Mustafa Erdoğan, Ahmet Kurucan, Lordlar Kamarası ve İki Yaklaşım – 2

MURAT TÜRKER                                                              07.11.2007

Geçen yazımızda ‘Kur’an İslâm’ı’ söylemi ile ‘fıkhın beşerîliği’ yaklaşımlarının dikkat edilmesi gereken arka plânını nazara vermiş ve mezkûr mevzuda görüş serdeden düşünürlerin bakış açılarını ele almak üzere yazıyı noktalamıştık. Fıkhı kategorik olarak beşerîleştiren bu nevzuhur duruşun İslâm’la değişen bir hayatı değil, hayatla dönüşen bir İslâm’ı intaç ettiğinin, gözden kaçırılmaması gereken bir gerçek olduğu fazlasıyla âşikârdır. Bu tür bir tasavvurun âlem-i İslâm’da revaç bulması, belki egemen unsurların kabul edeceği bir din telakkisine vücut verebilir ama içerdiği yozlaştırıcı boyut, tanınmayacak ölçüde başkalaşmış bir İslâm tasavvurunu tetikleyeceği için, bünyede onulmaz rahneler açılmasına yol açar.

Bu yazıda, bahsi geçen yaklaşıma güç veren ve set çeken görüşleri irdeleyeceğiz.

A. Mustafa Erdoğan

Prof. Dr. Mustafa Erdoğan, “İslâm ve Liberalizm” başlıklı çalışmasında, bazı nassların ‘evrensel’ mi, ‘tarihsel’ mi olduğu konusunda ihtilaf bulunduğunu öne sürdükten sonra ifadelerine şöyle devam ediyor: “Başka bir nokta, bugün İslâm hukuku (fıkıh) olarak bildiğimiz normlar bütününün hemen hemen tümüyle aklî bir cehdin (içtihad ve kıyasın) ürünü olduğudur… Verili bir kurallar bütünü olarak fıkhın ve bu çerçevede tarihsel bir kategori olarak ‘şeriat’ın, İslâm’ın ‘nihâî’ hukuku olması mantıken zorunlu değildir. Ya da fıkıh, İslâm’ın hukuk konusundaki son sözü değil, fakat daha ziyâde ‘tarihsel’ bir görünümüdür.”

B. Ahmet Kurucan

Sayın Ahmet Kurucan 17.05.2007 tarihli makalesinde büyük olasılıkla hicrî dördüncü asır sonrası dönemi kastederek şunları ifade ediyor: “Taklit dönemine girildiği dönemlerden beri İslâm dünyasının hemen her yerinde büyük bir çoğunluk fıkha tıpkı dünün ve bugünün Batılıları gibi ‘evrensel’ vasfını vermektedirler. Sosyal hayatın durgunluğunun yeni içtihâdî yaklaşımlara ihtiyaç bırakmaması, içtihad ehliyetini hâiz âlimlerin azlığı, taklit anlayışının gelişmesine hatta kökleşmesine sebep olmuş ve neticede hâdise içtihad kapısının kapalı olup olmadığı tartışmalarına kadar uzamıştır. Halbuki herkes bilmektedir ki usul ve furuu ile fıkıh kitaplarımızda yer alan bilgilerin büyük çoğunluğu, âlimlerimizin cehd ve gayretleri ile ortaya koyduğu, kaynağını Kur’an ve Sünnet’ten alan içtihâdî yaklaşımlardır. Dolayısıyla bunlara evrensellik vasfının verilmesi hiçbir zaman söz konusu değildir.”

Aynı makalenin devamında ise Sayın Kurucan şunları kaydediyor: “Ayrıca, İslâm dininin bir bütün olarak yaşandığı zamanlarda ortaya konan ve ancak o dönemin sosyal, ekonomik, kültürel ve siyasî şartlarında bir anlam ifade eden ve yine o dönemin müslüman ferdinin vicdanına, toplumun ruhuna hitap eden hükümler, bu bütünlük nazara alınmadan günümüze taşınıyor. Bunun sonucu olarak, o çevre şartlarından, o özden, o ruhtan alabildiğine uzak yaşayan bizler, sözü edilen hükümleri/kuralları bırakın uygulamayı, anlamaktan hatta anlasak bile kabullenmekten çok uzak bir noktada bulunuyoruz.”

