Muhâcire Mektup

MURAT TÜRKER                                                              06.09.2006

Yüreğine yakıtı nereden taşıyordun? Sahi fedakârlık nasıl bir şeydi? İmanı hayata hayat kılmanın yöntemini bize de söyler misin?

Bir hadisinde ne buyuruyordu Kâinatın Efendisi (s.a.v)? “Kimin hicreti Allah’a ve Resulüne yönelmek için olursa, onun hicreti Allah’a ve Resulüne olur. Kimin hicreti de dünyayı elde etmek için olursa, o dünya nimetlerini elde eder. Kimin hicreti de bir kadınla evlenmek için olursa, istediği kadını elde eder. İnsan kendisi için hicret ettiği şeyi elde eder.”

Sen de hicret ettin. Adını bile ilk kez duyduğun bir coğrafyaya… Niyetin ulvî, kalbin mutmain idi.

Peki tüm hissiyatına hâkim olabilmiş miydin? Bilmediğin, sana el olan topraklara giderken nefsine de söz geçirebildin mi? Seni, sevdiğin tüm insanlardan koparan uçağa adımını atarken bir Abdullah b. Revaha tereddüdü yaşadın mı?

Dünya gözünde tüllenmedi mi?

Gözleri yaşlı anacığını kime emanet ettin?

Belki doğup büyüdüğün toprakları bir daha göremeyebileceğin geldi aklına. Uçağın penceresinden vatanına son kez baktığını düşündün belki de.

İhtimal gözlerin dolu dolu oldu. Çocukluğunu yaşadığın sokaklar, okula başladığın ilk gün, anneciğinin fırında pişirdiği ekmeği beslenme çantana koyuşu, babanın kitaplarını kaplayışı geldi gözlerinin önüne.

Akranların gibi dünyalık hayallerin vardı. Hayat bu en deli çağında bütün câzibesiyle karşında duruyordu. İyi bir üniversiteyi bitirip dolgun bir ücretle çalışmak, çoluk çocuğa karışıp lüks arabalara binmek istiyordun herkes gibi.

Derken gurbeti mesken tuttun. Uzakları yurt edindin. Çok sevdiğin ana ve babanı bile göremez olmuştun. Seni peşi sıra oralara götüren yüce bir idealin vardı.

Aza kanâat ediyordun. Maaş alamamak senin için âdiyattandı. Alabildiğine zor şartları, ülkende çok rahatlıkla yaşayabileceğin lüks hayata tercih etmiştin.

Şimdi neler yapıyorsun?

Dili, dini, kültürü, yaşam tarzı sana çok yabancı insanlara alışabildin mi?

Sâhi talebelerin nasıllar? Mutlaka hepsi senin sıcaklığını yaşıyor ve etrafında pervane oluyordur.

Onlara ne anlatıyorsun bilmiyorum ama bence hepsine buraları, vatanını anlatmalısın. Anacığını, yemeklerini, köyünüzü, gürül gürül akan suları, yemyeşil ağaçları anlatmalısın.

Bir de yüreklerindeki sâfiyeti korumalarını tembihlemelisin. Dünyanın kirine ve pasına bulaşmamalarını, kalplerinde her dâim insana sevgiyi yaşatmalarını öğütlemelisin. Dünyanın savaşlardan ve acılardan yorulduğunu, sırtındaki günah yükünü taşımakta zorlandığını söylemelisin.

Koşsunlar dünyanın yardımına.

Bizim yapamadığımızı yapsınlar. Mutlu bir gelecek için, çocukların öldürülmediği, anaların ağıt yakmadığı bir dünya için çabalasınlar.

Benimki de iş mi yani! Sana neler yazıyorum! Sen bunları anlatmasan da onlar zaten anlayacaklar.

Senin fedakârlığın kazınacak zihinlerine.

Anneler Günü’nü, senin annesiz kutladığını görecekler. Onlar annelerine bir gül verirken, senin kaleme kâğıda sarılıp mektup yazdığına şâhit olacaklar.

Okuldan beraber çıkacaksınız. Onlar sıcacık evlerine giderken, seni kaldığın pansiyona uğurlayacaklar.

Gözbebeklerindeki umuda sarılacaklar.

Senin neden ‘uzaklar’ın adamı olduğunu anlayacaklar. Lisan-ı halleriyle; “Hocam, ne için burada olduğunun farkındayız” diyecekler.

Unutmadan şunu da söylemeliyim: Ne olur tereddüde düşme! Nefsinin iğvalarına lütfen aldırma! Sen bir muhâcirsin; ötede niyetinin samimiyetiyle mukabele göreceksin. Dünyayı bir kere alt edip oralara gittin; nefsinin seni kündeye getirmesine izin verme!

Bunları söylüyorum; çünkü imtihanın oralarda çok daha şiddetli olduğunu seziyorum.

Bu arada kandil günü anne babanı ziyaret edip ellerini öptüm.

Sana yazacağımı, söylemek istedikleri olup olmadığını sordum.

İkisinin de gözleri doldu hemencecik. Bir selam gönderdiler oralara ama ben o hissiyata tercüman olmaktan acizim; sen anlayıver ne olur.

Son bir söz: İyiden iyiye bunaldığın, hasreti derinlemesine yaşadığın, kendini yapayalnız ve garip hissettiğin anlarda bize dua eder misin?

Buna çok ihtiyacımız var.