İtirazsızlığa İtirazımız Olsun!

MURAT TÜRKER                                                              21.05.2008

Bir dostum, katıldığı bir konferanstan aklında kalan en çarpıcı cümleyi aktarmıştı telefonda: “Müslüman, itirazı olan insandır.”

Evet, merâmını oldukça güzel ve sade ifade eden bir cümleydi bu.

Telefon konuşmasından sonraki günlerde, zihnim, bu çağın müslümanının kaybettiği en önemli hasletlerden birine odaklanıverdi: İtiraz!

Dinin mülâyemet ve hoşgörüye atıf yapan vurgularının ‘uyumlu müslüman’ terkibine zemin hazırladığı âşikârdı…

Ve işbu ‘uyumlu müslüman’ algısı, zihinlerde, ‘itirazı olmayan müslüman’ kabulüne evriliveriyordu.

Bir takım provokatif odakların, dini terörle aynı gözede buluşturma çabaları da, müslüman cephede “Hayır! İslâm terör dini değildir!” savunmasına paralel, özür dileyici bir tutumun yerleşik hâle gelmesine hizmet etti.

Sözünü ettiğimiz vetire, çağın egemenlerini rahatsız edecek hiçbir iddiası olmayan bir müslüman tipolojisi vücuda getirdi.

Ahkâmın bir kısmına gereğinden fazla vurgu yapıp, diğer bir kısmını dillendirmekten imtina eden…

Dinin ve müslümanların bekasının, gücü merkeze alan bir tasavvurla kâim olduğuna yürekten inanmış…

Batı’nın insan onurunu ayaklar altına alan ve tüm mahlûkâtı istismar üzerine kurulu ‘terakki’ projeleriyle mücadelenin, ancak onlar gibi olmakla mümkün hâle geldiğine şartlan(dırıl)mış bir mü’min prototipi, bu meş’um vasatta neş’et etti.

Bu mahcup ve ezik psikoloji öyle bir derinleşti ki; İslâm’ın imajını terörle lekelemek isteyenlerin nasibine umduklarının ötesinde muvaffakiyetler düştü.

Bu kâfir güruh “İslâm terör dinidir.” mesajını tahkim etmek istiyordu; fakat –onlar adına- daha iyisi oldu: Terör ve şiddetle beraber anılmak istemeyen bir kısım müslümanlar, barışseverliklerini isbat adına, direnişsiz bir din yordamına demir attılar.

Ve bugün hasım cephe, belki terörle İslâm’ı özdeşleştirme konusunda tam anlamıyla başarılı olamadı ancak bir başka hususta muvaffak oldular: Artık karşılarında temel iddialarından ve muhalefetinden tecerrüd etmiş bir din telakkisi var.

***

Âlemlerin Rabbi bir hadis-i kudsîde şöyle buyuruyor: “Kulum beni nasıl sanıyorsa ben öyleyim!” ( Buhârî, Tevhid, 15; Tirmizî, Tevbe, 1 ) Yani Yüce Allah, kulu kendisi hakkında hangi zanda bulunursa, ona öyle muamele edeceğini ferman ediyor.

Allah’a güvenen ve yalnız ondan medet uman bir mü’minin başı öne eğilmiyor ve o, korktuklarından emin, umduklarına nâil oluyor.

İşte biz tam da burada takılıyoruz kanımca.

İmanımızı kemâle erdiremediğimiz sürece Allah’a olan güvenimiz aşınıyor.

Sebeplere müracaat edelim diye yola çıkıp, katıksız bir esbabpereste dönüşüyoruz.

Ondan sonra kalkınmasız, maddî terakkisiz bütün modellerle aramıza mesafe koyuyoruz.

Gerçekten soralım birbirimize; Allah’a güvenmek ve dayanmak dendiğinde ne anlıyor bugünün müslümanı?

Allah’a itimat düşüncemiz, lafızdan öteye geçemiyor mu yoksa?