08.09.2007 tarihli gazetenin yorum sayfasında yayımlanan yazısında da şu hususlara yer veriyor: “Değişen mekân, zaman, insan faktörleri başta, birçok faktörlere bağlı yeni yorumlara kapı açıktır. Tabii bu yorumlar fantezi adına değil, bir ihtiyaca cevap adına yapılmalıdır. Söz konusu ettiğimiz yorumlar ehil olan kişilerin eliyle ya da onların gözetim ve yönetiminde bir heyet tarafından yapılır. Gerektiğinde yetkili siyasi erkin onayı alınarak hayata mâl edilir. Bu, sahabe döneminden Osmanlı’ya, hatta günümüze kadar uzanan süreçte -zaman zaman kesintiye uğrasa da- hep takip edilen bir yoldur. İslâm’ın bugünlere taşınmasında en etkili âmillerden biri, kısaca ifade etmeye çalıştığımız bu gerçektir.”

C. Değerlendirme

İçtihad tam olarak Prof. Erdoğan’ın bahsettiği türden ‘aklî’ bir çaba değil. Daha doğrusu ‘nakil’den kopuk bir aklın içtihad selâhiyetinden söz etmek fazlasıyla abes olur. Elbette aklın fonksiyonunu dışlamıyoruz ama içtihad kavramının merkezine aklı oturtan bir yaklaşımın bu faaliyeti köksüzleştirme yani nasslardan ve selefin icmâından koparma gibi bir duruma hizmet etmesinden endişe ederiz.

Sayın Kurucan’dan iktibas ettiğimiz satırlar ise kendisinin içtihad müessesesinin merkezine değişimi/ihtiyacı oturttuğunu belgeliyor. “Değişen mekân, zaman, insan faktörleri başta, birçok faktörlere bağlı yeni yorumlara kapı açıktır. Tabii bu yorumlar fantezi adına değil, bir ihtiyaca cevap adına yapılmalıdır.” ve “Sosyal hayatın durgunluğunun yeni içtihâdî yaklaşımlara ihtiyaç bırakmaması, içtihad ehliyetini hâiz âlimlerin azlığı, taklit anlayışının gelişmesine hatta kökleşmesine sebep olmuş ve neticede hâdise içtihad kapısının kapalı olup olmadığı tartışmalarına kadar uzamıştır.” ifadeleri bu minvalde serdedilmiştir.

Oysaki tarih boyunca Ehl-i Sünnet ulemâsı, bir ihtiyacın tetiklemesi ya da konjonktürel bir değişimin dayatması ile değil, murâd-ı İlâhî’nin ne olduğunu tesbit sâikiyle içtihad müessesesini işlete gelmiştir. Hadislerin tedvin edildiği, dört mezhep içtihadının şekillendirildiği dönemlerdeki dinamizm yerini daha çok hükümlerin illetlerinde derinleşildiği, mezhep içi içtihadlara ağırlık verilen canlı bir sürece terk etmiştir. Fakat gerek mutlak içtihad, gerekse mezhep içi içtihad dönemlerinde ulemânın kahir ekseriyeti içtihadlarını çağın dayatmacı değerlerini baz alarak değil, vâz edilmiş olan usule sâdık kalarak hayata geçirmişlerdir. Tarihin hiçbir döneminde o devrin hâkim değerlerinin dikte ettiği argümanlar bugünkü kadar dikkate alınmamıştı. Dikkat ediniz Sayın Kurucan fıkhın beşerî yönünden değil tümüyle beşerî olduğundan söz ediyor. Kopmaz bir ontolojik bağla birbirlerine bağlı iki olguyu, din ve fıkhı, bu denli müstakil ele almak ise dinî perspektiften çağı sorgulamak yerine modern zâviyeden dinin âmir hükümlerini masaya yatırma itiyâdında olanların ekmeğine yağ sürüyor.

