Mustafa Akyol’dan Din Öğrenmek

MURAT TÜRKER                                                              06.04.2010

İslâm’ın hiçbir beşerî fikir hâsılası ile aynı düzleme indirgenemeyecek aşkın değerlerini, liberal terminolojiye hapseden söylemin yol açtığı en büyük tahribat nedir acaba?

Bu soruya verilecek birden fazla cevap var belki ama ben, mâhut ve meş’um vetirenin en müessir yanının, müslümanların zihnî koordinatlarında meydana getirdiği dönüşüm olduğunu düşünüyorum.

Evet, bu mesele üzerinde ne kadar durulsa yeri var: Hayatı müslümanca okuma hasletine ilişilmiş bir kuşaktan söz ediyoruz.

Şimdi genel tabloya bir nazar ediniz: İnsanlığı fıtrat-ı asliyesine çağırma yükümlülüğü ile muvazzaf müslüman zihinler, beşeriyete kan, gözyaşı ve utanç armağan eden ‘yıkılası’ bir uygarlığın, ‘evrensel değerler’ etiketiyle pazarladığı kıymet hükümleri karşısında teslim-i silah etmiş görünüyor.

Hayır, yuvarlak laflar etmiyorum; her geçen gün işbu durumu somutlayan bir başka görüntüye muhatap oluyoruz.

Alın size taze iki örnek: “Eşcinsellik hastalık mı?” muhabbeti ve “Mardin fetva ilga komitesi” mevzuu…

Eşcinselliğin bir sapkınlık, bir fıtrattan kopuş olduğunu, nesilleri ifsâd edecek bu tür bir çarpıklıkla mücadele edilmesi gerektiğini dile getirip, bu alanda da temel vazifesini icrâ edecek, yani beşeriyeti Yüce Rabbimizin bahşettiği aslî fıtratın gereklerini yapmaya çağıracak müslüman bilince ne oldu?

Öyle birilerinin dudak kıvırdığı içtihadla, kıyasla falan tesbit edilmiş değil; bizzat Kur’an’ın sakındırdığı, Efendimiz’in (s.a.v) diliyle lânetlenmiş bir sapma karşımızda duran…

Dinin bu kadar açık ve net hükmünün vârid olduğu bir mesele hakkında bile konuşamıyor bugünün müslümanı, muhafazakâr entelektüeli…

Neden konuşamıyor?

Çünkü neo-liberal dayatmayla yaka-paça olmayı gözü kesmiyor…

Tabiatı her geçen gün biraz daha yaşanmaz hâle getiren teknolojik devrimleri ve insanlığa nice acılar armağan eden terakki modelleri gözünü kamaştırdığı için, bu yıkılası uygarlığa karşı sesini yükseltemiyor.

“Eşcinsellik bir hastalıktır” söylemindeki zımnî meşrulaştırma bile onu kesmiyor.

Batılı argümantasyona mahkûm bilinci, bu kadarının seslendirilmesine bile râzı olmuyor.

Bu bile söylenmesin; “herkes tercihlerinde özgürdür” söylemi terviç edilsin istiyor.

Doğru-yanlış ayrımına dönük kriterlerini nice zamandır yâd eller şekillendirdiği için, eşyâ ve hâdiselere, gözüne takılan gözlükle nazar ediyor.

İflah olmaz şaşılığı da buradan ileri geliyor.

“Bu çağda da insanların bireysel tercihlerine karışılmaz ki canım!” bayağılığına mâruz olduğunu fark edemiyor.

*

Peki, işbu liberal İslâm temâyülüne karşı ne yapmak gerekiyor?

Evvelâ İslâm’ın, beşer kârihasından çıkmış hiçbir düşünsel-ideolojik yordama eklemlenme, o yordamı meşrulaştırma gibi bir zorunluluğu olmadığını idrâk etmek gerekiyor.

İkincisi, Hak Din’i, popüler söylem ve değer yargılarının etkisi altında kalmadan aslî hüviyetiyle öğrenmeye gayret etmek icab ediyor.

Üçüncüsü Ehl-i Sünnet ölçülerine daha bir titizlikle sarılmak iktiza ediyor.

Dördüncüsü ve belki de en önemlisi, liberal pozisyonu merkeze alan ve İslâm’ın kaynaklarını türlü tekellüflerle eğip bükerek kafasındaki dinî ön kabullere referans teşkil eder hâle getiren isimlerden din öğrenmeye kalkmamak lazım geliyor.

