Kurşunu Kendi Ayağına Sıkmak

MURAT TÜRKER                                                              13.06.2007

Sözcülüğüne soyunduğumuz kavramları iyi temsil ettiğimiz söylenebilir mi? Muhkemleşmesi adına çaba sarf ettiğimiz değerleri ne ölçüde içselleştirdik?

Ya da ancak iyi bir temsille elde edilebilecek itibar düzeyine ne ölçüde yakınız? Elâlem bizi ne ölçüde samimi buluyor acaba?

Yoksa adımız anıldığında akıllara ikili oynamanın ne demek olduğu mu geliyor?

Bugün demokratik kültüre, düşünceye saygıya, farklılığa tahammüle, özgürlüğün hazmedilmesine her zamankinden daha fazla ihtiyaç duyuyoruz. Bu değerlere toplumun tümü muhtaç ama bunların tahkim edilmesi en çok müslümanların dünyasında anlam ifade ediyor. Çünkü bugün toplumun çoğunluğunu oluşturmalarına rağmen, en çok inancına ehemmiyet atfedenler parya muamelesine mâruz bırakılıyor. Üniversite kapısından başındaki örtü yüzünden geri çevrilenler bizim kızlarımız; ‘sıkmabaş’, ‘siyasî simge’ gibi ithamların yedeğinde aşağılanan bizim şeâirimiz. Birileri yaşam tercihlerimiz hakkında fütursuzca ahkâm kesiyor; başka birileri de gözümüzün içine baka baka neye ne kadar inanacağımızı kendilerinin belirleyeceğini dillendiriyor.

Karşımızda müslümanlığın bırakın toplumsal tezâhürlerini, bireysel yansımalarını bile fazla bulan muannid bir kitle duruyor. Herkesin kanaatlerini özgürce seslendirdiği, kimsenin değer yargılarından dolayı aşağılanmadığı bir atmosferin tesisi bu nedenle en çok bizi ilgilendiriyor. Hayır pragmatik bir beklentiden söz etmiyor; bilakis, realiteyi işaretliyorum. Bugün toplumun özgürlük kalitesinin yükselmesi en çok müslümanlara yarayacaktır; çünkü onlar meselenin öncelikli mağdurlarıdırlar.

Bu bağlamda müslüman câmia, bugün haklı olarak hürriyet söyleminin bayraktarlığına soyunmuştur ve yine haklı olarak yaşam tercihlerini ifade etme adına gerekli kanalların açılmasına taraftardırlar.

Ama meselenin nirengi noktası, teşekkülü adına mücadele ettiğimiz değerleri ne oranda içselleştirdiğimiz ve hangi ölçüde iç bünyede bunları hayata geçirdiğimiz hususudur. Bugün ortada olan problem, muhatapları samimi olduğumuza ikna etme noktasında, istenilen başarıdan uzak olduğumuz gerçeğidir.

Demokratik kültür, ifade özgürlüğü, baskılara karşı koyuş, ayrımcılığa itiraz gibi netâmeli konulara yaklaşımımızdaki çifte standardı çağrıştıran ‘maslahatçı’ duruş, mütehayyirleri maalesef kuşkuya sevketmektedir.

Mezkûr kuşku sadece avama has bir keyfiyeti hâiz değildir; bugün gerek kendisini liberal olarak, gerek özgürlükçü olarak tanımlayan aydınlar nezdinde de aynı sorun hükümfermâdır. Devletin çeşitli kısıtlamalarına itiraz eden mütedeyyin kitlenin, kendi etki alanında, itiraz ettiğinden çok daha katı bir despotizmi dayattığına tanık olan fikir namusuna sahip münevverler, taleplerimize arka çıkma noktasında tereddüde düçar olmaktadır. ‘Onların desteğine ihtiyacımız yok’ hamaseti son tahlilde dikkate değerdir ama temsil ettiğimiz anlayışa verdiğimiz zarar açısından mesele ele alındığında, giderek yalnızlaştığımız bir vâkıadır. Üstelik bu tür demokratik taleplerin, toplumun daha farklı kesimlerince daha üst perdeden dillendiriliyor oluşu, sonuç alınması açısından faydadan hâlî de değildir.*

Sorun, memleketin fikrî geleceğinin selâmetini baltalayan fiillerdedir ve ne yazık ki dindarlığı ile mâruf fertler, bu problemin varlığını teorik zeminde ifade etmekte ama meselenin çözümüne pratik katkı sağlayamamaktadır.