İşin ilginç tarafı Bediüzzaman bu değişebilir/yoruma açık hükümlerin oranını Sünuhat’ta ‘yüzde on’ olarak ifade ediyor: “Ümmet-i İslâmiyenin ahkâm-ı diniyede gösterdiği teseyyüp ve ihmalin bence en mühim sebebi şudur: Erkân ve ahkâm-ı zaruriye (ki yüzde doksandır) bizzat Kur’ân’ın ve Kur’ân’ın tefsiri mâhiyetinde olan sünnetin malıdır. İçtihadî olan mesail-i hilâfiye ise, yüzde on nispetindedir.” Fethullah Gülen Hocaefendi ise bu oranı ‘yüzde yirmi’ olarak ifade ediyor: “Zaten İslâm’ın bütün prensiplerine kıyasla, yüzde yirmi oranında, kalan bazı meselelerin içtihada açık olması da, bunlara göre yorumlanabilmesine kolaylık sağlamak ve İslâm’ı her devir ve zamanda yaşanabilir dinamik bir hukuk sistemi hâline getirmek içindir.” Ahmet Kurucan ise fıkhî içtihadların ‘büyük çoğunluğunun’ bu anlamda ele alınabileceğini söylüyor: “Hâlbuki herkes bilmektedir ki usul ve furuu ile fıkıh kitaplarımızda yer alan bilgilerin büyük çoğunluğu, âlimlerimizin cehd ve gayretleri ile ortaya koyduğu, kaynağını Kur’ân ve Sünnet’ten alan içtihâdî yaklaşımlardır.”

Ayrıca Sayın Kurucan’ın taklit dönemine giriş sadedinde zikrettiği ‘sosyal hayatın durgunluğunun yeni içtihâdî yaklaşımlara ihtiyaç bırakmaması, içtihad ehliyetini hâiz âlimlerin azlığı’ gibi gerekçeler de, üzerinde durulması gereken bir mâhiyet arzediyor. Bir kere burada yine ihtiyacın kalmaması gibi bir olgudan söz ediliyor ki, bunun tahlilini az önce yapmış ve ihtiyaç kavramının içtihad bahsinde asla merkezî bir ağırlığının olamayacağından söz etmiştik. Bu gerekçelerde itiraza medar bir başka nokta ise taklit dönemi olarak tesmiye edilen devrin âlimleri ile ilgili ‘ehliyet yetersizliği’ gibi genellemeci ifadelere müracaat edilmiş olmasıdır. İşin aslî boyutunda ise gözden kaçan şöyle bir durum vardır: Abbasîlerin siyasî güçlerini yitirmelerini müteâkip devletin merkeziyetçi yapısı parçalanmış, kurulan devletçiklerin yol açtığı ilmî sarsıntı, fitne tohumlarının atılmasına müsait bir vasat teşkil etmişti. Özellikle Batınî meşrebe sahip Fatımîler sapkın inançlarını ümmet bünyesinde yaymaya çalışıyorlardı. Bunlar özellikle Mısır’da inşâ ettikleri üniversite ile propaganda faaliyetlerini yürütüyorlardı. İşte iç ve dış mahreçli, mevcut kaostan yararlanmak isteyen akımların içtihad kisvesi altında bünyeye nüfuz etme gayretlerinin önüne geçebilme adına taklit teşvik edilip, içtihad geri plâna itilmişti. Bu arka plânı dikkate almaksızın yapılan tahliller bu açıdan eksiklikle mâlûldür. (İçtihad talebinin tarihin değişik dönemlerinde dış güçlerce teşvik edildiğini ve bunun sebeplerini İhsan Şenocak’ın ifadelerinden alıntılayalım: “Yeni hezeyanların tedavüle çıkması ve İslâm coğrafyasında mâkes bulmasının yegâne yolunun içtihadı teşvik, taklidi ise men etmekten geçtiğini bilen dış güçler; istilâ ettikleri bölgelerdeki âlimlere ‘İslam donuk bir dindir. Müslümanların perişan halleri taklidi meşru kabul etmelerinden kaynaklanmaktadır. Kurtuluş ise kapsamlı bir içtihad hareketiyle mümkündür.’ şeklinde telkinlerde bulundular. Öyle etkili oldu ki kısa zamanda Ehl-i Hadis’ten Ehl-i Kur’ân’a kadar sahih İslâmî geleneği reddeden bir sürü hareket zuhur etti. Âlim-cahil herkes içtihad yapmaya yöneldi. Mısır’lı Şeyh Meraği öylesine ileri gitti ki içtihad için Arapça bilmenin dahi şart olmadığını ileri sürdü. Ondan cesaret alan devrin Mısır’daki İngiliz büyük elçisi banka ile ilgili meselelerde içtihad etti. Müslümanların Ebu Hanife’yi taklit etmesine tahammül edemeyenler Hıristiyan bir sefirin içtihadlarına sessiz kalarak cevaz verdiler.”)