Yazının başlığında adını zikrettiğim Mustafa Akyol da bunlardan biri…

Aslında Mustafa Akyol bu mânâda bir ‘cins isim’…

Kendisi gibi düşünenleri ele alırken gündeme getirilebilecek bir prototip…

Sadece son iki yazısından yapacağımız alıntılar bile, bu tür değerlendirmelere göre İslâmî bilincine ayar veren müslümanları, ne türden zihnî savrulmaların beklediğini âşikâr kılıyor.

Mardin’deki mâlûm toplantıyı konu edinen, “Mardin fetvası ve Müslüman ulusalcılık” yazısında, “müslüman aydınların bir kısmı” olarak nitelediği bir gruba, önce ‘komploculuk’, ‘paranoyaklık’ nitelemesini yakıştırıyor, daha sonra da işbu kesimin, “İslâm teröre cevaz vermez” gibi ‘son derece mâkul’ laflara bile hemen karşı çıkmasından ve “Ne yani, müslümanlar işgale direnmesin mi?” sorusunu soruvermesinden yakınıyor.

Cevabı da kendisi veriyor ve şunları söylüyor:

“Oysa mesele ‘direnme’ değil; bunun sokak ortasında bomba patlatıp mâsum insanları öldürerek yapılıp yapılamayacağı. Dahası ‘direnme’ yerine (veya yanına) diplomasi, diyalog, uzlaşı gibi yolların aranıp aranmayacağı. (Bkz: Hudeybiye)” (31.03.2010/Star)

Komploculuk veya paranoya mıdır bilemem ama kendi adıma “İslâm teröre cevaz vermez” vurgusu, bana fevkalâde sakıncalı geliyor.

Bir kere, terörün tanımının ağızdan ağza değiştiği ve türlü istismarlara açık hâle geldiği bir süreçte, bu türden bir tesbitin kimin ekmeğine yağ sürdüğü merakından vâreste olamıyorum.

İkinci olarak, İslâm ve terör kavramlarını yan yana anarak, müslümanları terörist olarak etiketlemeye çalışan Batılı çabanın, bunda istediği ölçüde muvaffak olamasa da; işbu iddiayı reddetme adına müslümanların takındığı özür dilemeci duruş ve “Biz sizin sandığınız gibi değiliz!” tavrı dolayımında başarılı olduğunu düşünüyorum.

İşte bu nedenle de mezkûr vurgu bana ‘son derece mâkul’ gelmiyor.

“İntihar saldırısı mı, İstişhad eylemi mi?” türü tartışmalar günümüz fakihleri arasında el’an müzâkere edilen, tartışılan mevzular olmaya devam ede görsün; Akyol, hem de bir gazete yazısı kolaylığında işi çözmüş görünüyor: “Sokak ortasında bomba patlatıp mâsum insanları öldürmek!”

Orada yapılan mücadeleyi, yaşanan acıları, eylemlerin nerede, nasıl, kim tarafından yapıldığı türünden ayrıntıları, İslâm fıkhında meselenin ele alınış tarzı gibi ilmî ‘detayları’ ıskalayarak, okuyucunun zihnini kendi kurguladığı bir vahşete yönlendirmesi de bir kenara not edilmeli…

Ben en çok “Dahası ‘direnme’ yerine (veya yanına) diplomasi, diyalog, uzlaşı gibi yolların aranıp aranmayacağı.” cümlesindeki ‘olağanüstü’ ve ‘orijinal’ çözüm teklifine hayran oldum.

Aklıma hemen Hamas’a yapılan, “İsrail’le uzlaş!” çağrıları geliverdi.

Çoluk-çocuk demeden Filistinli kırımı yapan İsrail’le ‘uzlaşan’ gayr-ı meşru Abbas yönetiminin ‘barışa katkılarını’ düşündüm ve gözlerim nemlendi.

“Bkz: Hudeybiye” parantezi hakkında çok şey demeye ise gerek duymuyorum. Sadece şu kadarını söyleyeyim: Bu Hudeybiye meselesinin, vara yoğa örnek/referans olarak sunulmasından sıdkımız sıyrıldı.

Akyol, yazısının sonunda da “Niye Batı’ya bir şey izah etmek zorundasınız?” sorusunu soranlara çatıyor.

