Liberal Hoyratlık ya da Yeni Kahramanlarımız Mübarek Olsun!

MURAT TÜRKER                                                              14.08.2010

Aşağıdaki iki alıntı, şimdilerde recm için ‘tâzir cezası’ diyen Prof. Hayreddin Karaman’ın, bu mevzuda daha önce serdettiği görüşler olarak kendi sitesinden alınmıştır:*

“Şimdi suâlinize geliyorum: İslâm’da bir hüküm ictihad ile ortaya konmuş olursa buna bir başka müctehid karşı çıkabilir. Recm cezası ve bu cezanın ölümle sonuçlanacağı hükmü ictihada değil nassa dayanmaktadır. Aşağıda bir kısmını vereceğimiz hadîsler sağlam ve kesin hüküm ifade eden hadîslerdir. İctihad yoluyla bunlara karşı çıkmak mümkün değildir.”

“(…) Hadîs âlimleri bu konu ile ilgili rivâyetlerin tevatür derecesine yaklaştığında, sağlam ve açık olduğunda birleşmişlerdir. Bu hadîslerin sened bakımından sahih olmadıkları iddiâ edilemeyeceği gibi te’vil edilmeleri de mümkün değildir; çünkü ifadeleri açık ve seçiktir, bir kısmı uygulama ile ilgili bulunmaktadır; yani Hz. Peygamber (sav) bu suçu işleyen bazı şahısların recmedilmesini emretmiş ve bu emir yerine getirilmiştir…”

Karaman Hoca’nın mâhut ‘diyalog’ sürecine paralel bir seyir izleyen fikrî istihâlesi, kendisini takib edenlere âyandır.

Recm ve necat gibi ‘netâmeli’ mevzularda Hoca, süratle eklemlenmekte beis görmediği sürecin etkisi şeklinde okunabilecek ciddi bir zihnî dönüşümün öznesi olarak çıktı karşımıza.

Dinler arası diyalog vetiresinin ve modern tasallutun, akademisyen câmiâdan aldığı kurbanlardan biridir Karaman Hoca…

Yukarıda yer verdiğimiz iki iktibas ise, mezkûr sürecin öncesinde Hoca’dan sâdır olan değerlendirmeler…

Elbette konumuz Karaman Hoca veya onun şahsında vücuda gelen fikrî inhiraf seyri değil…

Bu konuda yeterince sarf-ı kelâm edildi.

Hoca’nın recm bahsindeki ‘eski’ yaklaşımlarını da buraya alıntılamamızın sebebi, ondaki başkalaşımı nazara vermek değil, recm konusunda sağlam bir yaklaşım nasıl olmalıdır sorusuna cevap teşkil edebilecek bir örnek aktarmaktır.

Hoca’nın, Efendimiz’in (aleyhissalâtuvesselam) “bu suçu işleyen bazılarına mezkûr cezayı uyguladığını” söylerken bu ‘bazılarına’ kayd-ı ihtirâzîsini neye dayanarak düştüğü meçhuldür ama genel anlamda recmin keyfiyeti ve icrasına dönük yaklaşımı yerindedir.

Asr-ı Saadet olarak tesmiye olunan o ‘yaşanılası’ zamanlarda ve Sahabe döneminde, kesinleşmiş ve tesbitinde Şârî’in tayin ettiği koşullar gerçekleşmiş zinâ suçlarından herhangi birine, recm yerine daha farklı/hafif bir ceza uygulandığına dair elimizde en ufak bir delil olmadığı ehlinin mâlûmudur.

Ve bu mesele, ümmetin üzerinde icmâ ettiği bir mesele olarak günümüze kadar gelmiştir.

Bu hususta cumhura muhalefet eden ‘modern iğfalin öznesi zihinlerin’, ağızlarında sakız gibi evirip çevirdikleri ve delil diye geveledikleri “işbu hükmün Kur’an’da yer almadığı” hususu ise, artık inandırıcılığını ve etkisini tümüyle yitirmiş bir illüzyondan ibarettir.

Bunları hatırlamamızın ve gündeme getirmemizin sebebi 13.08.2010 tarihli Bugün gazetesinde Gülay Göktürk imzasıyla yayımlanan bir yazı

Dinin nassla sabit açık bir hükmüne bu denli galiz ifadelerle saldırılan bir muhtevânın, Bugün gibi, cemaatî aidiyetinden söz edebileceğimiz bir gazetenin editoryal katmanlarından herhangi bir engelle karşılaşmadan vize alması hayli ilginç değil mi?

Çok yüzeysel de olsa bir denetim mekanizması işletilen, dinî değerlere saygılı herhangi bir gazetede yer bulamayacak bu talihsiz satırlar, Bugün’cülerin gözlerinden nasıl kaçtı acaba?

Şu satırlar o yazıdan:

“Ayrıca bu, idam cezasından farklı. Recmin savunucuları, Batılılar’ın recme kendi kültürleri içinden baktığını; elektrikli sandalyeye bağlanarak ya da zehirli şırıngayla ölümün, taşlanmaktan daha “insani” olduğunu iddia etmenin saçmalık olduğunu söylüyorlar.