Kaldı ki, yeni içtihad talebinin Kur’an ve Sünnet kaynaklı olması talebini seslendirmek de bu yaklaşımı mâkul karşılamak için yeterli değildir. Bu anlamda ‘Kur’an ve Sünnet’in ruhu’ gibi netâmeli terkipler modern ilâhiyatçıların argümantasyonunda esaslı bir yer işgal etmekte, bu yaklaşımın yedeğinde içi boşaltılmış, başkalaşıma mâruz bırakılmış bir fiiliyat söylemi terviç edilmektedir. Daha somut ifade etmek gerekirse hırsızın elinin kesilmesinden murâdın hırsızlığı önlemek olduğunu dillendiren modern zevât, burada Kur’ân’ın ruhunun hırsızlığı engellemeye odaklanmamızı telkin ettiğini söylemekte, dolayısıyla bu amaca hizmet eden her türlü tedbiri ‘İslâmî’ olarak kabul etmektedir. Halbuki bu tecziyenin nasıl icrâ edileceği de nassla belirlenmiştir. Vesâil-makasıd türü ayrımlar İmam Şâtıbî kanalıyla müslümanların gündemine oturmuş fakat bu kavramsallaştırmadan yola çıkan kimileri meseleye Şâtıbî’nin kastını aşan anlamlar yüklemişlerdir. Onlara göre el kesmek vesiledir; hırsızlığın ref’i maksaddır; vesileler tebeî önemi hâizdir; dolayısıyla farklı bir vesile ile hükmün icrâ edilmesi de Kur’ân’ın ruhuyla bağdaşır. İşte Sayın Kurucan ve beraberinde yeni içtihad talebini üst perdeden ifade edenler, maslahat merkezli duruşları nedeniyle bu ‘çağdaş’ ilâhiyatçı zümre ile aynı gözede buluşmaktadırlar. Mesela bu isimlerden biri olan Prof. Dr. Hayri Kırbaşoğlu, ‘İslâm Düşüncesinde Sünnet’ adlı çalışmasında şu satırlara yer verir: “Kanaatimiz odur ki, Kur’ân ve Sünnet’e uymanın, şekilden ziyâde ilke ve değerleri esas almak olduğu düşüncesi İslâm’ın başlangıcından beri bilinen ve uygulanan bir yaklaşımdır. Ve aslolan, doğru olan da bu yaklaşımdır.”

Ayrıca dört mezhep olgusu yüzyıllarca işlevselliğini sürdürmüşken, yaşadığımız dönemin ciddi bir istisna olduğu iddiası mesnedden yoksundur. Nevzuhur meselerle ilgili devrin âlimlerinin -ilgili meselede murâd-ı İlâhî’nin ne olduğunu tesbit adına- hüküm beyan etmesi elbette doğaldır ve buna ciddiye alınır herhangi bir kişi zaten itiraz etmemektedir. Fakat bugün maslahat merkezli, ihtiyaç yörüngeli ve değişim buudlu bir içtihad talebini dile getirenler, “Eski içtihadlar bugün işlevini kaybetmiştir; çağa cevap verememektedir” türünden değerlendirmelerin paralelinde tüm birikimi hedef tahtasına oturtmaktadırlar. Altını bir kez daha çizelim: Çağın dayatmalarının etkisi ile geçmişi istihfaf etmek, bugünün insanının dudak kıvırmadan kabul edeceği bir din telakkisinin tahkimi adına fıkhın beşerîliğine vurgu yapmak bizi istemediğimiz noktalara götürür. Hele ki, globalleşmenin etkilerinin gemi azıya aldığı, zihinlerin müşevveş olduğu bu çağda bu tür yaklaşımlar sergilemek, zaten modern dayatmaların etkisiyle zihnî travmalar yaşayan insanımıza daha büyük savrulmalar yaşatabilir.