Ve onları şu şekilde ‘ilzam ediyor’ (!):

“İstanbul’da oturup böyle sormak kolay. Gidin de (Mardin konferansını organize eden Müslümanlar gibi) Londra’da yaşayın bakalım. Şehrin ortasında otobüs patlıyor, patlatan adamlar ‘Allah için yaptım’ diyor, İngiliz toplumu da haliyle ‘bu iş neyin nesidir’ diye soruyor. Müslümanların Avrupa’dan sürülmesini savunan faşist partiler güçleniyor, İsviçre’de minareler yasaklanıyor. Bu durum karşısında Batı’daki Müslümanların ‘ bu şiddet dinimize uymaz, uydurmaya çalışanlar da yanılıyor’ demesinden daha doğal ne olabilir?”

Tamam, biz, Londra’da yaşayan müslümanları anlama çağrınızı ve kendinizi onların yerine koyabilme hassasiyetinizi kabulleniyoruz Mustafa Bey…

Peki, sizin aklınıza, Çeçenistan’da, Filistin’de, Afganistan’da yaşayan müslümanlarla empati yapmak geliyor mu acaba?

Yardımcı olması açısından, Afganistan’daki uluslar arası gücün ABD’li komutanı General McCrystal’in itirafını da içeren bir iktibas yapalım:

“Afganistan’da uluslar arası gücün ABD’li komutanı General Stanley McChrystal, ülkedeki NATO ve ABD ordusuna bağlı askerlerin çok sayıda sivil Afgan’ı öldürdüğünü kabul ederek, katliamlara en üst düzey teyidi de yapmış oldu.

“McChrystal, askerî yetkililerle yaptığı görüşmede, tehdit oluşturduğu zannıyla çok sayıda sivilin askerler tarafından öldürüldüğünü söyledi.

“New York Times gazetesi de 9 ayı aşkın süredir uluslar arası gücün başında bulunan McChrystal’in, sivil ölümlerinin önüne geçemeyen bir kişi olduğunu söyledi.

“McChrystal, amacının askerleri eleştirmek olmadığını vurgularken, kontrol noktalarında ya da devriyeler sırasında militan oldukları şüphesiyle öldürülen Afganların büyük bölümünün masum siviller olduğunun anlaşıldığını söyledi.

“Geçtiğimiz yılda Alman askerlerinin büyük sivil Afgan katliamını gerçekleştirdikleri Kunduz’da da benzeri itiraflar dile getirilmişti.”

Yazıyı daha fazla uzatmanın âlemi yok ama Akyol’un “Bir ‘zihin durdurucu’ olarak ‘Ilımlı İslâm’” başlıklı yazısından orijinal fıkhî yaklaşımlar (!) içeren şu bölümden de mahrum kalmayın:

“Bu yenilenme ihtiyacını reddedebilir miyiz? Bugün İslâm dünyasında dev sorunlar yok mu? Bunların bir kısmı sömürgecilikten ve dikta rejimlerinden, ama diğer kısmı da zamanla dinin içine girmiş geleneklerden yahut Ortaçağ şartlarına göre yapılmış dini yorumların aynen korunmasından kaynaklanmıyor mu?

“Bakın, bir örnek vereyim: Klasik Sünnî fıkhında ‘Ben Müslümanlıktan çıktım, başka dine geçtim’ diyene idam cezası verilir. Kur’an’da hiçbir dayanağı olmayan bu uygulama, aslında ilk dönemin siyasi şartlarının ürünüdür. Müslümanlıktan çıkmak, ‘savaşta düşmana katılmak’ anlamına geldiği için, olay ‘siyasi isyan’ gibi değerlendirilmiştir.

“Peki ‘din özgürlüğü’nü tanıyan modern dünyada aynı anlayış sürdürülebilir mi?

“Sürdürenler var. Dört sene önce Afganistan’da Abdurrahman adlı bir adama Hıristiyan olduğu için idam cezası verdiler. İnfazdan evvel Batı dünyası ayağa kalktı, Afgan hükümeti cezayı rafa kaldırdı, adam da apar topar İtalya’ya kaçıp canını kurtardı.

“Ne diyelim şimdi biz bu durumda? ‘Emperyalist Batı’nın ılımlı İslâm dayatmasına boyun eğmeyeceğiz’ diye dinden dönenin idamını mı savunalım? İslâm’ın ‘girmesi serbest, çıkması yasak’ bir din olduğunu mu ilan edelim?

“O zaman sormazlar mı adama, ‘Hıristiyanlar da Avrupa’da İslâm’a geçenleri öldürsün öyleyse, kabul ediyor musunuz’ diye?

“Ya da ‘Aman aman, bu mevzuları hiç açmayalım, ne gerek var ortalığı bulandırmaya’ mı diyelim? (‘Mardin Konferansı’ndan sonra buna çıkan şeyler söylendi.)”