Konuşmanın Bedeli

MURAT TÜRKER                                                              07.03.2007

I. Siyasal İslâm projesinin çıkmaz yol olduğunu gösterdi diye 28 Şubat’ı alkışlamalı mıyız? Dine siyaset kanalı ile hizmet edilemeyeceğine dâir tezlerimizi doğruladı diye bu ‘postmodern darbe’ sürecine övgüler mi düzmeliyiz? Hatta biraz daha ileri gidip, bu antidemokratik vasat, yöntemlerini tasvib etmediğimiz siyasal İslâmcıların tasfiyesine zemin hazırladığı için, yani bizi haklı çıkardığı için, içten içe sevinmeli miyiz?

Konjonktürel hesaplarımızın, bir hassasiyet aşınmasını tetiklediğini söylemek, yanlış bir tesbit olmasa gerek.

Hasbîlik, hesabîlikle yer değiştireli beri ‘her hakkı hak sahibine teslim etme’ duyarlılığımız zedelenmiş gibi görünüyor.

Bu mâhut müdahalenin onuncu yılında birileri, ‘kafasındaki din algısını herkese dayatan, partiye bağlılığı âdetâ dinî bir yükümlülük olarak lânse eden’ şeklinde tanımladığı dönemin siyasî kadrosunu ilga ettiği için, sürece methiyeler düzen yazılar kaleme alıyor.

Kimileri de, “dememiş miydim?” kıvamında makaleler çiziktirip, siyasal İslâm projesinin ülkeyi getirdiği noktayı önceden kestirmiş olmakla iftihar ediyor.

Fakat siyasetin tepeden inmeci ve inhisarcı üslûbuyla dine hizmet etme gayretinin yanlışlığı ile bunu açığa çıkardığı için 28 Şubat’ı övme yanlışını bir araya getirdiğinizde doğruya ulaşamıyorsunuz.

Her zaman olduğu gibi iki yanlış bir doğru etmiyor.

Tamam, o dönemin siyasî aktörlerinin hatalarını dile getirelim; söylemlerindeki haşin ve dışlayıcı tınıyı tenkid edelim. Hatta siyasal bir projeye, dinî bir muhteva kazandırarak boyundan büyük misyon yükledikleri için onları acımasızca eleştirelim.

Ama bu yanlışların telafisinin demokratik kanallarla gerçekleşmesi gerektiğinin de altını çizelim.

Yöntemini benimsemesek de, siyasî bir kadronun bu şekilde tasfiye edilmesinin yanlış olduğunu vurgulamaktan imtina etmeyelim.

Siyaset arenasında siyasî alternatifleri etkisiz kılan, ülkeyi siyaset dışı çözümlere zorlayan teşebbüslerin son tahlilde hiçbirimizin ‘işine yaramayacağını’ açıkça vurgulayalım.

Evet, 28 Şubat türü müdahaleler kategorik olarak dışlanmalıdır. Eğer bir övgü ekseni oluşturulacaksa da, bunun sonunun olmadığı bilinmelidir.

Biz de 28 Şubat’ı, güce kimin boyun eğdiğini veya kimlerin zor zamanda saklanacak delik aradığını ortaya çıkaran bir turnusol işlevi gördüğü için kutsamalı mıyız yani?

II. Gönüllü olarak gücün sözcülüğüne soyunmak, bu toprakların yabancısı olmadığı bir olgudur. Bu bağlamda ‘darbe şakşakçılığı’, âdiyattan bir tavır alış şeklidir. Güçlü ama haksız olanı var güçleri ile alkışlayanlar, aynı şahsı güçsüz ama haklı olduğu sonraki dönemlerde yerin dibine geçirmekte beis görmezler.

‘Omurgasızlık’ bu coğrafyada az rastlanılır bir durum değildir.

Çokları menfaatlerine olan bir yanlışı, kendilerine zarar verecek bir doğruya tercih ederler.

Bu tarz bir duruş, amellerinin hesabını vereceğine inanmayan ‘tek dünyalılar’ için bir nebze normal karşılanabilir olsa da, yaşadığı dünyayı âhiretin tarlası olarak görmesi gereken mü’minlerin benzer yanlışlara düşmesi, üzerinde durulması gereken bir husustur.

Bu zâviyeden, bu tür netâmeli dönemlerde, özellikle ehl-i din, konumunu ve fikrî pozisyonunu titizlikle belirlemelidir.

