‘Muktesit İhtiyar’lar Bizi Terk Etmesin!

MURAT TÜRKER                                                              05.12.2007

Geçtiğimiz on beş gün içerisinde, toplumumuzun değişik katmanları arasındaki gelir uçurumunu deşifre edecek türden haberlerin bombardımanına mâruz kaldım. Elbette bu tür bilgiler kulağıma ilk kez geliyor değildi ama hepsinin bir tevâfuka binâen aynı zaman dilimi içerisinde sökün etmesi, içinden çıkmakta zorlandığım hissî bir anafora sürükledi beni.

Bir ‘şarkıcı’nın, haftada bir kez yayınlanan üç-dört saatlik program için tam 55 000 YTL ‘jüri’ ücreti aldığına takıldı ilkin gözlerim…

Daha sonraki gün ise görüntülerini ahlâkî kaygılarla çoluk çocuğumuzdan uzak tutmaya çalıştığımız bir figürün, haftanın dört günü 1 saatliğine ‘ekranlarımıza misafir olması’nın aylık karşılığının 100 000 YTL olduğunu okudum gazetelerde…

Zihnim, bir futbol takımı çalıştırıcısının topu topu 90 dakikalık ‘kritik’ bir maçın kazanılmasının ödülü olarak yaklaşık 800 000 YTL prim aldığına; bir işadamının, kızına ‘doğum günü hediyesi’ olarak 4 milyon dolar değerinde bir ‘ada’ armağan ettiğine dair haberleri de bir kenara not edivermişti.

Bu enformasyon akışını takip eden günleri ise düşüncelerimle mücadele ederek geçirdim; ister istemez yakın çevremi de bu gözle değerlendiren dimağımın bana yaşattığı fikrî ve hissî açmazlarla boğuştum.

Bâriz bir dengesizlik vardı orta yerde ve zihnim, ‘zenginin malının züğürdün çenesini yorduğunun’ farkında olmasına rağmen vicdanımla işbirliği etmiş bir vaziyette üzerime üzerime geliyordu.

Kendi sosyal çevremin hâlihazırdaki durumu ile bu ‘çok kazanan’ kitle arasında salınım yapan tefekkür dünyam, mevcut tabloyu kabullenmekte zorlanıyordu.

Madalyonun iki yüzünü de görüyor olmak, duyarlı bir sinede kalıcı tahribatlar meydana getirebilecek kadar incitici olabiliyordu örneğin.

Çalıştığım müessesede aylık 800 YTL maaşla çalışan ‘üniversite mezunları’ vardı mesela…

Belki anneydiler; işe gelirken çocuklarını birilerine emanet etmek zorunda kalıyorlardı ve haftanın altı günü sabahtan akşama dek mesâi yapma durumundaydılar.

Şehrin trafiğinin en yoğun olduğu saatlerde, birkaç kilometrelik mesafeyi bir saatten fazla süren bir yolculukla, sıkış-tepiş bir vaziyette kat ediyor olmaları da işin cabasıydı.

Hayatla ve işlerinin yıpratıcılığıyla gün boyu didişen bu bayanlar, eve gidince yemek yapmakla, bulaşık yıkamakla, çocuklarıyla vakit geçirmekle de mükellef idiler.

Anne ve babalar -hele ki büyükşehirlerde- günün on iki-on üç saatini dışarıda geçiriyorlar; akşam olduğunda yaşadıkları stresi evlerine taşıdıklarında ise bir yarış atı misali sınav kazanmaya ve başarılı olmaya şartlandırılmış çocuklarıyla buluşuyorlardı.

Bu kadar yoğun bir tempo insanî yanlarımızı da törpülüyor ve bizi, aynı evin içinde barınan ama birbirlerinin ruh dünyalarından habersiz fertler hâline getiriyordu.

Söz konusu yorgunluk ve hızlı hayat akışına rağmen maddî anlamda kayda değer bir şey elde edemediği gibi mânevî dünyasını imardan da mahrum kalan nicelerimiz vardı.

Kapitalist döngünün temelde meydana getirdiği tahribatın belirginleşen iki boyutu vardı kısacası…

Birinci boyutuna baktığınızda, çarpık bir ‘başarı’ ve ‘mükemmellik’ tasavvurunun yedeğinde koşturan, çalışan, didinen ama ‘ne İsa’ya ne Musa’ya’ misali, maddî veya mânevî hiçbir netice elde edemeyen mekanikleşmiş bireylere takılıyordu gözleriniz…

İkinci boyuta atf-ı nazar ettiğinizde ise az çalışıp çok kazananların ve çok çalışıp az kazananların arz-ı endam ettiği dengesiz bir ekonomik tablo ile yüzleşiyordunuz.

