Kastamonu Lahikası’ndan Mühim Bir Pasaj

BURAK ERTÜRK                                                              20.04.2011

Bugünün müslümanlarının önünde duran önemli tehlikelerden biri, laik-seküler olguların, İslȃmȋ renge ve hüviyete bürünerek ve ehl-i din nezdinde daha kabul edilebilir bir formu sahiplenerek, bünyede uç vermesidir.

Bediüzzaman’ın meşhur metaforunda ifadesini bulan, ‘kurdun gövdenin içine girmesi’ , bu tür yakıcı bir tehdide de atıf yapıyor.

Baştan ayağa laik ve dünyevȋ vurgular taşıyan ithal bir söylemle yüzleştiğinde çok keskin bir muhalefet üslȗbunu benimseyen kitlelerin, işbu söylemin dinle ve gelenekle irtibatı sağlanarak önlerine konması durumunda ‘yelkenleri suya indirmesi’ ve aşamalı bir geçişle kendisine teklif edilen telakkiyi içselleştirmesi, asıl tehlikenin nerede odaklandığını tesbit için önemli bir veri olarak karşımızda duruyor.

Muhafazakȃr yığınlarla, lȃdinȋ ve seküler yordamın arasında her dȃim var olan gerilimi azaltmanın en müessir yolunun, daha sofistike yöntemler kullanmak ve bu kitlelerin sahiplendiği terminolojiyi istimal etmek olduğu ortada…

Adı sanı çok duyulan ve umumi duruşuna katılmadığım liberal bir yazarın ortaya koyduğu kayda değer bir realite var: Geniş kalabalıkların hararetle savunduğu bir düşünceyi, itirazlarını celbetmeden ve canlarını sıkmadan zayıflatmanın en etkili yöntemi, o düşünceyi iktidar yapmaktır.

Öyle ya, on yıllardır ülkede kanın gövdeyi götürmesine sebep olmuş bir terörist örgütün elebaşının -toplumda bu şahsın idamını talep noktasında var olan doğal ve haklı infiale rağmen- asılmaması, milliyetçi bir partinin iktidarda oluşu sayesinde halka kabul ettirilebilmiştir.

“Yapmak istiyorlar ama bu adamlar bile yapamadığına göre şartlar hakikaten müsait değil” tezi üzerinden ‘gazı alınan’ kitlelerin, nasıl istenilen çizgiye çekildiğini görmek isteyenler, sadece andığımız bu idam meselesine değil, siyaset üzerinden türlü dönüşümlere mȃruz bırakılan kalabalıkların ‘demokrasi’ (!) tecrübemizdeki tarihȋ seyrine de baksınlar.

İdam cezasının uygulanmamasını kabul edilebilir kılmak için milliyetçi bir partinin devr-i iktidarını kollayan merkezlerin, İslȃm’ın içini boşaltmak için nasıl bir siyasȋ iktidar modeline ihtiyaçları var acaba!?

Soralım kendimize:

Muhtemel bir sol parti iktidarında ciddi bir muhalefetle karşılaşması beklenen ‘başörtüsü yasağı’nın, kitlelerin kendilerinden olduğuna hükmettikleri bir iktidar döneminde neredeyse gündemden çıkmış hȃle gelmesinin mȃnidȃr bir tarafı yok mudur?

Yine sol bir parti eliyle hayata geçirilecek lȃdinȋleştirme çabaları mı daha etkilidir; yoksa ‘iyi niyetli oldukları’ –ne demekse!- şüphe götürmeyen, iktidar olmuş ama hȃlȃ tam muktedir olamadığı için amaçladığı şeyleri hayata geçiremediğine inanılan muhafazakȃr bir siyaset dili üzerinden ortaya konan, dindarlığı sulandırma çalışmaları mı daha işlevseldir?

Siz bir güruhu dönüştürmeye azmetseniz, onların keskin muhalefeti ile yalınkılıç savaşmayı mı seçersiniz; yoksa projelerinizi daha kabul edilebilir yöntem ve aktörler üzerinden benimsetme yoluna mı gidersiniz?

Dikkat ediniz, liberal-seküler-laik söyleme görünür bir itirazı olmamasına rağmen üslȗbunda ve duruşunda gözlenen dinȋ/muhafazakȃr muhteva, bugünkü siyasȋ elitlerin halk nezdinde bu ölçüde hüsn-ü kabul görmesinin arka planını oluşturan önemli bir faktördür.

Bu tür bir iktidar modeli üzerinden, hem kitlelerin orta vadede sorun oluşturması muhtemel muhalefet potansiyelleri budanmakta, hem de –daha önemlisi- toplumda her an yükselmesi melhuz olan İslȃmȋ gerilim azaltılmaktadır.

“Bakın, cȃrȋ düzene esaslı bir itirazınızın olmadığı, İslȃm’ı tüm hükümleriyle hayata geçirme gibi ‘sakıncalı’ projeleri sahiplenmediğiniz sürece, bırakınız iktidar olmayı, ‘muktedir’ bile olabiliyorsunuz! İşte örneği!” telkini üzerinden temel iddia ve umdeleri ile bağları koparılmış müslüman kesimlerin dönüşümünü bir de bu zȃviyeden okumak gerekmez mi?