Bize değil de bir başkasına ucu dokunduğu için bir yanlışı normalleştirmek de, başkalarının üzerini çizen antidemokratik irâdeye yaranmak için, o başkalarına yapılan haksızlığa sessiz kalmak da, mü’minin kârı değildir; olmamalıdır.

Bu tarz rutin dışı müdahalelere karşı dururken, “yahu bu adamlar şimdi bize bir şey demiyor ama gün olur, sıra bize de gelir” düşüncesi zemininde hareket etmek bile bizce ideal bir duruşa tekabül etmemektedir. Çünkü bu, son tahlilde hesaplı bir yaklaşımdır.

Önemli olan, sıranın bize gelmeyeceğinden emin bile olsak yanlışa yanlış diyebilmektir.

Zor zamanlarda mağdurların yanında saf tutmayanlar, kendi zor günlerinde yalnız kaldıklarından şikâyet etme hakkını kaybederler.

III. Dün maslahata binâen sessiz kalmayı yeğleyenler, bugün demokrasi havârisi kesilmiş görünüyorlar. Bugünün müfrit darbe karşıtları, müdahale sürecinde ortalarda görünmeyenler arasından çıkıyor. İnsanın aklına İsmet Özel’in ‘Zor zamanda konuşmak’ adlı eseri geliyor. Biz, zor zamanda susanlara, sonra da bu suskunluk dönemi hiç olmamışçasına rahat zamanlarda konuşanlara alışkınız.

Bir partinin başkanı, hem de ağır denilebilecek ifadelerle mütekait bir generali eleştiriyor. Daha önceki sessizliklerini yok sayarcasına…

Bir sivil toplum örgütü, darbe karşıtı bir söylemle arz-ı endam ediyor. Bu mevzuda alabildiğine aktif bir duruş sergiliyor; daha önceki pasifliğini unuttururcasına…

Bir yazar, demokrasi manifestosu niteliğinde bir yazı kaleme alıyor; müdahale dönemindeki nikbinliğine inat…

Suskunların dili çözülüyor, pişkinlik tavan yapıyor.

IV. Konuşmanın bir bedeli olmalıdır. Başka bir deyişle bedeline katlanabilecek olanlar konuşmalıdır. Söz, “Ya hayır söyle ya da sus!” nebevî ihtarı perspektifinde anlam kazanabilir ancak. Bazen sözünüzle, bazen sükûtunuzla büyürsünüz; ya da küçülürsünüz. Konuşmamak da bir alternatiftir ama konuşmayı seçmişseniz, sözü eksiltemezsiniz. Eksik bırakmak, söze ihanet etmektir.

Konuşmayanlara ve hakkını vererek konuşanlara saygımız, eksik konuşanlara itirazımız var.

Göz önünde olanlar ve söze yatırım yapanlar sözü ikmal etmeliler. İkmal etmek, kemâle erdirmektir de ondan.

Her doğruyu her yerde söylememek de bir düsturdur; kişi zaman ve zeminin uygun olmadığı mülahazasıyla susmayı yeğleyebilir. Ama söze başlayıp da tamamlamamak, doğrunun bir kısmını dillendirmek saygıyı hak etmiyor.

Hele doğrunun bir kısmını zikredip bir kısmını ketmetmenin arka planında konjonktürel hesaplarınız varsa, hakikati rencide edersiniz.

En çok da ‘ama’lı cümleler hakikati incitir:

“28 Şubat antidemokratik bir müdahaledir ama…”

“Siyasete müdahale aslında yanlıştır ama…”

“Millet irâdesi yok sayılmıştır ama…”

Sonra bu ‘ama’ların arkası gelir:

“Onlar da böyle bir siyasî üslûp belirlemeselerdi” denir; “bak biz daha stratejik hareket edip bâdireyi atlattık; onlar da akıllı davransalardı” denir; “neyse canım neticede siyasette marjinal bir damar tasfiye oldu” denir ve yanlışa meşruiyet üretilir.

Görelim artık; oportünizm iflahımızı kesti işte…

İlkesizlik, ayrılmaz bir parçamız bizim…

Hakikati o kadar hırpaladık ki, dostluğunu kaybettik…

Son söz: yıldönümleri, muhasebe için iyi bir fırsattır.