Mezkûr ‘jüri’ üyesinin, memlekete hangi katkıyı sunduğu meçhul dört saatlik zaman diliminde kazandığı para, ağır şartlarda çalışan ve asgarî ücretle evlâd-u iyâlinin geçimini temin etmeye çalışan 120 aile reisinin aylık gelirine tekabül ediyordu örneğin…

Bir şarkıcının haftada dört saatini alan programda kazandığı aylık ücretle, neredeyse 100 tane üniversite mezunu öğretmenin maaşı ödenebiliyordu…

Evet, İslâm’ın servet düşmanlığına prim veren bir algıya geçit verdiği söylenemezdi…

Evet, kazanmayı ve zengin olmayı medheden tek kutsal kitap Kur’ân-ı Kerim idi…

Evet, İslâm Peygamberi (s.a.v), ticaretle uğraşmış ve bunu teşvik de etmişti…

Evet, din, zenginle fakir arasında köprü işlevi gören zekât müessesesi ile toplumsal bir duyarlılığın zeminini hazırladığı için, İslâm’da mal terâkümünü yadsıyan bir bakış açısına rastlayamıyordunuz…

Ama tüm bunların bir ahlâkı olması gerektiğinden de söz edemeyecek miydik?

İslâm’ın ticarete ‘evet’, ‘ticârileşmeye ‘hayır’ dediğinden de bahsedemeyecek miydik?

Meşruiyetin gerek şart olduğunu ama ahlâkî boyut ihmal edildiğinde yeter şart olmadığını haykıramayacak mıydık?

Veya…

Uzaya seyahat edenlerle, çöpten ekmek toplayanların aynı havayı soludukları bir dünyada bu türden sorgulamaları seslendirenler daha ne kadar ‘fakirlik edebiyatı’ üzerinden duygu sömürüsü yapmakla suçlanacaklar?

Mal varlığına sahip olmakla bu varlığı teşhir etmek arasındaki çizgi daha ne kadar süre görmezden gelinecek?

İçimizdeki Muaviyelerden haberdarız…

Ya Ebû Zerlerimiz nereye gitti?

Acaba Ebû Zer’sizlik mi yaşadığımız buhranın sebebi?

Yıllar önce Ebû Zer olarak yola çıkıp Muaviyeleşenleri değil, Ebû Zer olarak kalanları arıyor gözlerimiz…

Çünkü…

Hadd-i vasatı temsil etmese de, sesi soluğu her dâim gür çıkmalı Ebû Zerlerin…

Bir de…

Müslümanların az kazanıp az üretmekten dolayı bir buhran yaşıyor olduğunu iddia edenler içinde sesi mâkulmüş gibi çıkanlar, ‘önce mâneviyat; sonra maddiyat’ terkibiyle güya maddiyatı mâneviyata öncelemediklerini dile getiriyorlar ve buradan ‘müslümanın zenginleşmesi gerekli’ edebiyatı vücut buluyor. *

Ama “Yolu kapitalizme uğramayan bir ekonomik kalkınma modeli var mıdır?” sorusu havada kalıyor.

“Ekolojik dengeyi bozmayan, ‘çağdaş kölelik düzeni’ni tahkim etmeyen, insanı insana kul yapmayan, hayat algısını bütünüyle maddîleştirmeyen küllî bir mâlî atılım nasıl hayata geçirilecektir?” suâli de cevap beklemeye devam ediyor.

Bediüzzaman’ın sosyalizm-kapitalizm denkleminde neyi ‘necis’ neyi ‘ences’ olarak değerlendirdiğinden de sarf-ı nazar ediliyor. **

O halde…

Daha çok kazanmaya itiraz edilmemesini istiyorsak, ‘kazanma ahlâkı’nı işler hâle getirmeliyiz.

Bir şeyin meşru oluşunun, otomatikman etik olduğu anlamına gelmediğini kabul etmeliyiz.

Tahripkâr kapitalist vâriyetin, burada yüzümüzü güldürse de ötede başımızı öne eğdireceğini aklımızdan çıkarmamalıyız.

Meşhur ‘muktesit ihtiyar’ı zihnimizde her dâim misafir etmeliyiz.

Çünkü o hâlâ aramızda dolaşıyor!

* http://www.yenisafak.com.tr/yazarlar/?i=8037&y=MustafaOzel

** http://1111.karakalem.net/?article=1997