Müsbet Hareket veya İnsan Merkezlilik

MURAT TÜRKER                                                              25.04.2007

Risale-i Nur’da yer alan ‘müsbet hareket’e dair atıfları, izzet-i İslâm’ı muhafazaya mâni ef’ale meşruiyet üretmeye yeltenecek tarzda okumak, doğru bir seçenek olarak gözükmüyor.

Bu zaviyeden, herkese şirin gözükme çabası müsbet hareket anlamına gelmediği gibi, hakkın güce feda edildiği bir vasatta sorun çıkarmak da (!), müsbet hareketin zıddı bir duruşa karşılık gelmiyor.

Müsbet hareket bir yönüyle, nümâyişe yeltenmemek, tahrike açık zeminlerde boy göstermemek, asayişi muhil eylemlere prim vermemek demektir. Bu tür provokasyona açık fiillerin, toplumsal huzuru ne oranda baltaladığı ve insan unsuruna ne ölçüde zarar verdiği düşünülecek olursa, müsbet hareketin aslında, olaylara insan merkezli yaklaşmak demek olduğu da tebârüz edecektir.

Bu elbette bir hüküm değil yorum cümlesidir ama bu satırların yazarı, müsbet hareket vurgusunu en çok ‘insan merkezli tarz-ı telakki’ olarak okuma eğilimindedir.

Yine bu satırların yazarı, müsbet hareket olgusundan yola çıkarak sivil itaatsizliği bile zemmeden, hakikati belli angajmanlardan dolayı dile getirmekten imtina eden yaklaşımlara iltifat edilmemesi gerektiğine inanmaktadır.

Onun düşünce dünyasında, müsbet hareketin, hâkim söyleme ne pahasına olursa olsun entegre olma gibi bir karşılığı bulunmamaktadır.

İşbu nedenle, bu satırların yazarı, projeci hareketlerin, doğası gereği müsbet hareket olgusunun sınırlarını zorlayacağı kanaatindedir.

Projesini bir şekilde hayata geçirmek isteyen bu türden eğilimlerin insan merkezli değil, dâvâ merkezli bir kurguyu benimsedikleri dikkate değer bir keyfiyet arzetmektedir.

Bakış açısının odağına bu tür bir dâvâ anlayışını yerleştiren yaklaşımların, ‘amaç uğruna feda edilebilecekler’ listesinin hayli kabarık olduğu göze çarpmakta; listenin baş tarafında insan faktörüne yer verilmesi ise vicdan ehlini teessüre sevk etmektedir.

Çünkü “zâlimâne siyasetin zâlimâne bir düsturu, ferdi cemaate feda etmektir” ölçüsü, hem de bu ölçünün mimarını referans aldığını söyleyen kimilerince berhava edilmektedir.

Oysa müsbet hareket anlayışını tahkim eden Bediüzzaman’ın bu tür bir projeci eğilime tevessül etmediği göz önünde bir hakikattir. Tutumundaki insan merkezlilik, muhterem müellifin en mümeyyiz vasıflarındandır.

Hayatını ve eserlerini gözlem altına alanlar, projesini muhatapları üzerinden, hem de belli kamuflajların yedeğinde hayata geçirmeye teşne bir yaklaşıma rastlayamayacaklardır.

Mesela yolu bir dönem onunla kesişmiş muhatapları bile hiçbir zaman ‘kullanıldıkları’ zehâbına kapılmamışlardır. Çünkü o, arı duru ve alabildiğine şeffaf bir hayat yaşamıştır.

Lâhikaları üzerinde dikkatli bir tetebbuat yapıldığında, rahatlıkla insan merkezli bir dâvâ düşüncesinin izleri sürülebilmektedir. Eserleri, adaleti merkeze alan bir düşüncenin ürünü olduğunu açık eden misallerle doludur. Ve en önemlisi onun adalet anlayışı, ‘ama’lı cümlelerle aşındırılarak başkalaştırılmış ve tanınmaz hâle getirilmiş bir telakkiden de fersah fersah uzaktır.

Misyonu adına risk ifade eden vak’alarda bile, bu mevzudaki geleneksel yaklaşımından taviz vermemiştir. Mesela bünye içine maksatlı ve art niyetli olarak dâhil olması muhtemel eşhas için dahi, ıslah merkezli bir duruşu salık verdiği şu satırlar oldukça mânidardır:

“Kardeşlerim! Sizin zekâvetiniz ve tedbiriniz, benim tesanüdünüz hakkındaki nasihatime ihtiyaç bırakmıyor. Fakat bu âhirde hissettim ki; Risale-i Nur şakirdlerinin tesanüdlerine zarar vermek için birbirinin hakkında sû-i zan verdiriyorlar; tâ birbirini ittiham etsin. Belki ‘filan talebe bize casusluk ediyor’ der, tâ bir inşikak düşsün. Dikkat ediniz, gözünüzle görseniz bile perdeyi yırtmayınız. Fenalığa karşı iyilikle mukabele ediniz. Fakat çok ihtiyat ediniz, sır vermeyiniz. Zaten sırrımız yok; fakat vehhamlar çoktur. Eğer tahakkuk etse, bir talebe onlara hafiyelik ediyor, ıslâhına çalışınız, perdeyi yırtmayınız.” (Emirdağ Lâhikası-I sf. 77)

Ben bu pasajda en çok, ‘perdeyi yırtmamak’ terkibine odaklandım.

Birincisi, bu tür can sıkıcı hâdiselerle karşılaşıldığında, müsbet hareketin, perdeyi yırtmamakla mümkün olabileceğini hissettim. Netâmeli durumlarda bile mü’mine yakışır teenniyi kuşanmayı ve her şeye rağmen insan kazanmaya mâtuf hareket etmeyi, perdeyi yırtmamanın karşılığı olarak okudum. Bunun adı müsbet hareketti ve odağında insan merkezli bir tasavvur konuşlandırılmıştı.

İkincisi, belki biraz da tekellüflü bir yorumla, ıslah yörüngeli tavrı, ‘imanla küfrü ayıran perde’yi yırtmamak olarak değerlendirdim. Öyle ya, projemize zarar verdiğini düşündüğümüz insanlara –tabiî gücümüz yetiyorsa- gösterdiğimiz ayarsız tepki, bırakınız insan kazanmayı, büsbütün kaybetmeyi sonuç vermiyor muydu?

Kaçımız mezkûr durum karşısında, Bediüzzaman gibi davranıyorduk ki? Dişimize göre bulduğumuz ve gözümüze kestirebildiğimiz ‘düşman’lar karşısında hangimiz atacağımız yanlış adımların, muhatabımızın imanı ile küfür arasındaki o ince perdeyi yırtabileceğini hesaba katıyorduk?

O, ne olursa olsun ıslâha dayalı bir tutumu telkin ediyor ve bu anlamda, muhatabın küfürle arasını ayıran perdeyi yırtmamaya özen gösteriyordu.

Müsbet hareket vurgusunda işte böyle bir denge mündemiçti. Tabiî ki hakikati yüksünmeden söyleyecektik; yanlışa yanlış diyecektik. Ama uyarı, itiraz ve müdahalelerimiz ıslah yörüngeli olacaktı. Yıkıcı olmayacaktık, asayişi ihlâl etmeyecektik.

O halde geliniz, müsbet hareketten ne anladığımızı bir kere daha gözden geçirelim.

Bediüzzaman’ı bir de bu yönüyle çağımıza taşıyalım.