Kurumsallaşma Açmazı

MURAT TÜRKER                                                              29.11.2006

Önce iki iktibasla başlayalım:

“… Bu gerçek bize, kalıcı hareketlerin ancak din’le, İslâm temelli olarak gerçekleşebileceğini ve onun motoru olan iman ve aksiyonun ilim ve derin maneviyat zemininde kök salması gerektiğini öğretmektedir. İman ve aksiyonun motor gücünü oluşturduğu hareketler ilim ve derin maneviyat zemininde kökleşmezse çabuk dünyevîleşir, karşılarına baskın kültürler çıkarsa sarsılabilir ve hayata yön vermede aşınmalara uğrar. Buna iman ve aksiyonun müesseseleşmesi de eklenirse, bu takdirde din adına hizmetler meslek haline gelir, dinî hayatla birlikte gittikçe formalleşir, kültüre, folklora dönüşür; meslek ve müessese başarısı asıl gayenin yerine geçer; bu da, başarı adına pek çok hassasiyetlerin yitirilmesine, daha ötede, artık benimsenmeye başlanan hizmet ve hayat modelinin düşünce ve inancı yönlendirmesine, yedeğine almasına yol açar. Bu sakim yola düşmeme, düşülmüşse ondan kurtulma adına en önemli dinamik, sürekli muhasebe ve istiğfardır.” (Ali Ünal-Zaman-27.11.2006)

“ (…) Üniversitesi olayının iki boyutu var. Birisi üniversitenin kapatılması konusu, diğeri aynı üniversitenin kapatılmaktan kurtulmak için başörtülü öğrencilere uyguladığı yasak konusu. Evet, yasak ve cezalandırma sürmüş ve gelmiş bugüne kadar. Şimdi daha da kesinleşmiş yasakçı tavır… Öğrencileri dinledim; okullarının kapatılmasını istemiyorlar ama başörtülerini çıkarmayı da, ceza almayı da, eğitimden kopmayı da istemiyorlar. Ne olacak sonunda? Üniversite yöneticileri ‘kapanma’ kaygısıyla öğrencileri feda mı edecekler? Yani kendimizi kurtarma damarı bir kere daha devreye mi girecek? Ben de bir yazar olarak, (…) Üniversitesi’nin kapanmaması için onun da başörtüsü yasağını katı biçimde uygulamasına ses çıkarmamalı mıyım?

Bu yol, yol değil demek istiyorum.

Birilerimizi kurban vererek, insanca bir düzene ulaşamayız. Konjonktür öyle gerektiriyor, arkalarında uluslar arası destek yok, para güçleri yok diye birilerinin özgürlüğünü yok farzederek, Türkiye’de asla insan haklarının üstün değer kabul edildiği bir seviyeye ulaşamayız.

Siz İHL’liyi, başörtülü öğrenciyi konjonktürel hesaplarınız için kurban vermişseniz, birileri de konjonktürel hesapları için kurban ederler. Siyaset bir yerde, 28 Şubat’tan bu yana sergilediği kemiksizliğin bedelini ödüyor.

Başörtüsü özgürlüğü çok yaman bir kıstastır. Çok masum insanların, genç kızların yürekleri kanamış, onurları zorlanmış, içlerine acı yüklenmiştir. Henüz anlaşılmamış olabilir ama tarih yazıyor. Her şeyi ve herkesin tavrını yazıyor. Başörtüsü yasağını ister gönüllü, ister dayatmalarla uygulayanlar tarihe nasıl geçecekler?” (Ahmet Taşgetiren-Yeni Şafak-22.03.2001)

Bu alıntılardan ilkini bir muhasebe, ikincisini her şeye rağmen doğru bildiğinde sebat arzusu ve bir sitem olarak okumanın tümüyle yanlış olduğunu söylemek mümkün olmasa gerek.

Hizmet duygu ve düşüncesini merkeze alan cehd ve gayreti müesseselerle takviye etme tarz-ı telakkisi öteden beri takdir ve tenkide açık bir mesele olagelmiştir.

Kendilerini Bediüzzaman’ın fikrî takipçisi olarak tanımlayan muhtelif kesimler içinde ‘hizmet müesseseleri’ açmak suretiyle hizmeti şiar edinenler olduğu gibi, ‘İhlas düsturları’ ile te’lif edemediklerini öne sürerek kurumsallaşmaya muhalif bir üslup tutturanlara da rastlanmaktadır.

Kimileri ise flu alan olarak gördükleri mezkûr mevzuda bir kafa karışıklığı içerisinde olduklarından sessiz kalmayı yeğlemektedir.