D. Bediüzzaman

Bediüzzaman ise çağın müslümanının probleminin içtihad merkezli olmadığı inancını taşıyor. Ona göre sorun, yeni içtihadlar yapıl(a)maması değil. Meseleyi gayet kuşatıcı olarak ele aldığı İçtihad Risalesi’nde, “Dinin zarûriyâtı ki, içtihad onlara giremez. Çünkü katî ve muayyendirler. Hem, o zarûriyât kût ve gıdâ hükmündedirler. Şu zamanda terke uğruyorlar ve tezelzüldedirler. Ve bütün himmet ve gayreti, onların ikâmesine ve ihyâsına sarf etmek lâzım gelirken, İslâmiyet’in nazariyât kısmında ve selefin içtihadât-ı sâfiyâne ve hâlisânesiyle bütün zamanların hâcâtına dar gelmeyen efkârları olduğu halde, onları bırakıp heveskârâne yeni içtihadlar yapmak, bid’akârâne bir hıyânettir.” demek suretiyle mesâimizi teksif etmemiz gereken alanı işaretliyor. Genel olarak bu zamanın içtihadının ‘içtihad-ı şer’i’ olmaktan uzak olduğunu ise şu satırlarla izah ediyor: “Ammâ şu zamanda, medeniyet-i Avrupa’nın tahakkümüyle, felsefe-i tabiiyenin tasallutuyla, şerâit-i hayat-ı dünyevîyenin ağırlaşmasıyla, efkâr ve kulûb dağılmış, himmet ve inâyet inkısam etmiştir; zihinler mâneviyâta karşı yabânîleşmiştir. İşte bunun içindir ki, şu zamanda birisi, dört yaşında Kur’ân’ı hıfzedip âlimlerle mübâhese eden Süfyân ibni Uyeyne olan bir müçtehidin zekâsında bulunsa, Süfyân’ın içtihadı kazandığı zamana nispeten on defa daha fazla zamana muhtaçtır. Süfyân on senede içtihadı tahsil etmiş ise, şu adam yüz seneye muhtaçtır ki tahsil edebilsin. Çünkü Süfyân’ın ibtidâ-i tahsil-i fıtrîsi sinn-i temyiz zamanından başlar, yavaş yavaş istidâdı müheyyâ olur, nurlanır; her şeyden ders alır, kibrit hükmüne geçer. Ammâ onun nazîri, şu zamanda -çünkü zihni felsefede boğulmuş, aklı siyâsete dalmış, kalbi hayat-ı dünyevîyede sersem olmuş, istidâdı içtihaddan uzaklaşmış- elbette fünûn-u hâzırada tevaggulu derecesinde, istidâdı içtihad-ı şer’î kabiliyetinden uzaklaşmış ve ulûm-u arzîyede tefennünü derecesinde, içtihadın kabulünden geri kalmıştır. Onun için, ‘Ben de onun gibi zekîyim, niçin ona yetişemiyorum?’ diyemez ve demeye hakkı yoktur ve yetişemez.”

Bediüzzaman’ın konu ile ilgili yaklaşımını daha geniş bir şekilde ele almayı bir sonraki yazıya havale ederek, somut bir örnek ile bu bahsi kapatalım: Bediüzzaman’ın kaydedilmiş çok az içtihadından biri yalanla ilgilidir. Yalnız enteresan olan Bediüzzaman’ın günümüz içtihad heveslilerinden farklı olarak hükmü genişletmeye değil, daraltmaya dönük bir tutum sergilemesidir. Hutbe-i Şâmiye’deki şu beyanlara dikkat edelim: “Amma maslahat için kizb ise, zaman onu neshetmiş. Maslahat ve zaruret için bazı âlim “muvakkat” fetvâsı vermişler. Bu zamanda o fetvâ verilmez. Çünkü o kadar su-î istimâl edilmiş ki, yüz zararı içinde bir menfaati olabilir. Onun için hüküm maslahata bina edilmez. Meselâ seferde namazı kasretmenin sebebi, meşakkattir. Fakat illet olamaz. Çünkü muayyen bir haddi yok; su-î istimâle düşebilir. Belki illet, yalnız sefer olabilir. Aynen öyle de, maslahat dahi yalan söylemeye illet olamaz.”

