Minnetsiz ve İnhirafsız

MURAT TÜRKER                                                              26.09.2007

Bediüzzaman’ın sergüzeşt-i hayatında hayli dikkate değer olan iki husus vardır. Evvela Said Nursî, ‘eyvallah’ı olmayan bir insandır. Bu yönü, yani minnet etmeyişi, belki de onu ‘Bediüzzaman’ kılan en önemli âmillerdendir. Buna paralel, Üstad’ın mübarek hayatına sarf-ı nazar eden hiç kimse, yaşamının herhangi bir kesitinde onu mahcup edecek bir ‘falso’ya rastlayamaz.

İkinci olarak Said Nursî, prensipleri olan bir insandır. Ama bu duruşunu asla çevresindekileri rencide edecek boyutlara vardırmamıştır. Kurallı olduğu su götürmez bir gerçektir; fakat onun kuralcı olduğunu söylemek, bir kastın eseri değilse bakış bulanıklığının alâmetidir.

Ben, mezkûr iki noktanın gözden kaçırılmaması gerektiğine inanıyorum. Hem Üstad’ın hayatına dâir ortaya konulan analizlerin kuşatıcı olması, hem de bir ‘insan’ olarak son derece müessir bir model olan Bediüzzaman’ın iklimine rengini veren değerlerin transferi adına, bu bağlam üzerinde durulmasının elzem olduğunu düşünüyorum.

Efendimiz’in (s.a.v), bi’set öncesi hayatı da dâhil, muhataplarının, sonradan kendisini başa kakarak rahatsız edeceği bir tavrına tanıklık eden olmamıştır. Rivâyetlerde, düğüne gitmeye teşebbüs ettiğinde uyuya kaldığı ve gidemediği anlatıldığı gibi, peygamberlik öncesi Kâbe’nin tâdilatında amcaları ile taş taşırken, acıtmasın diye elbisesinin ucunu sıyırıp omzuna koyduğunda, açılmaması gereken vücut bölgelerinin görülmesi üzerine yere düştüğüne ve buna müsaade edilmediğine de yer verilir. Allah (c.c) sonraları peygamberlikle serfirâz kılacağı bu mübarek insanı, insanların nazarlarından bu anlamda da korumuştur. İleriki dönemlerde, yüklendiği ağır ve kutsal vazifenin tebliği için ümmetinin karşısına çıkan Fahr-i Kâinat’a (s.a.v), muhataplarından hiçbiri –özellikle de düşmanları- istiskal edilecek şeyler yakıştırmaya cür’et edememiştir. Bilakis, yaşadığı arı-duru ve göz önünde hayat, nübüvvet iddiasıyla ortaya çıktığında O’na (s.a.v), müthiş bir hüsn-ü kabul ve itimat yönelimi olarak yansımıştır.

Bediüzzaman’ın yaşadığı minnetsiz ve inhirafsız hayatı etüd edenler, bu uzun ömrün bu yönüyle de nebevî mirastan izler taşıdığını müşahede ederler. Bir iki kendini bilmez ve sözü dikkate alınmaz nâdanın “Hizmetçisi Said’e rakı aldı” türünden abuklamaları dışında kimse, dünyanın tozu ve gubarının bulaşmadığı o tertemiz hayatı itham etmeye yeltenememiştir.

O mübarek insan, yirmili yaşlarında, Vâli Ömer Paşa’nın konağında, onun ısrarıyla kaldığı iki yıl boyunca, vâlinin kızlarının simâlarını ayırt edemeyecek kadar iffetli bir hayat yaşarken, hayâsı ile âbideleşmiş; günün birinde bir şenlik hengâmında, Haliç’te kayıkla yol alırken kıyıya iki taraflı dizilmiş onca kadın ve kızın yanından geçmelerine rağmen kafasını kaldırıp bakmayarak, nazarın O’ndan (c.c) gayrıya tevcih edilmemesi gerektiğinin dersini vermiştir. Hatta kendisi ile aynı kayıkta bulunan Molla Seyyid Taha ve Mebus Hacı İlyas isimli zâtlar, onu özellikle bu anlamda tarassud etmiş ve irâdesi karşısında düştükleri hayreti itiraf etmişlerdir.

Bu şekilde başı dik ve alnı açık olarak idâme-i hayat eden bir zâtın tebliği kitleler üzerinde mâkes bulmuş; aleyhinde plânlar tertip eden düşmanları da ona zarar verebilecekleri menfezlerin tıkalı olduğunu gözlemiş ve hasedleriyle baş başa kalmışlardır.

