Mustafa Erdoğan, Ahmet Kurucan, Lordlar Kamarası ve İki Yaklaşım – 1

MURAT TÜRKER                                                              31.10.2007

Postmodern çağın müslümanlarının zihinlerindeki teşevvüşün en önemli âmillerinden biri ‘Kur’an İslâm’ı’ vurgusu ve bunun paralelinde ihdas edilen nevzuhur söylemlerdir. Nevzuhur diyorum çünkü geleneğimizin hiçbir döneminde dinî telakkiyi Kur’an’la sınırlandıran yaklaşımlar bu denli popüler olmamıştır. Birkaç yazıdır üzerinde durmaya çalıştığımız zihnî dönüşümün hangi zemin üzerinde boy verdiğini görmek isteyenler, nazarlarını bu noktaya tevcih etmeliler.

Modern zamanlar, din tasavvurunda bir kırılmanın tezâhürü olarak karşımızda duruyor. Eslâf-ı izâm hazerâtı, Sünnet’i ve icmâ-i ümmeti işlevsizleştiren bir din telakkisinden berî idiler. Hem onlar içtihad müessesesini külliyen rafa da kaldırmamışlardı. Çendan hicrî dördüncü asra kadarki dönemi ‘müçtehid imamlar’, sonrasını ‘müntesip müçtehid imamlar’ dönemi şeklinde tasnif eden bir yaklaşımın varlığı da bir realitedir. Ancak asla hicrî dördüncü asır sonrası dönem, fıkhın durağanlaşıp donuklaştığı bir dönem olarak değerlendirilemez. Müntesip müçtehid imamlar, mevcut hükümlerin illetlerini tesbit etme, ahkâmı sistematize ederek ilgili alanlarda derinleşme gibi son derece dinamik bir sürece vücut verdiler. Kerhî ve Tahavî gibi imamların çalışmaları, sahih birikimi muhafaza eden, hayata müdâhil dinamik ve aktif bir fıkıh anlayışının söz konusu dönemde tahkim edildiğinin en bâriz karineleri olarak karşımızda duruyor.

İçtihad yapmanın yegâne amacının, ilgili mevzuda murâd-ı İlâhî’nin ne olduğunu tesbit etmek olduğu bir vasatta ‘içtihad kapısı’nın açık olduğu izahtan vârestedir. İşbu dönemlerde içtihad, ‘kitabına uydurmanın’ aracı olarak istimal edilmiyordu. Müslüman entelektüellerin gündemini ‘maslahat’ gibi ‘netâmeli’ olgular belirlemeye başladığından bu tarafa ise içtihad, dini merkeze alarak hayatı değiştirmenin değil, hayatı merkeze alarak dini dönüştürmenin vesilesi olarak kullanılıyor.

İçtihad müessesesini, dini çağa uyarlamanın aracı olarak gören zihniyet ile İslâm telakkisini Kur’an ile sınırlandıran yaklaşım, düşünce hayatımızın belini büken ve sahih din anlayışını aşındıran bir etki yapıyor.

Ne yazık ki, bu vetireye vücut verenler sadece ‘modern’ düşünürler değiller. Referansları itibariyle ayakları daha sağlam yere basması gereken bir takım insanlar da bu akımın rüzgârına fazlasıyla kapılmış durumdalar.

Efendimiz’in (s.a.v), Kur’an’ı teyidin yanında tahsis, takyid ettiği durumların varlığı müsellem iken, din telakkimize sadece Kur’an’ın yön vereceğini ve yeterli olacağını vurgulayan bir anlayışın mümessilleri ne tür bir din tasavvuruna zemin hazırladıklarının farkındalar mı acaba? Bırakınız Efendimiz’in (s.a.v) Kur’an’ın hükmünü tahsis, takyid ettiği ve Kur’an dışında hüküm koyduğu durumları, Efendimiz’in (s.a.v) herhangi bir beyanının rivâyet edilmediği bazı durumlarda ashabın icmâ ettiği bile vâkidir. (Hayızlı kadının oruç tutamayacağı ve müteakiben orucunu kaza edeceği mevzuu) Ve sonraki dönemde sahih çizginin temsilcileri hep bu hükmün mucibince amel etmişlerdir. Çünkü ilk dönemin o kutlu insanları, “Efendimiz (s.a.v) hayatta olsaydı bu meseleye nasıl yaklaşırdı?” sorusunun cevabını en sağlıklı biçimde verebilecek basiret, feraset ve hakikat duygusuna mâlik idiler. Onların ittifak ettiği alanları, zincirin sonraki halkaları da bağlayıcı kabul etmiş, dolayısıyla Ehl-i Sünnet’in din telakkisine Kur’an ve Sünnet-i Seniyye ile beraber sahabe icmâsı da yön vermiştir.

Esasen bu yazının amacı, mücadele etmemiz gerektiğini düşündüğüm iki algının –Kur’an İslâm’ı yaklaşımı ve fıkhın değişebilirliği argümanı- ifşâ edilmesi idi. Fakat burada istidrâdî olarak ifade edilmesi gereken bir nokta daha var. Bu iki algı zihinlerimize belli ambalajların eşliğinde misafir ediliyor. Gayet mâsum gibi değerlendirilebilecek bir çıkış noktası nazara verilerek, bizden sorgusuz bir benimseme talep ediliyor.