Hayatın her alanında olmaya, tebliğe geniş kitleleri muhatap kılma adına önem atfedenler, müesseseleşme gayretlerinin isabetine, bir sürü insanı ‘daire’ içine alarak kazanmış olmayı delil gösterirler. Yüzlerce hizmet müessesesinin varlığı, yolu bu kurumlarla kesişen ve hakikatle kucaklaşan nice insan demektir ki; kazanılan bunca insan yöntemde isabetin göstergesidir.

Bu düşüncenin temsilcileri bir boşluğu doldurduklarına da kanidirler. Eğitimde, sanatta, sporda, ekonomide, kısacası hayatın her alanında hizmet adına açılan müesseseler avamca tabirle ‘meydanı boş bırakmamakta’, dine uzak birilerince doldurulması muhtemel ve mukadder boşluklar, bu vesile ile ehl-i din tarafından kuşatılmaktadır.

Karşı görüşteki zümrenin, Bediüzzaman’ın her hangi bir şekilde hizmet adına kurum açmadığı, açılmasını teşvik de etmediği yönündeki itirazlarına mukabil geliştirilen tezin temel eksenini de devrin farklılığına dayalı izahlar oluşturmaktadır.

Kurumlar kanalıyla kazanılmış insanların varlığı yadsınamaz bir vakıa olmakla birlikte, kuşkusuz bu, meselenin tamamen tenkidden münezzeh olduğu anlamına da gelmemektedir.

En başta söylenebilecek şeylerden biri, kurumun varlığının bizi kaçınılmaz olarak ‘kurumun menfaati’ gibi bir olgunun varlığını da kabule götüreceği mevzuudur. Ki, bu söz konusu menfaat yer yer hareket alanını bireysel menfaatlerin rağmına genişletmektedir.

Adalet-i mahza eksenli tasavvura sahip bir zihin, bu anlamda bireyi kuruma, ferdi topluluğa feda eden bir yaklaşımı kabullen(e)mediğinden müessese oluşumuna mesafeli durabilmektedir.

Söylediklerimizden, birey ve kurumun menfaatlerinin daimi bir çatışma içerisinde olduğunu dile getirdiğimiz sonucunun çıkmayacağı aşikârdır. Fakat kurumsal taleplerle kişisel hakların zaman zaman uyuşmadığını söylemek de, bir gerçeğin ifadesidir.

Bu düşünce yapısının sosyolojik anlamda kurumlaşmanın karşısında olduğu da düşünülmemelidir. İtiraza medar nokta, din adına kurumlaşmaya dairdir.

Din ya da dine hizmet adına müessese ihdas edildiğinde, bu müesseselerin temsilcilerinin doğal olarak yaptıkları yanlışların, sözcüsü oldukları bünyeye ircâ edilişi az rastlanılır bir durum olmaktan uzaktır.

Bediüzzaman’ın, siyasete şahıs adına girilmesini mâzur görürken, hizmet adına siyasetten talebelerini men etmesindeki yaklaşım, kıyas usulü ile müessese mevzuuna da belki teşmil edilebilir.

Bu önerme doğru kabul edildiğinde, ehl- dinin, dinî maslahat için fakat şahsı adına kurum tesis edebileceği sonucuna ulaşılır.

Nitekim Bediüzzaman Emirdağ Lahikası’nda, siyasete dair, “…Fakat siyaset hesabına değil; belki Nurların intişârı ve maslahatı hesabına bazı kardeşler, Nurlar nâmına değil; belki kendi şahısları nâmına girebilir.” (sf. 109) demek suretiyle siyasete kendi nâmına girecek Nur talebelerinin de Nurların maslahatı hesabına girmelerini öğütlemektedir.

Kısacası kendi adına ama Nurlar hesabına… Buradan direk Nur hizmeti adına bir girişim değil, hizmetin serrişte edilmeksizin amaç kılındığı bir yaklaşım salık verilmektedir.

Din adına tesis edilmiş bir siyasi partiyle, din adına ihdas edilmiş bir hizmet müessesesinin niyet bazındaki samimiyetini asla sorgulamaksızın, sonuçları itibariyle meydana gelen sıkıntıların paralelliğinin gözden kaçmadığı da söylenebilir.

Bir kere bu tür dini yapılanmalardan muhatapların beklentileri çok fazla olmakta, bu da, doğal olarak bir çok hayal kırıklığı ve küskünlüğe sebep olmaktadır. Bu yapıları temsil edenlerin beşerî keyfiyetleri dolayısıyla kaçınılmaz olarak yaptıkları yanlışlar, direk yapıya mâl edilmekte ve bir çok insan, temsilci üzerinden temsil edilene mesafeli hale gelmektedir.