Çünkü devletin en basit meselelerde bile şahsın hareket alanını daraltan müdahalelerde bulunmasını yadsıyan mezkûr kitle, çoğu zaman, râiyeti konumundaki bireylerin en sıradan tercihlerini bile şekillendirme gayretinden teberri edememektedir.

Fikrin ifade edileceği kanalların kapalı oluşundan müşteki ehl-i din, kendi nüfuz sahasında aynı kanalları tıkayan tasarruflardan imtina etmeyişi ile mâruftur.

Tabulaştırma ameliyesini acımasızca tenkid eden müsbet cenah, iç bünyesinde anlamsız dokunulmazlıklar üretmekle meşguldür. Sorun, tabulara karşı oluşun kategorik olmayışındadır.

Siyasî hayat üzerindeki askerî vesâyeti reddeden söylemler, bize fayda sağlayacakmış gibi görünen müdahaleler döneminde tatile çıkıvermektedir.

Gücün hakkı sindirmesi karşısında iflah olmaz bir mûteriz kesilenlere, aynı gücü kullanmaya başladıklarında, tavırlarına gerekçe uydurma telâşında iken rastlarsınız.

Sansürü zemmedenlerin red alanı, aslında kendi liderleri dışındaki insanları eleştiren yaklaşımlarla sınırlıdır. Tenkide mâruz zât pişdarları olduğunda ise, amansız bir sansür taraflısı kesilirler.

Anlayacağınız yaklaşımlarının temeli, ‘takım tutar gibi grup tutmak’ tavrı üzerine binâ edilmiştir. Bu halleri ile temsil sorununu tetiklediklerinin farkında değillerdir. Müslümanlara güvensizliğin bu mantalite üzerine inşâ edildiğinden de bîhaberdirler. Kalıcı muvaffakiyetleri, kısa vadedeki kazanımlara feda ederler. Yöntemleri, müslümanları haklı iken haksız konuma mahkûm etmeyi intac etmiştir.

Bugün tutumumuzun daha ilkeli bir tavır alışa doğru evrilmesi hem mecruh hâle getirdiğimiz imajımızı tedavi edecek, hem de haklı taleplerimizin toplumsal karşılık bulması noktasında önümüzü açacaktır. İmaj kaygısı elbette bir mü’minin tarz-ı telakkisinde merkezî bir ehemmiyete sahip olamaz; ama meşru yoldan bu tür bir sıkıntının giderilmesine de ihtiyacımız olduğu izahtan vârestedir.

Daha yaşanabilir bir dünya için, işe, kendi tasarruf sahamızdan başlamamız gerekiyor.

Topluma mâl etmeye çalıştığımız her değer için muvaffakiyetin yolunun, önce o değeri kendi dünyamızda içselleştirmek olduğunu hatırlamanın tam zamanı değil mi?

Matlubumuza ancak daha ilkeli bir vaziyet alışla ulaşacağımız yeterince âşikâr gibi görünüyor.

* Burada dile getirdiğimiz husus, kendi değer yargılarımızdan taviz verme pahasına liberal aydınların desteğine talip olmak değildir. Kendi duruşumuzu daha net ifade etmeye muvaffak olduğumuzda ve pozisyonel değil ilkesel davranmayı başardığımızda, fikrî kalitesiyle temâyüz etmiş bu cenah adına kazanımlar yaşanabileceği, istib’ad edilmemesi gereken bir hakikat olarak karşımızda duruyor.