Bu satırların yazarı, iktidarın bozucu ve dönüştürücü etkisinden endişe edilmesi gerektiğini söyleyenlerle beraberdir; ama bugün daha baskın bir kaygıyı, şu an cȃrȋ olan şekliyle muktedir olmanın/görünmenin daha şumullü bir yozlaşmayı tetikleyeceği kaygısını taşımaktadır.

Muktedir olan/görünen bir duruşun, muvaffak olma bağlamında transfer edilme tehlikesi var çünkü…

Ne yazık ki insanlar, hakka mukȃrenetinize ve bağlılığınıza göre değil, söyleminizin zȃhirȋ başarısına göre hüküm veriyorlar. Başarılı iseniz, anında bir model olarak kabulleniliyorsunuz ve duruşunuz behemehâl transfer ediliyor.

Bugün Türkiye’de cȃrȋ olan muhafazakȃr tonlu liberal ve seküler siyaset dilinin, özelde Arap ȃlemine, genel olarak da İslȃm dünyasına model olarak ‘pazarlanmasının’, daha ötesinde potansiyel müşterilerin bu transfere dönük hissedilir heveslerinin tahlilini yaparken, meselenin bu boyutunu ıskalamamak zorundayız.

Bu mesele aklıma nereden mi geldi?

Kastamonu Lȃhikası’nın sayfaları arasında dolaşırken, Üstad Bediüzzaman’ın, 1. Dünya Savaşı’nda, kaderin mağlubiyetimize hükmetmesinin sebebi/hikmeti hakkında söylediklerine bir kez daha dikkat ettim. Üstad, galip gelmemiz durumunda, bizde ihdas edilen rejimin, süratle İslȃm dünyasına transfer edileceği gerçeği üzerinden, ‘hakikatli bir rüya’sını anlatıyordu.

Okuyalım:

{Yirmi sene evvel tabedilen Sünuhat risalesinde, hakikatli bir rüyada, âlem-i İslamın mukadderatını meşveret eden ruhani bir meclis tarafından bu asrın hesabına Eski Said’den sordukları suale karşı verdiği cevabın bir parçası şimdilik tezahür etmiştir. O zaman, o manevi meclis demiş ki: “Bu Alman mağlubiyetiyle neticelenen bu harpte Osmanlı Devletinin mağlubiyetinin hikmeti nedir?”

Cevaben Eski Said demiş ki: “Eğer galip olsaydık, medeniyet hatırı için çok mukaddesatı feda edecektik. Nasıl ki yedi sene sonra edildi. Ve medeniyet namıyla âlem-i İslam, hususan Haremeyn-i Şerifeyn gibi mevâki-i mübarekeye, Anadolu’da tatbik edilen rejim kolaylıkla, cebren teşmil ve tatbik edilecekti. inayet-i İlahiyeyle onların muhafazası için kader mağlubiyetimize fetva verdi.”

Aynen bu cevaptan yirmi sene sonra, yine gecede, “Bîtaraf kalıp, giden mülkünü geri almakla beraber, Mısır ve Hind’i de kurtararak, bizimle ittihata getirmek, siyaset-i âlemce en büyük muzafferiyet kazanmak varken, şüpheli, dağdağalı, faydasız bir düşmana (İngiliz) taraftarlık göstermekle muzaaf bir surette ve zararlı bir yolu tercih etmek, böyle zeki, belki dâhi insanların nazarında saklı kalmasının hikmeti nedir?” diye sual benden oldu.

Gelen cevap, manevi cânipten geldi. Bana denildi ki: “Sen, yirmi sene evvel manevi suale verdiğin cevap, senin bu sualine aynı cevaptır. Yani, eğer galip tarafı iltizam edilseydi, yine mimsiz medeniyet namına galibâne mümanaat görmeyecek bir tarzda, bu rejimi âlem-i İslama, mevki-i mübarekeye teşmil ve tatbik edilecekti. Üç yüz elli milyon İslamın selameti için bu zahir yanlışı görmediler, kör gibi hareket ettiler.”}

Galip gelince duruşunuz ve yönteminiz model hȃline geliyorsa, bununla beraber duruş ve yönteminizde temel aidiyetlerinizle bağınızı gevşeten bir üslȗp baskınsa, işbu model oluşu, dünya durdukça anılacak bir muvaffakiyet olarak mı okumalıyız; yoksa mȃruz bırakıldığımız dönüşümde ‘kullanışlı bir aktör’ olarak ‘seçildiğinizi’ mi düşünmeliyiz?

Ben kendi hesabıma, dejenere edici bir iktidardan korkarım; ama ondan daha çok, bunca fikrȋ dağınıklığıma ve özü kaybetmişliğime rağmen beni model mevkiine yükselten bir muktedirlikten endişe ederim.

“Ben bu tür teorik analizlere aldırmam; işime bakarım. Müslümanların muktedir olmasında seni rahatsız eden ne be adam!?” diyeceklere de sözüm yok…

Allah mübarek etsin!