Mesela, bir yöntemin sonuç alıcı olması mı, dinin özüne muvâfık olması mı bizim için öncelikli tercih sebebidir?

Zâhiren bizi daha güçlü kılacağına kanaat getirdiğimiz bir kalkınma modelini, Rızây-ı Bârî’ye mugâyir olduğu düşüncesiyle terk edebiliyor muyuz acaba?

Dünyevî standartlar açısından bizi dara düşürecek gibi görünse de, bilâ kayd-u şart emr-i İlâhî’ye râm olabiliyor muyuz?

Yoksa, Allah’a tam bir teslimiyetle güvenenlerde görülmeyecek ölçüde, itimat duygumuzu eşyâya mı yönlendiriyoruz?

Bu meyanda, Kur’an ve Sünnet’e tam ittibâ mı, yoksa bir Batılı yordamıyla dünyevî ilerleme jargonuna bel bağlama mı bize daha câzip görünüyor?

Emir ve nehiylerine riâyet ettiğimiz sürece Allah’ın bizi terk etmeyeceğine niçin bir türlü iman edemiyoruz?

Bu başka sığınaklar arama merakı da nereden çıktı böyle?

Seleflerimiz, binek, silah, imkân ve güç dengesinin olmadığı bir vasatta Allah’ın yüce adını dört bir yana duyurmuşlardı.

Bizim tarihimiz, kendisine “Savaşa çıkıyorsun; yine galip olacaksın” diyenlere, “Ben uğrunda savaşır, üzerime düşeni yaparım; beni muzaffer edip etmemek Allah’ın bileceği iştir.” cevabını veren Celâleddin Harzemşah ve emsalleri tarafından yazılmıştır.

Üzerine düşeni yapan, neticeye karışmayan bu kahramanların sesi ve soluğu artık ne kadar da az duyuluyor.

Ey Harzemşah!

Şimdilerde torunların, vazifeyi ifâ ile yetinmiyor; ‘neticeye karışıyor’.

Nevzuhur terakki modelleri âhir zamandaki kardeşlerini çepeçevre kuşattı.

İnsanlığa vahşet armağan edip, utanç pazarlayan Batı (me)denîyeti bizim gözlerimizi kamaştırıyor.

Dine omuz verme adına, düşmanla kol kola girenlerimiz var.

Modern tasallut tüm değerlerimize ilişti; tek melcemiz Rabbimize olan güvenimizdi, şimdilerde o da avuçlarımızın arasından kayıp gidiyor.

Belki inanıyoruz ama inancımızın bizi üstün kılmaya kifâyet ettiğinden şüphemiz var.

İman, şimdilerde mü’minlerin nezdinde ‘gerek şart’ ama ‘yeter şart’ değil…

Aklı ve kalbi, kısaca tüm benliği ihata eden imanın tek başına her şeye yettiğine inananlar aramızdan çekilip gidiyorlar bir bir…

‘Hasbünallahi ve ni’mel vekil’ sesleri sinelerde daha az duyuluyor.

‘Tevekkül’ü bir türlü lügatlerden çıkarıp hayatımıza mâl edemiyoruz.

Güvensizlik bizi itminansızlığa, itminansızlık da muhalefetsizliğe sevk etti.

İlerlemenin ve muvaffakiyetin mâkul tek yolu olarak işaretlenen maddeci Batı düşüncesi ile uyumu şiar edindik.

Aramızda mü’minin karşısında aziz, kâfirin huzurunda (!) zelil duranlar dolaşıyor.

Dirençsiz, itirazsız, iddiasız bir hayat tasavvuru bu topraklarda her zamankinden çok prim yapıyor.

Tuğyan ile uzlaşmayı hâkim değerlerle yaka paça olmaya göre daha işlevsel bulan eğilimin mümessilleri gün geçtikçe safları sıklaştırıyor.

Bulunduğunuz vuslat diyarından şu gurbet asrına bir nazar ediniz!

Belki gözünüzün üzerimizde olduğunu hissettikçe, en azından başımızı öne eğmeyi becerebiliriz.