Militanlığın Anatomisi

MURAT TÜRKER                                                              27.12.2006

Mevcut İslâmî yapılanmaların bir misyon olarak üstlenegeldikleri ‘daha bilinçli mü’minler yetiştirme’ ameliyesinin, belli şerâit altında bir takım kaymalara mâruz kaldığını söylemek mümkündür.

Tebliğ faaliyeti deruhte edilirken, ‘başarı’ adına, öze sadık kalınamayabildiği, bir vâkıa olarak karşımızda duruyor.

‘Dine adam kazandırma gayesi’nin, ‘yapıya adam kazandırma’ amacına evrilmesi, problemin çıkış noktasını teşkil ediyor.

Söz konusu İslâmî yapılanma içinde bulunmanın bu kadar önemsendiği ve yapının alternatifsizliğinin bu denli vurgulandığı bir vasat da, mutaassıp tipler üretiyor.

Hal böyle olunca, bir yandan ‘dışarıdakiler’in içeriye girmesi ve ‘içeridekiler’in dışarı çıkmaması için yer yer dinin ruhu ile mütenâkız eylemler terviç ediliyor.

İçeriye yönelik, ‘akıbetin kötülüğü’ üzerinden tehditkâr bir üslûp benimsenirken; dışarıya dönük ise abartılı bir mûnislikle, kucaklayıcılığı ve sevgiyi öne çıkaran bir diskur tercih ediliyor.

Mensupların yapıya bağlılığını diri tutabilmek ve cemaat aidiyetini daha kuvvetli yaşatabilmek için de bir takım motivasyon yolları deneniyor.

Mesela bir araya gelinen hemen her ortamda söz, bir şekilde cemaatin muvaffakiyetlerine getiriliyor. Kazanılması muhtemel muhataplar bu duygu üzerinden etkilenmeye çalışılırken, çoğu zaman, dile getirilen bahsin omurgasını, dine müteallik hususlar yerine ‘cemaatsel başarılar’ oluşturuyor.

Belki bu tarzın iticiliği ve dışlayıcılığı hiç fark edilmiyor.

‘Başarı’ya ve ‘netice’ye endeksli bir anlayışın İslâmîliği, belki çoğu kez sorgulanmıyor.

Ümmetsiz, dolayısıyla mezkûr mantığa göre ‘başarısız’ peygamberlerin varlığı ıskalanabiliyor.

Yöntem açısından ‘en güzel yol’ anlayışı, birilerinin zihninde ‘tek güzel yol’ tasavvuruna dönüşüveriyor.

Bu ölçüde ‘seçkinlik’ anlayışına yaslanan bir tutum, bir yerde gidip militanca bir üslûpla buluşuyor.

Dinin hedefleri arasında, toplumdan farklı/üstün olduğuna inandırılmış, kutsal bir amaç adına çalışırken kendisinde farklı bir misyon vehmeden, kitleleri eğitilmeye muhtaç yığınlar olarak gören, inandırılmış değil şartlandırılmış, doğrularını ideolojik bir kalıpta dondurmuş, amacına ulaşmak için her yolu mübah gören militanvâri insanlar yetiştirmek yoktur.

Mensuplarından militanca bir bağlılık bekleyen yapılar da, bir militanın gözü karalığı ile ‘dâvâ’ya bağlandığı için gözü hiçbir şey görmeyen fertlerden müteşekkil örgütler de dinî argümanlarla refere edilemezler.

Çünkü militanlık, kavramsal olarak, doğru ile yanlışı tefrik edemeyecek ölçüde hedefe şartlandırılmış, tepeden inmeci ve metazori bir değişimi başkalarına direk veya dolaylı olarak dayatan, kafasında toplum mühendisliği projeleri yaşatan, dâvâsına zarar verdiğine inandığı her olguyu bertaraf etmeyi şiar edinmiş bir duruşa tekabül eder.

Militan olmakla militanca bir bakışa sahip olmak farklı hususiyetlerdir.

Zihnî çağrışımları açısından militanlık, illegal bir takım faaliyetlere karşılık gelirken; militanca tavır alışlara legal bir takım yapılar içinde rastlamak mümkün olabilmektedir.

Yaygın ve yüzeysel yorumun aksine ‘militanca duruş’ derken bir meşrûiyet problemine atıf yapıyor değiliz. Yine yaygın, yüzeysel ve yanlış yoruma uyarak bu kavrama, teröristlikle militanlığı bağdaştıran bir anlam da yüklemiyoruz.