“Ama arada “küçük” bir fark yok mu? Ölen değilse bile öldüren açısından?

“Cellatlık, bütün kültürlerde lanetli bir iştir. Cellatların kimliği saklıdır. Hiç kimse tanımaz onları. Cellat hiçbir zaman ortaya çıkıp da, benim mesleğim adam öldürmek demez… Buradaysa cellat bütün toplum. Ve yaptığını göğsünü gere gere yapıyor.

“Toplumun katil olduğu bir başka durum daha var; Linç… Ama bu linçten de farklı. Linç spontanedir; topluluğu insanlık durumundan çıkartan kontrol edilemez bir öfke vardır. Oysa recm öyle değil; soğukkanlı, planlı-programlı, taammüden cinayet. Kuralları var; ilk taşı tanıklar ya da hakim atacak. Sonra herkes birden… Taşlar çok büyük olmayacak ki işkence uzun sürsün.

“Sabah kalkıyorsun, ceplerine taş doldurup stadyuma gidiyorsun, kurbanın gömülüşünü izliyor, sonra yüzüne nişan alarak taşlamaya başlıyorsun. İsabet ettirdikçe seviniyorsun. İlk isabetle birlikte fışkıran kan seni daha da coşturuyor. Biraz önce korkuyla donmuş o yüz yok olup kıpkızıl bir et ve kemik yığınına dönüşene dek taşlıyor, taşlıyor, taşlıyorsun… Sonra da sakin sakin evine dönüyorsun. Ellerini bile yıkamadan sofraya oturuyorsun.

“İşte recmin en korkunç tarafı bu… Bu sadece bir insanın ölüm cezasına çarptırılması değil, toplumun cellatlaşması… Sıradan insanların, içlerinden birini; kendilerine hiçbir kötülük yapmamış birini, büyük bir soğukkanlılıkla ve yavaş yavaş, tadını çıkara çıkara parçalaması…

“Hayvanlar bile yemeyecekleri canlıları parçalamazlar. İnsanlar bunu nasıl yapıyor; ve neden?”

Recm cezasını uygulayanları “cellâtlıktan daha vahşice bir ‘cinayetin’ fâilleri” olarak sunma hezeyanının bir liberalden sâdır oluşu çok sürpriz değil aslında…

Ama Efendimiz’i bile kapsamına alan bu türden çirkin bir ithamın kendi yayın organlarında yer bulmasına -müslüman kimliklerini önemsediklerine inanmak istediğim- mezkûr gazetenin yöneticileri nasıl göz yumabildiler sahiden?

“Kemalist diktaya ve askerî vesayete itiraz mevzuunda gösterdikleri şecaat ve fütursuzluk takdire şayan ama en mühim meziyeti üst perdeden demokrasi vurgusu olan liberal söylem, nasıl oldu da biz müslümanları bu ölçüde esir alabildi?” sorusu size de fazlasıyla anlamlı görünmüyor mu?

Sadece devletin erklerine değil, din dâhil, bireye müdâhil olduğunu ve birey üzerinde tahakküm kurduğunu iddia ettiği her türden yönlendiriciye tavır alan liberal diskur, müslümanların yıllardır dillendiremediği Kemalist baskıya isyan bayrağı açalı beri, müslümanların mâbeyninde de gitgide artan bir ivmeyle taraftar bulmaya başladı.

Bir taraftan başörtüsü yasağını acımasızca eleştirerek ehl-i dinden alkış alıyorlardı; diğer yandan askerî darbelere zemin hazırlayanları en ağır ifadelerle tenkid ederek, hissiyatlarına tercüman oldukları muhafazakâr kalabalıkların gönüllerine taht kuruyorlardı.

Yıllardır resmî ve programlı bir baskının muhatabı olmaktan sıdkı sıyrılmış mütedeyyin kesimler, düşünüp de ifade edemediklerini çok cazip bir retorikle dillendiren bu liberal mâkuleyi çok geçmeden bağırlarına basmış, bir araya geldikleri her ortamda, bu yiğit insanların, bürokrasinin en tepesindeki isimlere gazetelerindeki köşelerinden nasıl da ‘giydirdiklerini’ bir menkıbe neşvesiyle anlatmaya başlamışlardı.

Kısa bir süre sonunda, süreci izleyenler, ehl-i dinin dünyasındaki ‘kahraman’ profilinin hızla değiştiğine tanık oldular.

Yeni kahramanlarımız, ‘korkusuz liberallerimiz’ vardı artık!

Sohbetlerin mevzuu da değişmişti: Artık küffara karşı cihad eden müslüman mücahidlerden değil; asker ve devlet sultasına pervâsızca karşı çıkan liberal demokratlardan bahseder olmuştuk.

Her şey böyle güllük gülistanlık devam ediyor, yeni kahramanlarımız her geçen gün daha cesur çıkışlarla yüreğimize su serpiyorlardı.

