Modern Bir İllüzyonun Perde Arkası

MURAT TÜRKER                                                              04.06.2008

Üzerinde yaşadığımız yorgun gezegenin encâmı hakkında bilimsel tesbitlere yer veren bir internet sitesinde, Leeds Üniversitesi öğretim üyesi Profesör Chris Thomas’ın, Nature isimli dergide yayımlanan makalesine atfen şu gerçekler dile getiriliyor:

“Küresel ısınma, 2050’ye kadar bitki ve hayvan türlerinin dörtte birini ya da 1 milyondan fazlasını yok edecek.

“Yerkürede 1992 verilerine göre 12,5 milyon tür yaşamaktadır. Bu türlerin insan marifetiyle yok olma hızları doğal yok olma hızlarının 100 ila 1000 katı olarak tahmin edilmektedir; bu eğilim devam ederse 50 ilâ 100 yıl içerisinde mevcut türlerin %10-50’sinin yok olacağı hesaplanmaktadır. Bugün doğadaki kuş türlerinin yaklaşık %15’i –ki bu 1000 türe karşılık geliyor– tükenme tehdidi ile karşı karşıya bulunmaktadır. Doğadaki besin zincirinin bir kez kırılması inanılmaz sonuçlara yol açacağından canlı türlerinin bazılarının ortadan kalkması, diğer canlı türlerini de doğrudan etkileyecektir.

“Dünya besin üretimi giderek sınırlı sayıda bitki türü ve çeşidine bağımlı hale gelmektedir. Balık stoklarının %47’si tamamen tüketilmiştir; %18’i aşırı tüketildiği için yok olmaktadır; %10’u ise aşırı tüketildiği için verimliliğini yitirmiştir.

“2025 yılı itibariyle dünya nüfusunun neredeyse yarısının su kıtlığıyla karşı karşıya kalacağı tahmin edilmektedir.”

Sekülerleşme, modernleşme ve birey vurgusu üzerinden hayat tasavvuru inşâ eden Batı tipi kalkınmanın insanlığa çıkardığı faturanın ne olduğunu merak edenler, işbu verilere bir göz atsınlar.

Hümanizm algısını merkeze alarak insanı ilahlaştıran, bilimsel tecessüsünü yaratıcısına kafa tutacak bir küstahlık kertesine vardıran bu nevzuhur telakki, uzun bir zamandır insanlığa utanç armağan ediyor.

Gözlerimiz nicedir, mazlumların kanlarının oluk oluk akışına, güçlünün başka herhangi bir erdem taşımasına gerek kalmaksızın haklı sayılışına ve sinesinde bir kalp taşıyan herkesi eleme gark eden trajedilere tanık oluyor.

Bu meş’um süreç, insanı azmanlaştıran ve sâir mahlûkatı hoyratça istismar etmenin öznesi hâline getiren ‘kalkınma’ projelerinin hayata geçirildiği günden beri işlemeye devam ediyor.

Teessüfle ifade edilecek nokta ise bu türedi algının, hâkim küfür cereyanlarıyla hesaplaşabilecek yegâne din ve sistem olan İslâm’ın müntesipleri nezdinde bile pek sorgulanmıyor oluşudur.

Hayat tasavvurumuz ve eşyâya bakışımızdaki dejenerasyonun farkına varmayanlar, göçmen kuşların yaşamlarına bile titizlenip vakıf oluşturan ecdâdımızla, daha konforlu bir yaşam uğruna canlı hayatına kasteden torunlarını bir karşılaştırsınlar.

Teknolojik atılımın göründüğü kadar mâsum olduğundan kuşku duymayanlar, onun, doğayı tahrip etmeyen, hayatı duygusuzca mekanikleştirmeyen, insanı küstahlaştırmayan ve sunduğu imkânlara paralel kendi paradigmasını dayatmayan bir versiyonu olup olmadığını gündemlerine alsınlar.

Ve Osmanlı’nın ihtişamlı zamanlarında, devrin müdakkik ulemâsının belli yeniliklere –mesela- matbaaya yönelik itirazlarını masaya yatırsınlar.

İlk farkına varacakları şey, mezkûr muhalefetin kesinlikle ilkel ve tutucu yaklaşımlardan beslenmediği olacaktır.

Kalp ve kafa izdivâcını tesis etmiş bu âlimler, her teknolojik transferin aynı zamanda bir hayat algısının taşıyıcılığını yaptığının da son derece farkındaydılar.

***

Tekniğin sektörel bir hüviyet kazanması demek olan teknoloji, insânî hasletlerimizin rağmına palazlanıyor.

