Modernitenin Kadın Ayıbı

MURAT TÜRKER                                                              13.12.2006

Yirminci asrın ikinci yarısı, ‘kadın hakları’ merkezli hareketin, bu topraklarda da ağırlık kazanmaya başladığı bir döneme tekabül eder. Her ne kadar kadınların sosyal hayatta daha aktif bir görünürlük kazanmaları, teorik çerçevede Cumhuriyet’in kuruluşunu takip eden süreçte vuku bulmuşsa da, ‘feminen’ söylemin canlılık kazanması özellikle 70’li yıllarda gerçekleşmiştir.

Bu sürece İslâmî kesim içerisinden katkı sağlayan bir zümrenin varlığı da dikkate değerdir.

Nam-ı diğer ‘İslâmcı feministler’…

Aylık sosyalist kültür dergisi Birikim, 137. sayısında ilâhiyatçı Hidayet Şefkatli Tuksal ile bir röportaj yapmış.

“Kendinizi nasıl tanımlıyorsunuz; feminist misiniz?” sorusuna, “Kadın bakış açısına sahibim” diye cevap veriyor Hidayet Hanım. Röportajın başında, Hidayet Hanım’ın örtülü olduğu için hocalık yapamadığı da belirtiliyor.

Hidayet Hoca 1998’de tamamladığı ve daha sonra kitaplaştırılan doktora tezinde Hz. Muhammed’e (s.a.v) atfedilen rivayetlerde kadın karşıtlığı üzerine çalışmış.

Hadisler üzerindeki tetebbuatı neticesinde şu sonuçlara vardığını ifade ediyor: “İncelediğim hadis rivayetlerine göre kadın erkeğin kaburga kemiğinden yaratılıyor. Erkek düzgün ama kadın eğri. Hadislerin yorumlarına bakıldığında, ‘Onu düzeltmeye çalışmayın; zaten düzelmez. Eğer bu eğrilik onu haram işlemeye sevk ediyorsa o zaman uğraşın’ diyor âlimlerimiz. Bu anlayışı yansıtan rivayetler, bütün güvenilir hadis kitaplarında yer alıyor… Bir de bu rivayetlerin açıklamalarını yapan çok ünlü âlimler var. Onların yorumları da bu hadisler kadar etkili olmuş. Onların açıklamalarına baktığınız zaman neredeyse hiç kurtaramıyorsunuz. Çünkü şöyle diyorlar: ‘Kadın erkek için yaratılmış bir varlık’. Hadislere bakıyorsunuz; erkek için hizmetçiden, kılıçtan, attan ve kadından bahsediliyor. Yani dört tane hayatı kolaylaştırıcı öğe var; kadın bunlardan biri.”

Çalışmasında bu rivayetlerin asılsızlığını tesbit gayretini merkeze aldığını söylüyor ve ekliyor: “Bunlar asılsız çıksın diye çok dua ediyordum ama olmadı. O yüzden sorun var zaten. Bir sene yoğun bir şekilde sırf Kur’an üzerinde, onun kadına yönelik bakış açısını yakalayabilmek için çalıştım. En azından ‘bunlar Kur’an’a aykırı’ diyebileyim istedim. Neticede bunların pek çoğu Kur’an’ın genel yaklaşımı ve ruhuna çok aykırı olsalar da, Kur’an’da gerçekten ataerkil bir fonun varlığını fark ettim.”

Nihayetinde Hidayet Hanım çıkışı, Fazlurrahman’ın modernist söyleminde bulmuş: “Bu bağlamda, tam da Fazlurrahman’ın dediği gibi şunu gördüm: Kur’an-ı Kerim, o gün orada yaşayan Arapların zihinlerine hitap ediyor. Onların kelimeleriyle konuşan, belki onların kelimelerine aşkın anlamlar yükleyen ama onların pratiklerini, düşünce dünyalarını yansıtan ve İslâm’ı bu semboller üzerinden anlatan bir tavrı, üslûbu var. Dolayısıyla bu sembollerin ve bu ataerkil fonun tarihsel tarafını ihmal ettiğinizde, hedef ve amaçları gözden kaçırıp kelimelerle anlatılan her şeyi bütünüyle dinden saymanız gerekiyor. Bu durumda da sorun çıkıyor. Örneğin miras konusunda, erkeğin kavvamlığı noktasında, eşitlik konusunda, özetle bir çok konuda sorun çıkıyor. Örneğin bu araştırmaya başlamadan önce ‘eşinizi şu durumlarda dövebilirsiniz’ şeklindeki ayeti hiç düşünmek istemezdim. Bu ayet yokmuş gibi davranmak isterdim. Çünkü açıklamasını bulamıyordum. Bizim modern bilincimizle böyle bir şeyi kabul etmemiz mümkün değil ama bu ayet var.”