Biz de bu arada onların hâli hazırda yaşadıkları zihnî pozisyona ‘fit’ olmuştuk: Bu ülkeye demokrasinin gelmesinden öte bir hedefimiz, hülyamız kalmamıştı.

Fakat birden ‘büyü’ bozuldu: Ehl-i din, bu ‘ele avuca sığmaz kahramanlarının’, kendi mukaddesatları üzerinde de hoyratça kalem oynattığına şâhit oldu.

Evet, başörtüsüne korkusuzca arka çıkıyorlardı ama aynı başörtülünün bir erkeğin elini sıkmamasını ‘mesele’ yapabiliyorlardı

Başka herkes için yaptıkları gibi müslümanların da kendilerini ve düşüncelerini ifade kanallarının sonuna kadar açık tutulmasını savunuyorlardı ama ‘akıllarına yatmayan’ dinî ahkâmı da yerden yere vurabiliyorlardı.

Devletin, bireyin dinî hayatını biçimlendirmesine itiraz ediyorlardı ama her türden dinî müdahaleden âzâde bir idârî tasavvuru da sahipleniyorlardı.

Bütün zihnî pozisyonların kendi mantığı ve kabulleri çerçevesinde ifade imkânı bulmasının önemine atıflar yapıyorlar ama paradoksal bir şekilde her olgu, her öğreti ve her inanç formunun liberal ilkelere uymak gibi bir zorunluluğu varmış gibi kendi bakış açılarını merkezîleştiriyorlardı.

Başörtüsüne, ibadet özgürlüğüne, düşünce hürriyetine gösterdikleri saygıyı recmden, birden fazla evlilik ruhsatından, mirasa dair hükümlerden esirgiyorlardı.

Bir bakıma dine zorla liberal bir urba giydirmeye çalışıyorlardı.

Ve müslümanlar, ‘kahramanlarının’ bu yönlerini acıyla fark ettiler.

Peki, ne yapacaklardı?

Bir yanda üst çıta olarak benimsedikleri demokrasi ve fikir özgürlüğü hedefinde onlara rehberlik eden kahramanları vardı; diğer tarafta ise modern tasavvura uymadığı için eleştiri yağmuruna tutulan inanç umdeleri…

Hangisini terk edeceklerdi?

İkisinden de vazgeçmeden bir ‘ara formül’ bulmanın yolu yok muydu!?

Çok geçmeden bunun mümkün olduğunu fark ettiler.

İmtinâ ettiklerini söyleyip durdukları halde dibine kadar bulaştıkları siyasette ve fikrî zeminde ellerini oldukça rahatlatan bu ‘yaramaz çocukları’ küstürmeyecekler, onların bazı aykırılıklarına göz yumacaklardı.

Tabiî canım ne şiş ne de kebap yansındı!

Onları gazetelerimizde istihdam eder, hem dillendirmeye cesaret edemediğimiz meseleleri onlara söyletir, hem de cümle âleme her türden fikre nasıl da tahammülkâr olduğumuzu ispat etme şansını yakalardık!

Fena mı; bir taşla kuş katliâmı!

Gülay Göktürk’ün yazısını bir de bu gözle değerlendirmeli…

$Not Defterimden

“O halde müslüman olan ve olmayan arasındaki ilişki, hiçbir zaman eşit zeminde hareket eden iki kimse arasındaki ilişki olarak kabul edilemez. Bir müslüman, bir gayri müslimle eşit zeminde konuşmayı kabullendiğinde, modernleşmenin başında düşülen hataya düşmüş, yani İslâm’ı dinlerden bir din, müslümanca düşünmeyi düşüncelerden bir düşünce saymış olur. Böyle yaparsa tabiatıyla her müslümana, dünyanın kavranılışı ve dünyanın aldığı şekli tasdik konusunda gayri müslimlerle pazarlık yapabileceği bir alan açılır. Açılan bu alanda yapılan pazarlıktan müslüman ne kadar kârlı çıkarsa çıksın, sonuç, doğrunun galibiyetine varamaz. Çünkü İslâm’ın varlık nedeni hiç göz önüne alınmaksızın yapılmış bir pazarlıktır bu. Daha doğrusu pazarlığa razı olunmakla İslâm’ın gerçek din olmadığı ve izâfetiyle, itibârîlikle malûl olduğu ileri sürülmüş sayılır.

“Bir müslüman karşısındaki gayrı müslime ‘benim dinim bana, senin dinin sana dediği zaman; her birimiz kendi bakımlarımızdan haklıyız demiş olmaz. Bu sözleri söyleyen müslüman, karşısındakiyle bir pazarlık yapmayacağını, karşısındakiyle doğruya ulaşma çabası bakımından aynı zemini paylaşmadığını dile getirmiş olur.” (İsmet Özel; 05.01.1995 Millî Gazete – Şairin Devriye Nöbeti 7: Evlenseydik Boşanacaktık sf. 19)

* Bkz: http://www.darulhikme.org.tr/?sf=haber&haberid=477