Modern çağın insanı, atalarından daha bencil ve çevresine karşı daha duyarsızdır.

Ne yazık ki, maddî hayata dinamizm kazandıran birçok gelişme, bünyenin mânevî dokusunu tahrip ederek yaşamımıza dâhil oluyor.

Şunu görelim artık: Teknolojinin esâmisinin okunmadığı zamanlarda, yeryüzünde, doğaya san’at-ı İlâhî nazarıyla bakan ve tüm mahlûkatla barışık yaşayan birileri dolaşıyordu.

Onlar, varlıkların kendilerine musahhar kılındığını biliyor, eşyâya tahakküm değil tefekkür merkezli yaklaşıyorlardı.

Hayatı daha durağan, daha dingin ve daha duru yaşıyorlar; hadlerini tecâvüze yeltenmiyorlardı.

Arzı, kendilerinden sonraki kuşaklara daha yaşanılır bir vaziyette tevdî edilecek bir Rab emaneti olarak görüyorlardı.

Yekdiğerine zarar verecek bir maddî avantajı kullanmayı sanırım çoğu akıllarından bile geçirmemişti.

Şimdilerde ise devran tersine dönmüşe benziyor.

Artık büyük metropollerde yaşıyoruz ve birileri Allah’ı hatırlatan bir âyet olan tabiatla aramıza ‘plaza’lar dikmiş bulunuyor.

Evimizden çıktığımızda, dinî hassasiyetlerle ne ölçüde bağdaştığı meçhul bir sıkışıklığa sahip toplu taşım vasıtalarına doluşuyoruz.

Gün boyu, hayatımızı kolaylaştırdığından şüphe etmediğimiz teknolojinin türevlerinin berbat ettiği havayı soluyor, kirlettiği sudan içiyoruz.

Allah’ın emâneti olan vücudumuza zarar verdiği günden güne daha âşikâr hâle gelen cep telefonlarımızdan sevdiklerimize mesaj çekebiliyor oluşumuzun hayret ve hayranlığı, bu meretin aslında çevremizle aramıza soğuk duvarlar ördüğü gerçeğini kolaylıkla ıskalamamıza neden oluyor.

Artık evlerde gönülleri buluşturan sohbetler yapılmıyor; aile mefhumu günden güne kan kaybediyor.

Çocuklarımız çayır ve çimenden nasipsiz büyüyorlar; varlık âlemiyle ünsiyeti olmayan evlatlar yetiştiriyoruz.

Kaybettiğimiz az şey midir?!

***

Zâhiren bazı imkânlar var işimizi kolaylaştıran. Ama sadece bu imkânları görüp teknolojiyi yücelten bakış açısı, sorulması gerekli öncelikli soruyu sormaya yanaşmıyor.

Mesela “Neden biz, insanı boğan metropol kentlerde yaşamaya mahkûm edildik?” sorusu sorulmuyor.

Bunu sormayı akıl edemeyenler, toplu taşım araçlarını bir teknolojik nimet olarak değerlendiriyorlar.

Veya kadim zamanlardaki ‘tıp tekniği’nin, ‘tıbbî teknoloji’ye evrilmiş olmasındaki kapitalist bağlamı fark etmeyenler, “Tıp ilerledi!” avuntuları eşliğinde yozlaşmaya rahmet okuyorlar.

Tıp tekniğinden yararlananlar, Allah’ın yarattığı devâyı tesbit edip bunu insanın hayrına istimal ediyordu…

Kapitalist dünya görüşünden beslenen tıbbî teknoloji ise, insan hayatını daha çok kazanmanın nesnesi hâline getirmiş bulunuyor.

İşbu gerçeğe dikkat edilmeksizin, yani teknolojik açılımın ‘kapitalizm dini’yle bağı gündeme getirilmeksizin yapılan her değerlendirme, bakış bulanıklığıyla mâlûl olacaktır.

***

Son bir husus ise şu:

Tıbbın bu kadar ilerlediği bir çağda, neden insanoğlu yeni yeni ve çok daha öldürücü hastalıklarla boğuşuyor acaba?

Şimdilerde beşerin duâyı azaltmış olmasında, teknolojinin insanı katıksız bir esbabperest hâline getirmiş olmasının payı ne kadardır?

Bizi âhirete yabancılaştırıp, dünyaya yakınlaştıran…

Sefâhete yanaştırıp, Allah’tan uzaklaştıran…

Beşeriyetimizi kuvvetlendirip, insaniyetimizi aşındıran işbu teknoloji, sakın kaşıkla verirken kepçeyle alıyor olmasın!