“Evet kafamdaki bir şeyleri doğrulamak değil, gerçekten neyin ne olduğunu bilmek istiyordum.” diyen Hoca’nın içsel bir takım sorgulamalar yaşadığını söyleyebilir; samimiyeti ile ilgili yorum yapmayız.

Mezkûr hadislerin sıhhati ile ilgili müzâkere de bu makalenin sahası dışındadır.

Ama bizzat bu sorunlu bakış açısının sorgulanması gerektiği de âşikârdır.

Kısa bir süre önce ‘İslâm’da kadın’ bahsi üzerinden, Diyanet İşleri Başkanlığı nezdinde de, ‘hadis ayıklama’ türü bir ameliyenin hayata geçirileceğine dâir duyumlar dolaşımdaydı. En yetkili ağızlar, çözümü, çağa uy(durula)mayan hadisleri yok saymakta bulmuşlardı.

Demem o ki; bu yaklaşım, bu toprakların yabancısı olduğu bir yaklaşım değildir.

E. Renan gibilerin modernist söylem üzerinden İslâm’a açtıkları savaşa, müslüman dünyadan mukabele edenler arasında, dini, modern argümanlarla örtüştürmek için refleksif ve kompleksli bir tavır alışı benimseyen sözde reformcular vardı.

Hatta merhum Prof. Erol Güngör’ün ifadesiyle, “…O kadar ki, orta ve lise çağındaki gençlere Cumhuriyet inkılâbı nasıl bir coşkunlukla anlatılırsa, ‘Reform’ hakkında verilen bilgiler de onlara ‘Keşke bizde de reform olsa’ dedirtecek ölçüde bir inanç aşılama hâlinde öğretilir.”di. (İslâm’ın Bugünkü Meseleleri – sf. 55)

Modern paradigmayı algınızın tam merkezine oturttuğunuzda ve modernitenin dayatmalarının doğruluğunu bir ön kabul olarak içselleştirdiğinizde, Kur’an’a söylemek istediğini değil de sizin duymak istediğinizi dedirtmekten başka çareniz kalmıyordu.

Mesele tamamen olaya hangi perspektiften bakıldığı ile ilgiliydi. Bugün bayraktarlığını modern tasavvurun yaptığı kaideleri bir kere baştan doğru kabul edenlerin karşısına, kaçınılmaz olarak zihnî bir açmaz çıkıyordu.

Modernitenin dayatmalarını sorgulamak dururken, o dayatmaların yönlendirmesiyle İslâmî olanı sorgulayanlar ilk düğmeyi yanlış iliklemişti; diğerlerinin doğru olması ise muhal hâle geliyordu.

Bugün Allah’ı hayat tasavvurlarından uzaklaştırıp yerine insanı ikame eden hümanistlerin insana bakışları ne denli sıhhatli idi ki; biz bu temelden hareketle İslâm’ın insana bakışını ele alacaktık.

Bir ‘kavvam’ kelimesini ele alalım örneğin. Osmanlıca – Türkçe sözlükte bu kelimenin karşılığı ‘Nezaret ve muhafaza eden kimse. İşlerin mes’uliyetini üzerine alıp iyi idare eden.’ olarak veriliyor. Nisa Suresi 34. ayetinin başında bu kavram var ve Diyanet’in meâlinde bu kısım ‘Erkekler kadınların koruyup kollayıcılarıdırlar’ olarak ifade ediliyor. Başka meâllerde kavramı ‘hâkim’(Elmalı), ‘yönetici/koruyucu’ (Suat Yıldırım) şeklinde ifade eden müfessirler de var.