Muhataplara bakan yönüyle bu tür handikaplar söz konusu olduğu gibi, bizzat müessesede ‘hizmet’ veren fertler adına da bir takım sakıncalar mevzubahistir.

Söz konusu fertlere, yapı içerisindeki âmirleri, yeri geldiğinde bir ağabey edasıyla yaklaşıp ondan ekstra bir takım taleplerde bulunmakta (hizmet için yapılması gereken fedakârlıklar vs.); yeri geldiğinde ise bir idareci kimliğiyle arz-ı endam edip kurumsal ciddiyeti telkin etmektedir.

İlk bakışta bir dengenin ifadesi gibi görünen bu ikili yaklaşımın esasen pragmatik bir muhteva taşıdığı ise dikkate değerdir.

Bir ağabeyin samimi edasıyla muhatabına gerekirse hizmet adına ailesine ayıracağı zamandan fedakârlık yapmasını salık veren bir âmir, aynı şahsın ‘kurumu sıkıntıya sokan’ hataları karşısında bir anda ‘ağabey’ kimliğinden sıyrılmakta ve kuralcı bir idareci formatına bürünmekte sakınca görmemektedir.

Bu tür sıkıntılar nedeniyle kurumdan ayrılan fertlerin kendisini daire dışına çıkmış hissetmesine zemin hazırlayan vasat, bu yönüyle de ‘küskün’ bireyler meydana getirmektedir ki; bu fertlerin sonraları çok dramatik savrulmalar yaşayabildiği, hatta bir inatla karşı cepheye geçenlerin varlığı ehlinin mâlûmudur.

Bu ikili yaklaşımın bir diğer vartasının da asalak tipler vücuda getirmek olduğu gözden kaçmamalıdır.

Dine hizmetle, kurumun geleneksel dünyevî çalışmalarının can sıkıcı ölçüde iç içe oluşu sebebiyle, işini düzgün yapmayan personelin, uygulanan müeyyideler karşısında bir ‘sahip çıkılma beklentisi’ içine girmesi ve bu mantıkla bünyenin sırtından geçinen tiplerin zuhur etmesi bir açmaz teşkil etmektedir.

Bir diğer husus, muhtelif eşhasın namzet olduğu makamların varlığı ve hiyerarşinin gıpta ve hasede zemin hazırlayan yapısının, bütünüyle ihlasa ait esaslarla te’lifinin zorluğu meselesidir.

Ayrıca kurumun devamı adına verilmek zorunda kalınan tavizlerin, gitgide, topluluğu özden uzaklaştırdığı, başlangıçta kerhen kabullenilen dinin özüne çok da uymayan tutumların zamanla kanıksanarak yaşam biçimi haline getirildiği görülmektedir.

Bu durum sair ehl-i dinin de sempatisini köreltmekte, düşmana sevimli görünme uğruna dostlar küstürülmektedir.

Bunun dışında dine hizmet adına esbaba tevessül bahsinde ölçü determinist bir duruşa saplanma şeklinde kaçırılabilmektedir ki; kurumsal yapının tesisinin, dinin ilâsı adına olmazsa olmaz olduğunu savunanları, işbu determinist duruşa dahil eden yorumların varlığı bir realitedir.

Kaldı ki, dini tebliğ etmenin de, şahsî emirlerin ifâsının da farziyeti katidir. ‘Bunlardan birinin diğeri nâmına çiğnenmesi söz konusu olabilir mi?’ sorusunun cevabı nedir? Bu noktada farklı görüş dile getirenler, farzları önem sırasına göre tasnif edenler çıkabilir. Ancak Ebubekir Sifil’in 19.11.2006 tarihli Milli Gazete’de yayımlanan makalesinde serdettiği şu görüşler dikkate değerdir: “Hangi farzın ‘daha önemli’olduğunun kararı neye göre verilir? Şüphesiz ki burada Usul ve Kavaid devreye girer. Burada başörtüsünün bireyle sınırlı farziyeti, buna mukabil ilim öğrenmenin, hizmet etmenin vs. umumî faydası göz önünde bulunduruluyorsa, başörtüsü emrine riayet etmenin ‘farz-ı ayn’, diğerlerinin ise ‘farz-ı kifaye’ olduğu söylenerek bu mantık pekâla tersine çevrilebilir.”

Mü’minler arasında,müzakerenin esas olduğu, yapıcı eleştirilerin görmezlikten gelinmediği ve karşılıklı fikir teatileriyle hakikate yol alındığı bir vasatın teşkili fevkalade önemlidir.

Doğruyu ve dine hizmette matlub çizgiyi yakalamanın yolu, cemaat taassubundan uzak samimi müzakere ve muhavereler olsa gerektir.