E. Lordlar Kamarası

Geçen haftaki yazımda yer darlığı nedeniyle sadece giriş yapabildiğim bu mevzuyu bu hafta da plânladığım genişlikte ele alamayacağım. Dolayısıyla bu bölümü de önümüzdeki haftaya tehir etmek durumundayım. Yalnız şu kadarını söylemeliyim ki; bu meselenin özünden önce konuşulması gereken bir başka nokta olduğunu düşünüyorum. Geçen haftaki yazımın altına yorum yazan bazı kardeşlerim meseleyi gündeme getirdiğim için bana teşekkür etmişler. İşte ben bu noktada bir sorun olduğunu, gündeme gelmenin bu denli önemsenmesinin yozlaştırıcı bir boyut içerdiğini göremediğimizi düşünüyorum. Zaten Lordlar Kamarası toplantısında da aynı bakış açısının ürünü bir tezâhür var. Gündeme gelmek kötüdür falan demiyorum; gündeme gelmeyi çok önemseyen bir eğilim seziyorum konuşmalarda, yazılanlarda. Kardeşlerim kusura bakmasınlar ama gündemde oluşun göze sokulurcasına tekrar edilmesi sâir mü’minleri rencide eder diye düşünülemez mi mesela? Bu son cümlem tehlikeli bir cümle, biliyorum. Birileri bu cümleyi yanlış okuyacak ve “Bir müslümanın hele böyle bir konferans vesilesi ile gündeme gelmesi diğer mü’minleri niye rencide etsin ki? Bundan memnun olmalılar! Olmuyorlarsa hasedlerinden olmuyorlardır!” tepkisini verecekler. Ben, Hocaefendi’nin ve hareketinin gündeme gelmesinin değil, küresel ölçekte hareketin konuşuluyor olmasının bu ölçüde bıktıracak kadar reklâmının yapılmasının rahatsız edici bir boyut taşıyabileceğini söylüyorum. “Bakın esas icraatı biz yapıyoruz; dünya bizi konuşuyor” gibi algılanacaksa bu propaganda, en azından bazı mü’minler böyle değerlendirecekse biraz daha teenni ile hareket edilemez mi diye soruyorum mesela? Bu tavırların hareketi sâir müslümanlardan izole edebileceğini, ‘biz farklıyız’ kavrayışının uhuvveti zedeleyebileceğini düşünüyorum.

Konferans vesilesi ile gündeme gelişin de böyle bir boyutu var. Dünyanın gündemine oturmak, İngilizlerin bile konuştuğu bir cemaat olmak üzerinden bir pozisyon belirliyor kimileri. Bu, bu kadar önemsenince meselenin özünü tartışmak imkânsız hâle geliyor. Şimdi ben ilgili konferansta gündeme gelen bazı meselelerle ilgili çekincelerimi ifade edeceğim ama Hocaefendi cemaatinden bazı kardeşlerimin olaya çok hissî yaklaşıyor olmaları hasebiyle muhtemelen bir takım ithamlara konu olacağım. Hâdisenin güzel taraflarını da dile getirecek olmam kesmeyecek onları. İnternetin kamuflaj imkânlarından da yararlanan başka bazıları ise hakarete yeltenecekler.* Ben elbette genelleme yapmıyorum. Bu konferansın içeriğini de, başka meseleleri de oturup mâkul bir şekilde konuşabileceğimiz nice insan da var içlerinde.

Dikkat ederseniz konferansın özüne dâir söyleyeceklerime sıra gelmedi hâlâ. Şu kadarını ifade edeyim ki, bu organizasyonun olumlu etkileri de olabilir. Bunlar üzerinde de durulmalıdır. Fakat şunu da gözden kaçırmayalım: İslâm’a bakışı tescillenmiş bir dünyanın, müslüman bir yapıyı hangi koşullarda gündeme alabileceği ve görmek istediği şekle bürünmemiş din telakkilerini neden yok saymaya devam ettiği soruları da bir hayli önem taşımaktadır.

* İnternet ortamında cemaatten olmayan birileri de cemaatin ferdiymiş gibi yorum yazabilir elbette. Dolayısıyla sanal ortam provokasyona fazlasıyla açık bir alan. Yani Fethullah Gülen Hocaefendi’ye bağlı gibi görünüp onun tasvip etmeyeceği şeyleri kasıtlı olarak yazmak da mümkün. Tamam, bu ihtimal var ama bu durum bazı samimi kardeşlerin mutaassıb ve haşin yaklaşımlarının varlığını göz ardı etmemizi de gerektirmiyor. Onların bu hareket tarzları mûtedil insanları da sıkıntıya sokuyor. 05.11.2007 tarihli yazısında Ahmet Hakan’a hayli malzeme vermiş birileri: “Fethullah Hoca cemaatinin üst düzeyi ne kadar nazik, ne kadar ince ve ne kadar tahammüllü ise, internette örgütlenme şampiyonu olan cemaatin alt düzeyi o kadar üslupsuz ve tahammülsüzmüş…”

NOT: Bir sonraki yazıda inşaallah Sayın Ahmet Kurucan’ın tedricîlik bağlamında zikrettiği hususları ve özellikle Sakif heyetinin İslâm’a girme hususunda Efendimiz’e (s.a.v) şart olarak sunduğu bazı durumlara Efendimiz’in (s.a.v) verdiği cevabı farklı rivâyet varyantlarını dikkate alarak ele almayı da düşünüyorum.