Şimdi modern zihin, bir ferdin başka bir fert üzerindeki kontrolünü ve yöneticiliğini mezmum addediyor diye, yani bu ön kabule dayalı olarak bir müslüman, ayetin içeriğini sorguluyorsa niyet bazında masum olsa bile metodolojik anlamda yanlış bir çıkış noktası seçme hatasıyla maluldür.

Aynı nevzuhur söylem yarın bireyin özgürlüğü adı altında anne babanın çocuklar, gençler üzerindeki kavvamlığına da dil uzatınca biz geleneksel ailevî değerlerimizi mi yoksa bu söylemi mi reddedeceğiz?

Yine bu türedi bakış açısı kategorik anlamda her türlü ‘şiddet’i takbih ediyor diye meşrû ve mâkul bir ‘şiddet’ olan cihad tasavvurumuzu topa mı tutacağız?

Yani mesele olaylara vahiy temelinde bakanlarla, sözüm ona modern değerler temelinde yaklaşanların çatışmasıdır.

Bugün yaşadığımız dünya, modernist diskurun belirleyici olduğu bir dünyadır. Fakat bu diskurun kötülediği her olgunun kategorik olarak kötü olmadığı bilinmeli, mihengin vahiy olduğu unutulmamalıdır.

Nitekim Hidayet Hanım içine düştüğü açmazın çıkış yolunu da yine kendi ifadeleri içinde temellendiriyor. Kendisi yukarıdaki alıntının sonunda “bizim modern bilincimizle böyle bir şeyi kabul etmemiz mümkün değil ama bu ayet var” derken esasen yaraya parmak basıyor. Evet bilincimizi modernite inşâ ettiği sürece bu böyle devam edecektir.

Kaldı ki, kadının kendi ayakları üzerinde durması ve bir erkeğin kollayıcılığından bağımsız bir yaşam sürdürmesi türünden feminen hedeflerin kadını getirip bıraktığı noktada yalnızlıklar, güçsüzlükler, terk edilmişlikler vardır.

Batı, naif bir yaradılışa sahip kadının cinselliğinin istismar edilişini bizden daha önce tecrübe etmişti.

Kadının özgürlüğünü kısıtladığı bahanesiyle aile kurumunun yıpratılmasının meydana getirdiği acılara da onlar bizden önce muhatap oldular.

Batılı ‘özgür’(!) kadın günü birlik ilişkilerin terviç edilmesi neticesinde, yaşlılık dönemlerinde hayatı bir yük gibi sırtında taşımaya çok önceleri başlamıştı.

Ahmet T. Alkan, Aksiyon Dergisi’ndeki makalesinde, Alman devlet kanalı ARD’nin kadın spikerlerinden Eva Herman’ın ‘Eva Prensibi’ isimli kitabında kadınlara geleneksel rollerini yeniden üstlenerek ailelerine geri dönmeyi tavsiye ettiğini, kanaatindeki samimiyeti göstermek için de işini terk etmeye hazırlandığını aktarıyor. Bayan Herman’ın temel tezi şu imiş: “Doğurganlığıyla aileyi ayakta tutacak kadındır. Kendi doğal rollerini bırakıp erkeklerle rekabete girişen kadınlar hiçbir alanda tam başarı sağlayamıyor… Kadının bir şeyler öğrenmesi, eğitim görmesi ve evinin dışında roller üstlenmesi elbette normal; ancak belli bir ölçüyü korumak kaydıyla.” (21.08.2006-Aksiyon)

Batılı kadın, tuğyanın ve isyankâr bir duruşun trajik kurbanı olmuştur. İbret alalım!

Yani diyorum ki; fıtrat kanunlarıyla çelişenler yüz üstü kapaklanmaya mahkûmdur. Kendi hevâsını put edinip Allah’a savaş açanların sonu hüsran olacaktır.

Bize düşen vahyin diriltici mesajını değil; günden güne farkında olmadan sürüklendiğimiz vahiyden uzak tasavvurumuzu sorgulamaktır.