Maslahat Adına Popülizm Hakikati İncitir!

MURAT TÜRKER                                                              09.01.2008

‘Maslahat’ kavramının modern zamanlarda netâmeli bir mecrada istimâl edildiği izahtan vârestedir. Kendi hesabıma ben, bu olgunun dillendirildiği her oturumda refleksif bir hâlet-i ruhiyeye bürünüyorum. Yanlış kullanım o kadar revaç buldu ki, kelimenin doğru anlamıyla karşılandığı değerlendirmelere rastlamak bir hayli zorlaştı.

Bu devrin, yani postmodern sürecin kendine özgü tabuları var. Bu tabulara ayak direyen her kişi ya da grup, yalnızlığa mahkûm ediliyor. Hele ki duruşunu ve pozisyonunu taraftar çokluğu üzerinden ifade edenler, behemehal kemiyete kan kaybettirecek türden tavır alışlarla aralarına mesafe koyma ihtiyacı hissediyorlar.

Meselenin en can alıcı ve üzücü tarafı, ‘modern savrulma’dan ehl-i dinin de nasibini almış olması. Devrin dayatmaları ile kimliğimizi binâ ettiğimiz ilkeler arasında muhayyer kaldığımız nice durumda tercihimizi birinciden yana kullanıyor oluşumuz da bunun en iyi kanıtı olarak okunabilir.

İdrak etmekte olduğumuz zaman dilimi bizi yolların çatallaştığı bir kavşağa getirmiş bulunuyor.

Bir karar vermek durumundayız.

Ya zihni modern telakki ile kirletilmiş çağın insanının teveccühüne oynayacağız ya da ‘azlığa’ rıza göstereceğiz…

Ya konjonktürel anlamda hâkim cereyana taraftar yazılacağız ya da ilkeli bir mecrada safları sıklaştıracağız…

Tamam, keyfiyete vurgu yaparken kemiyeti büsbütün ihmale uğratmayalım…

Tamam, keyfiyete göre tebeî olsa da, kemiyetin de tebliğde bir ağırlığı olduğunu teslim edelim…

Hatta ‘keyfiyeti tahkim etmenin yolunun illâ kemiyete burun kıvırmaktan geçtiğini’ söyleyenlerin fena halde yanıldığını da dile getirelim…

Ama bir şeyi daha görelim:

Bu çağ, kemiyetle keyfiyeti atbaşı götürme hususunda devrin insanına bir hayli zorluk çıkartan değer yargılarının ön plânda olduğu bir çağdır ve bugünün ehl-i dini, kemiyetle keyfiyeti âhir zamanda aynı hızda ilerletecek formülü henüz bulabilmiş değildir.

Kısacası âhir zamanın hâkim tasavvurları, kaçınılmaz olarak bizi bir yol ayrımına getirmiştir.

Modern zihne kendimizi kabul ettirmekle dini eğip bükmeden yaşama imkânı arasındaki makas, herhalde tarihin hiçbir döneminde bu denli açılmamıştı.

Bugünün bireyleri, merkezine insanın oturtulduğu bir dünya algısından besleniyorlar. Hatta kimi müslüman fertlerin ağzından, ‘dinin de insanın mutluluğu için bir araç olduğu’ türünden ‘çağdaş’ tesbitler duyuluyor. Bireysel egoizmin, insanı bu ölçüde mutlaklaştıran bir tasavvurdan el aldığı belki de hiç hesap edilmiyor.

Sonra çağdaşlarımızdan bir haylicesi barış havâriliği adına savaşa kategorik olarak karşı çıkıyor. Mekke fethini müteakip Efendimiz’in (s.a.v) affının enginliğinin tezahürü olan tavrına ek olarak Beni Kurayza yahudilerine karşı sergilediği tutumu naklettiğinizde itirazlarla karşılaşıyorsunuz. Bunu zihninde yaşattığı ‘celâlsiz cemal’ sahibi peygamber telakkisi ile bağdaştıramıyor çokları. Günümüz müslümanlarının kahir ekseriyeti, Efendimiz’in (s.a.v) savaşlarının tamamının savunma nitelikli olduğunu reddeden değerlendirmeleri ‘radikallik’ ile itham ve ifnâ ediyor.

Örnekler çoğaltılabilir ama hâcet yok…

Kalabalıklarla buluşmak isteyen bir düşüncenin temsilcileri, önce o kalabalıkların tasavvurunu kimin inşâ ettiğine bir baksınlar.

Daha kabul edilebilir bir din telakkisinin İslâm’dan başka bir ‘şey’ olduğunu görsünler.

Müslümanın maslahatı adına yola çıkmanın, meşruiyet zeminimizi kayganlaştırdığının farkına varsınlar.

Evet…

Güç dengelerini gözetmek ve ona göre biçimlenmek de bir yoldur ve genellikle ‘sonuç alıcı’dır.

“Savaşa hayır!” popülizmiyle de bir yere varabilirsiniz!

Yayılmacı bir stratejiyi tahkim adına, daha ‘suya sabuna dokunmayan bir din algısı’na zemin de kazandırabilirsiniz.

Ama işin ucunda dini çağın idrakine sunayım derken, çağın idrâkine yenik düşmek de vardır.

Evdeki bulgur tehlikedeyken pirince gitmek sakıncalıdır.