zaruretleri ayaklarımıza dolanmış zincirlerdir ve ıstıraplarımıza çeşni katarlar. Fakat bu vahşî sahayı geçmek için hiçbir zaruret kâfî bir mâzeret değildir. Ruhumuzu aldatmayalım, ebedî gâyeye ihânet etmiş oluruz.

“Durduğumuz noktada inançlarımızın eskidiğini, yabancılaştığını hiç tecrübe etmediniz mi? En acı kayıp budur: Gerilemiş ruhların mütemâdiyen tavizler vererek hayatla, zaruretle uyuşmaları…

“Filozofun öğüdü bütün hayatımızda takip edeceğimiz en esaslı metoddur: ‘Uzun yolu seçiniz…’”

Bir de bocalamanın resmi olan şu satırları okuyunuz:

“Mutlaka güçsüz ve yeteneksiz olmalıydım. Boyumdan büyük işlere kalkmış, kaldıramayacağım sözler söylemiştim. Birileri bana, ‘Evet sensin, beklenen gençliğin bir unsuru da sensin, senin omuzların üzerinde yürüyecek bu dâvâ…’ filan demiş olmalıydı. Beni tanımıyorlardı, geçmişimi ve hâlimi bilmiyorlardı. Ne yiyip ne içtiğimi sormuyorlardı. Azla yetinmeme ve çileye yatkınlığıma güvenerek, alçak gönüllü duruşuma aldanarak, içimde kopan fırtınalardan bîhaber.

“Beni kim tanıyabilirdi? Yönelişlerimi, arzularımı, oluşmamış fikirlerimi, açlığımı… Galiba bana yükledikleri kutsal görevin farkında değillerdi. Arzularından sıyrıl, nefsini değil başkalarını düşün, çalış, hizmet ehli ol. Peki ben okumayacak mıydım, giyinmeyecek miydim, her gün gözlerimin önünden parlak saçlarını savurarak geçen Fetanet’in peşinden gitmeyecek miydim? Neye karşı olacağımı, nelere tutunup nelerden kaçacağımı el yordamı ile tayin ettiğim bir çağda. Dayanaksız, hep birilerinin dağıttıkları ölçülü ve hesaplı lütuflarla, kâh bir iftar yemeğinde, kâh bir burs veya benzeri imkân ile karşılaştığında ne yapacağını şaşıran ben. Ben bir derviş değildim elbet. Bütün mâzeretim bu…”

* “Ya Tahammül Ya Sefer” – Mustafa Kutlu; Dergâh Yayınları; 0 212 516 12 62