Modern Recm ya da ‘İlk Taşı Kim Atsın?’

MURAT TÜRKER                                                             30.04.2008

Ne yazı yazdığı gazete ile herhangi bir gönül bağım, ne de kendisiyle zerre miskal tanışıklığım var…

Genel duruşunu tasvip ettiğim de söylenemez…

Âhir ömründe yaşadıkları ise sadece yüreğimi burkuyor…

Gazete haberlerine ‘yüz kızartıcı suç’ olarak yansıyan ithamların gerçekten fâili ise elbette çok yazık…

Bir dâvâya adandığı söylenen ömrün finali böyle mi olmalıydı?

Nihâî hükmü yargı verecek olduğundan bu minvalde daha fazla konuşmanın anlamı yok…

Ben, şu birkaç günlük süreçte yaşadığımız ‘toplumsal linç’e dikkatinizi çekmek istiyorum.

Hayır, zan altındaki kişinin dünya görüşünden etkilenmiyorum değerlendirme yaparken…

Fâile değil fiile odaklanmayı öğreneli bir hayli zaman oldu…

Hayatımdaki en acı gözlemlerin perde arkasında, yapılanı yapandan bağımsız ele alma erdemini yok saymayı itiyat edinmiş çifte standartçılar var.

‘Öteki’ni küçülten bir eylemin, ‘bizimkiler’ce irtikâp ediliyor olmasını normal karşılayan ikiyüzlü mantıktan tiksiniyorum.

Mezkûr yazar suçlu mu, yoksa kirli bir komplonun kurbanı mı; bunu bilmiyoruz.

Ben işin bu boyutuyla ilgili değilim…

Bu aralar ‘modernite dini’nin, insanlığı, insanlığımızı taşıdığı noktaya çevirdim nazarımı…

İslâm’ın hadd cezalarını vahşet olarak niteleyip, çağdışı olarak etiketleyen paradigmanın onun yerine neyi ikâme ettiğine bir bakınız!

İslâm’ın recmine ilişenler, mânevî recmlerin en pespâyesini sergiliyorlar.

Bir yanda, yekdiğerinin hatasını örteni, mahşer sıcağında bir yanlışının setredilişiyle müjdeleyen İslâm ahlâkı; diğer tarafta, düşene vurma mantığı üzerine kurulu, teşhirin ve serrişte etmenin en bayağılarıyla örülü modern ‘infaz’ algısı…

İslâm’ın hadd ile temizlediğini, modern ahlâk vitrine çıkararak lekeliyor…

Günlerdir televizyonlarda, ahlâktan nasibi meşkûk tiplerin, başkasının zaafı üzerinden kurguladığı ahlâk manifestolarını seyrediyoruz.

İnsanın “İlk taşı, içinizden hiç günahı olmayan biri atsın” diye haykırası geliyor.

Bugünün modern zihni, İslâm’ın hadler yoluyla sağladığı adâleti karalayacağına, kendi tesis ettiği müeyyide sistematiğine bir baksın!

Hadd cezasına mâruz kalan bir şahıs, bu yolla ‘temizleniyordu’ ve müteâkiben toplumun hiçbir ferdi o kişiye mücrim muamelesi yapmıyordu.

Bir de idrâk ettiğimiz modern zamanları düşünelim: Bunca medya teşhirinden ve yargısız infazdan sonra hangi suçlu belini doğrultup insan içine çıkabilir?

İslâm, mücrimi topluma kazandırıyordu; bunlar toplumdan kazıyorlar…

İslâm ıslah ediyordu; bunlar itlaf ediyorlar…

Karşımızda, ‘öteki’nin sürçmesinden üstü kapalı haz duyan acımasız bir gürûh var.

‘İçimiz dışımıza bir çevrilse’ kaçacak delik arayacağız ama başkaları mevzubahis olduğunda ahlâk ve erdem âbidesi kesiliyoruz!

Velhasıl, modernite bir dindir ve bu dinin kendine mahsus ahlâkî yaptırımları vardır. İşbu yaptırımlar suçluyu ıslah etmez; bilakis henüz yargı aşamasında, kişiyi mânevî baskı ve linçle cezaların en ağırına çarptırır.

Yöntemi, suçu örtmek değil, teşhir etmek üzerine kuruludur.

Ve bu din, başkalarının elemlerinden mutluluk üreten duyarsız/acımasız tasavvurlar inşâ eder.

Peki, İslâm’ın suçluya bakışı ne mi idi?

İşte size bir örnek:

Kaynaklarda nakledilir: İçki içen bir sahabiye tâzir cezası uygulanırken, orada bulunanlardan bazıları ekstradan sözkonusu şahsa tân’u teşnide bulunur, kötü sözler söylerler. Bunu duyan Efendimiz (s.a.v), derhal olaya müdahale eder ve şöyle buyurur: “Kardeşinize karşı şeytana yardımcı olmayın. O, Allah ve Resulünü çok sever.”

Bu hâdise, cezalandırma gibi hissiyatın ön plâna çıktığı hengâmda bile, suçu aşan bir tecziyeye prim verilmediğinin en çarpıcı örneklerindendir.

Fazla söze hâcet yok; ben de İsmet Özel’in dediği gibi derim:

“Modernite benden çaldıklarını geri versin; ben ondan aldıklarımı iâde etmeye hazırım.”