Şunu unutmamak gerekir ki; düşmanlıkla oturup kinle kalkanlar, Bediüzzaman’ın hayatında kullanabilecekleri en ufak bir inhiraf yakalayabilseler, bunu istimalden çekinmeyeceklerdi. Ama O Zât, takvasındaki derinlikle onlara fırsat vermemiş, tebliğ ve temsil ettiği değerlerin kirli ağızlara malzeme olmasına müsaade etmemişti.

Minnetsizliği de kayda değer bir duruş olarak öne çıkıyor. O, Ahmed Feyzi’nin incir teberrüküne mukabil, “Benim nâmıma ona bir Sikke-i Gaybiye mecmuası gönderiniz ki; incirleri bana dokunmasın” diyendir. “Bilirsiniz ki, kendim sadaka ve yardımları kabul etmediğim gibi, öyle yardımlara da vesile olamadığımdan, kendi elbisemi ve lüzumlu eşyamı satıp o parayla kendi kitaplarımı, yazan kardeşlerimden satın alıyorum. Tâ Risale-i Nur’un ihlasına dünya menfaatleri girmesin, bir zarar vermesin ve başka kardeşler de ibret alıp hiçbir şeye alet edilmesin.” sözleri de, Bediüzzaman’dan başkasına âit değildir.

Bahsetmek istediğimiz noktalardan biri de bununla ilgilidir. İstiğnayı bir hayat düsturu olarak benimsemiş bulunan Bediüzzaman’dan, ‘kurallı ama kuralcı değil’ şeklinde söz ederken şunu demek istiyoruz: Başkalarının yardımını özellikle reddeden ve müstağniliği ile mütemâyiz bir kişilik olan Üstad, bazen bazı kişi veya olayların hatırına bu prensibini esnetebilme büyüklüğünü de göstermiştir. Mesela “Nazif kardeşimizin hem İstanbul, hem İnebolu Nurcularının nâmına bayram ve yeni sene teberrükü hesabına gönderdiği maddî üç nevi teberrükü aldım. Onların umumu nâmına âdetime muhalif olarak kabul ettim. Allah onlardan razı olsun, Âmin. Onların hatırı için kâidemi kırdım.” ifadeleri bu hususa delâlet eder. Veya şu satırlar: “Safranbolu, Eflâni Nahiyesi Mülayim Köyü’nde mütekâit muallim bir kardeşimiz ve Nur’un has şakirdi, Nurların neşri ve tâb’ı için âdeta sermayesinin kısm-ı âzâmını teberru etmek istiyor, kabulünü rica ediyor. Ben, bu hâlis ve has kardeşimizin fedakârane ve hâlisâne ricasını reddedemiyorum. Ve dünya malları kâide-i şahsîyeme girmediği ve muâvenetleri kendime kabul etmediğim için, bu işteki maslahatı da bilemiyorum. İki Isparta’nın kahramanlarına ve Hüsrev ve Tahirî ve arkadaşlarına ve Nazif ve refiklerine bu meseleyi havale ediyorum. Nur’un neşri için böyle çok büyük bir hayır ve sevaba mânî olamam. Sizler ya bütün niyet ettiği miktarı veyahut bir kısmını, iki hisse ile biri büyük Isparta’nın, biri küçük Isparta’nın makinelerine verilsin. Onun istediği gibi, ya teberru veya ileride başka muavenet edenler gibi bir mukabele nev’inde, ya Nurlardan veya başka bir istediği ne varsa vermek suretiyle o has kardeşimizi memnun edersiniz.”

Mihveri Kur’an ve Sünnet olan bu mübarek zât, Şer’i Şerîf’e mugâyir olmamak kaydıyla, nâdiren de olsa, hayat tarzı hâline getirdiği prensiplerden bile tavizler verebilmiş, fakat dinin en küçük bir kâide ve şiârı, onun nezdinde, ifâsı ve ikâmesi zarurî ahkâm mertebesinde olagelmiştir.

Miras bıraktığı modeli hayata taşımaya azmetmiş gönül insanları, işe, onun bu minnetsiz ve inhirafsız yönünü ele alarak başlamalıdırlar.

‘Hizmeti adına bile’ ağyara el açıp boyun bükmeyen ve en önemlisi aynı çizgide, inhiraflardan berî bir hayat yaşayan bu ‘kış adamı’nda, kendileri için ‘güzel örnek’ olabilecek çok şey bulacaklardır.