Kur’an’ı merkeze aldığını söyleyen bir yaklaşım ilk elden muhtemel itirazları önleyecek bir mâhiyet arzediyor. Fakat sunulan düşüncenin peçesi sıyrıldığında, selefin din telakkisini tümüyle rafa kaldıran, Efendimiz (s.a.v) ve güzîde ashabının etkinliğini yok eden, birilerinin dilediği te’villerle başkalaştırabileceği bir din tasavvurunun terviç edildiği hemen göze çarpıyor.

Fıkhın değişebilirliği vurgusu ise İslâm düşüncesini donuklukla itham eden yaklaşımları bertaraf ediyor görüntüsü verdiğinden dolayı bir hayli masum hatta isabetli gibi gözüküyor gözlerimize. Fakat fıkhı tümüyle beşerî olarak yaftalayan ve maslahata binâen yüzyıllardır kabul gören dinî miras üzerinde oynamalar yapmayı normalleştiren bir süreci tetikleyen bu eğilimin, son derece problemli bir noktaya uzanacağını görebilmek, hâdiseyi derinlemesine tahlil etmekle mümkün olabiliyor.

Bediüzzaman, içtihad kapısının açık olduğunu fakat girmeye mâni teşkil eden bir takım hususlar bulunduğunu nazara verirken, günümüz müslümanın probleminin içtihad yapamamak olmadığını ifade ediyordu. Zaten bağlıları onu ‘müçtehid’ değil ‘müceddid’ olarak değerlendirirler. Kaldı ki, ortada içtihad yapamamak gibi bir problem de yoktu. Dördüncü asrı müteakip dev fıkhî miras üzerinde derinlemesine tetebbuata girişen, fıkhı sistematize eden müntesip müçtehid imamlar, müçtehid imamların geliştirdiği usule sâdık kalarak bu birikimin zenginleşmesinde bir hayli etkin oldular. Mezkûr dönem, donukluk ve statiklik ithamlarını havada bırakacak raddede canlı ve dinamik geçmiştir. Fakat onlar kâh mevcut fıkhın illetlerini saptama noktasında, kâh yeni içtihadları hayata geçirirken murâd-ı İlâhî’nin ne olduğunu tesbit dışında bir hedef ittihaz etmeme hususunda, günümüz zevâtından ayrılıyorlardı. Yaklaşımlarına şimdilerde olduğu gibi ‘maslahat’ gibi ‘tahrif edici’ olgular yön vermiyordu.

İslâm’ı liberal doktrinle te’lif gayretleri ile dikkati çeken Prof. Mustafa Erdoğan’ın ve Risale-i Nur dairesinde imal-i fikr eden Ahmet Kurucan’ın da bu bahse katıldıkları dikkatlerden kaçmıyor. Bir sonraki yazıda ele almayı düşündüğümüz mezkûr isimlerin bu minvaldeki değerlendirmeleri, hâdiseyi biraz daha derinlemesine tetkik için veri teşkil ediyor ve bu konu, üzerinde gerçekten durulması gereken bir bahis olarak önümüzde duruyor.

BİR NOT:

Fethullah Gülen Hocaefendi’nin öncülük ettiği hareketin ele alındığı, Lordlar Kamarası’nda cereyan eden konferanslarda dikkati çeken değerlendirmeler ve analizler yapıldı. Öncelikle müslüman bir âlimin ve teşekkülüne vesile olduğu yapının uluslar arası kamuoyuna mâl olması, mü’minler adına bir kazanım olarak görülebilir. Ancak konferansın tertibi ve Fethullah Gülen Hocaefendi’nin dünya görüşünün lânse ediliş şekli ile ilgili üzerinde durulması gereken hususlar olduğu kanaatindeyim. Ayrıntıları bir sonraki yazıya havale etmekle beraber, sunulan tebliğlerden birinin özetini kaydetmekle iktifa edeceğim:

“Türk siyasetinin on yıllarca belirleyici özelliği olan sekülerlerle İslâmî gruplar arasındaki münakaşa 90’lı yılların sonunda İslâmî grupların politik söyleminin sekülarizmi kucaklamasıyla bitti. Kamusal alanda devletin yalnızca seküler dünya görüşlerinin ifadesini desteklemesi ve resmen din ve dini sembolleri bu alandan dışlaması anlamında devlet eliti Fransız usulü katı bir sekülarizmi savundu. Öte yandan İslâmcı muhafazakârlar, devletin kamusal alanda dinin görünürlüğüne izin verdiği Amerikan modeli pasif sekülarizmi desteklediler. Kısacası son 10 yılı aşkın sürede Türkiye’nin yaşadığı, sekülarizm ve İslâmcılık arasında bir mücadeleden çok, iki tarz sekülarizm arasındaki mücadeleydi. Son zamanlarda Gülen hareketi uluslararası bir aktör oldu ve pasif sekülarizmi savundu. Aynı şekilde İslâmcı Milli Görüş Hareketi’nden gelmesine rağmen AK Parti de şimdi ateşli bir AB üyeliği savunucusu, pasif sekülarizm ve demokratik rejim destekçisi. Bu çalışma bu iki önemli sosyal ve politik aktörün belli yapısal koşullarla ve birbirleriyle etkileşimleri sonucu yaşadıkları dönüşümü inceleyecektir.”

Doç. Ahmet Kuru (Washington Üniversitesi)