Bahsettiğimiz nokta farklıdır. Amaç ve çizgisi itibariyle -dinî ve hukukî anlamda- meşrû bir yapının içinde de militanca bir algının motivasyon adına olağan karşılanıp teşvik edilebildiğini söylüyor ve bunun sakıncalarına dikkat çekmeye çalışıyoruz.

Mücadelesini kavgaya dönüştürmeye, daire dışındakileri ötekileştirip değersizleştirmeye ve inancını ideolojileştirmeye müheyya bir duruşun, şartlanmışlık ve kesin inançlılık türünden militarist bir duruş olduğunu görüyor; mü’minleri bu handikaba karşı müteyakkız olmaya çağırıyoruz.

Çünkü dâvâsına militanca bir üslûpla bağlananların muhakeme yeteneklerinin aşındığına şâhit oluyoruz.

Ne pahasına olursa olsun sonuç alma üzerine kurulu, militanca bir şartlanmışlığın İslâmî olamayacağına dikkat çekiyoruz.

Müslümanın yeryüzünde dengeyi temsil ediyor olması gerektiğine inanıyor; hedefi dışında hiçbir değeri olmayan militanca algıların sahih din anlayışına zarar verdiğini iddia ediyoruz.

Olaylara kafasındaki şablonun dışına çıkarak bakmayı başaramayan militanca bir sabit fikirliliğin, İslâmî temsil ve tebliğe kan kaybettirdiğini düşünüyoruz.

Çizgisinin alternatifi olmadığına inanmış, başka yolların da var olabileceğini kabullenmeye kapalı ve kurtuluşu kendi yöntemine hasreden, bağnazlık illetiyle malül tutumların, ‘surda gedik açtığına’ inanıyoruz.

Genelleme yapılamasa da bazı ‘önde gelenler’in, ‘gerilimi muhafaza’ adına militanvâri bir yönelişe prim verdiğini ve bunu çevresine empoze ettiğini görüyor; bunun çıkar yol olmadığını hatırlatıyoruz.

Örgütsel bir tema ile dine hizmet etmeye çalışmanın vartalarını gündeme getiriyoruz.

Mevhum bir düşman tanımlaması üzerinden kendini ifade eden; topluma açılma iddiasında olduğu halde marjinalliğin tezâhürlerinden beslenen; projelerini, şartlandırdığı bireyler üzerinden, insanîliği pekâla sorgulanabilir yöntemlerle hayata geçiren; güce talip olduğu bâriz olduğu halde, stratejik olma adına samimi olmayan bir yaklaşım sergileyen ve bu hesaplı tavrı nedeniyle mütehayyirleri daha da uzağa iten fert ve grupların, militarizmin insan unsurunu yok sayan ikliminde boy verdiğini ifade ediyoruz.

Kendisine telkin edilen doğrularla hayatın gerçekleri arasında bocalayan; omuzlarına yüklenen boyundan büyük vazifelerin altında ezilen; çoğu kez misyonu ile şahsî ve ailevî yükümlülükleri arasında sıkışan; kimlik arayışının tetiklemesi neticesinde heyecanla bağlandığı uygulamaları, ileriki dönemlerde serinkanlı bir muhakemeye tâbi tuttuğunda zihninde derin sorgulamalar yaşayan ve savrulup giden insanların maruz kaldıkları travmalara gözlerimizi kapatamayız.

Araçları amaçlaştırdığımız sürece yetişmesine hizmet ettiğimiz insan tipinin ‘inanmış fert’ değil, ‘şartlanmış birey’ olduğunu unutmayalım.

Ve bu şartlanmış bireylerin en ufak bir muhalif rüzgârda mevzi değiştirdiğini de aklımızdan çıkarmayalım.

“Amellerin az da olsa devamlı olanı makbuldür.” nebevî ihtarına kulak verelim; ölçülü ve istikrarlı bir duruşu, ölçüsüz ve kararsız bir bağlılığa tercih edelim.

‘Şartlanmış bağlanma’yı değil, ‘şartlı bağlanma’yı önceleyelim.

Cemaat anlayışının tashihe, ‘İslâmcı’ diskurun da sorgulanmaya ihtiyacı var.